Bu aydınlanmayı yaşarken mutfakta çilek yıkıyordu. yaşadığı tüm çalkantılarda ortak bir nokta olduğunu anlamış, hayatın ona her yerden sağlıklı yaşa diye bağırdığını ancak ve ancak mutfakta o çileklerin yeşil kafalarını suyun altında koparırken duymuştu. içselleştirmişti de galiba terapistinin dediği gibi. içselleştirmek mühim bi konu… alınmayan işler, terk edilişler, yoga matında hayvan olduğunu keşfedişler, kadim bitkilerle doğanın çığlığını duyuşlar, komşunun tuvaletinde işediği anda gördüğü halüsinasyon, döngünün bir parçası olduğunu hissettiği tüm hüşu içindeki anlar… artısıyla eksisiyle hep sağlıklı yaşa diye bağırmıştı hayat! sait faikte hişşt hişşt diyen alan watts masalında sen ne yapıyosun küçük balık diyen ses, varoluşun ta kendisi ona kendine iyi bakacaksın demişti. e artık anla be kızım. kalk o bardağın içindeki külleri çöpe dök ve küllük getir… ananın sözünü dinle:)
devam…
carla bruni’nin french touch albümündeki just a perfect day icrasındaki misali mükemmel bir gün geçiriyordu. bu sağlık aydınlanmaları üzerinde biraz kafa yormak, hangi kitabı okusam diye biraz düşünmek ve televizyondan bir belgesel açıp mute’a alarak kendini doğada hissetmeye çalıştı o gün güneş batana kadar… yalan daha güneş batmadı, gün neler getirir bilinmez ama şundan emindi. güzel bi gün geçiriyordu.
bırak bazen sessizlik konuşsun kızım… bu güzel günü ezikliklerinle mahvetme!
kuzeni üniversite sınavına girmişti o haftasonu. boğaziçi felsefe kazanmak için yanıp tutuşurkenki 17 yaşı geldi aklına. kuzenine bir geçmiş olsun dilemek için yaptığı üç-dört dakikalık hafifletici sohbette hafızasının ne kadar iyi olduğuna şükretti. eski heyecanlarını dün gibi hatırlayabilmenin artısıydı bu. ve birine sevildiğini hissettirmenin güzelliği daha da aydınlatmıştı bu tatlış günü… spotify’da saturdaying playlistinden akustik gitar ve vokalden oluşan hafif mi hafif bir parça çalıyordu: all the world is green…
süryani arkadaşının getirdiği probiyotikten içti mavi tupperwear çeyiz şişesinden… eveet bir zamanlar tupper onun için saçma ve sadece çeyiz manyaklarınca kullanılan bişeydi ve yargı dağıtıyordu. sonra onun da çeyizinde oldu o şişeden :)
düşünceleri hızlanmaya başladığı bir döneme girerse yavaşlama ve yavaşlık üzerine okumalar yapmasının iyi olacağını kendine hatırlatmak için cep telefonundan kendine yazarak gönderdiği kısa motto metinlerden birini yazdı: hızlanırsan yavaşlamayı öğren…
Akın Sevgör’ün o parçası çalmaya başladığında müziğin zaman makinesi özelliğini 78 milyonuncu kez yaşamıştı. Hoop o şarkıyı ilk dikkatle dinlediğin anlardan biri. Boğaz köprüsünden geçiyorsun. yanında daha önce hiç sevişmediğin bi adam. daha kirlenmemiş ortam yani. yüzünde rüzgar. mecidiyeköyden almıştı onu. kadının evine geçiyorlardı. arabanın hoparlörüne spotify ı ile bağlanıp kendi müziğini dinleyerek gitmek isteyen bir narsistti çünkü o…
telefonda uygulamadan baktı, Grey Faces imiş adı. çok sever ama karıştırıyor bazen isimlerini sevgili Akın Sevgör…Affet…
Berlin'deki bit pazarından aldığı çiçekli tiril tiril ince bol pantalonu ve beşiktaşta ucuz bi ihracat fazlasıcından aldığı los angeles baskılı crop top tişörtü vardı üzerinde… güzel bir gündü…