19 Temmuz 2024 Cuma

öykü kırıntıları…

suyu tepeye dikerken ağzın kenarlarından akan suyun ıslatmasını umursamayacak kadar sıcak bir hava vardı istanbul’da. ıslak tişörtlerle gezerdi evin içinde klimasız yaşam konusunda büyük bir direnç gösterdiği için. klima kötüydü, klima sürdürülebilir değildi, klima zarar ziyandı, kapitalizmin icadıydı. klima yeri geldi mi gezegenin içini kemiriyordu ateşini çıkarıyordu… 

o sırada kapı çaldı. 60tl indirim kuponuyla daha ucuza getirdiği yemek siparişini getiren kuryenin kadın olması sevindirmişti içindeki feministi. televizyondan dinlemekte olduğu spotify ihtimallerin heyecanına üzülüyorum ismli büyük ev ablukada parçasını çalıyordu. vantilatör çamaşır makinesinden çıkartıp nemiyle doğrudan giydiği tişörtüne doğru üfürüyordu ifil ifil. tatlı bir meltem misali… okumakta olduğu hakan günday kitabına dönüp manasız hayatlar yaşayan piçlere dair biraz daha bilgilenmek istemişti canı. çünkü piç çoktu… bir gün bir piçle karşılaştığında onu iyi anlamalıydı…

25 Haziran 2024 Salı

Aşk’a dair…


Spotify tavsiyesi: https://open.spotify.com/track/44mH1NlEgck2bJVksriMIE?si=MZRJ81X8TPKesr7aAs9ykQ


ya ben aşıktım 

ya da bana aşıktılar…

bir türlü denk gelmedi şu bana aşık aşıklar…

sevgi emekti diyerek kalbe soktuklarımız aşkı beceremediler.. 

aşkın marjinal fayda eğrisine bir çare bulamadılar.

bazen de antik yunanın başka anlamlara gelen aşklarına daldılar…

kelâma, musikiye, insanoğluna, doğaya, kitaba, piyanoya, viyoline aşıktılar… 

normal şartlarda’nın adem ile havvası, bu türlerde mevlana-şems, van gogh-teo, ya da farzı misal kahin ve kainat oldular…

amma velakin, bilimsel olarak bir kaç atomla ifadeye indirgenebilen dopaminimsi, seratoninimsi ve oksitosinimsi açıklamalardan medet umdular. “özgür irade yoktur, kararı hayvan tarafımız veriyor” der hale geldiler…

demem o ki, konu karışık çok da irdelemeyelim deyip, bilmecenin ucunu yine açık bıraktılar… okura/izleyiciye bıraktılar…

11 Haziran 2024 Salı

öykü kırıntıları...




uzun bir aradan sonra ilk kez salata hazırlamıştı kendine iştahla… tüm gün hiç acıkmamış olmanın verdiği memnuniyet, tartıda gördüğü astronomik rakamlarla yaşanan şoklar ve kız kardeşinin dolapta bozulmasın diye getirdiği - hızla tüketilmesi gereken - salata ve biberlerin haleti ruhiyesi, son olarak mutfağa değneksiz gidebilmenin verdiği gurur! evet salata yapmıştı alkışlayın ulan! bol sızma zeytinyağı kullanmış, marul domates ve salatayı aynı bambu salata kasesinin içine atmış ve marulları bıçakla değil elleriyle parçalamıştı. çünkü öyle daha lezzetli gelirdi ona, brezilyalı efsane bir kadından öğrenmişti bu detayı. Belçika’ya göçmen olarak gelmiş, psikoloji diplomasını AB ülkesinde kabul ettirememiş ve aşçılık ile kariyerine devam etmiş çılgın bir kadından öğrenmişti bunu. Fatima… ama ç ile okunuyor, Façima! iyi gelmişti kendine salata hazırlamak… 

mutfak mühimdi. önemli yolculuklarımızda aç kalmak ya da bok püsür yemek iyi gelmezdi… Şehirlerarası otobüs yolculuklarını düşünün. İlla spiritüel bir yolculuk olmasına gerenk yok..

arada biraz daydreaming yaptı... sonra tekrar döndü yeryüzüne...

ChatGPT’ye Platon ve Tanrı arasında bir diyalogdan oluşan bir oyun yazdırmıştı geçenlerde. Acaba ona mı devam etse diye düşündü…

her halükarda yazmak gerçekten de insanın kafasını boşaltıyordu. Yine büyük büyük projeler düşünmeye başladığı için saçmalayabilirdi bu noktadan sonra. Ne düşündüğüne dikkat etmeliydi. Bazen yapardı öyle büyük büyük planlar. Sonra saçmalama kızım derdi kendine ve otururdu... 

kitapları, kedileri, evi ve ne olursa olsun orada olduğunu bildikleri. Hızlandığı dönemlerinde kendini yavaşlamaya odaklamasını hatırlatan sevdikleri... melatoninle derinleştirdiği düzenli uykuları... inişleri çıkışları... tam bir ikizler burcuydu...


10 Haziran 2024 Pazartesi

öykü kırıntıları…

Bu aydınlanmayı yaşarken mutfakta çilek yıkıyordu. yaşadığı tüm çalkantılarda ortak bir nokta olduğunu anlamış, hayatın ona her yerden sağlıklı yaşa diye bağırdığını ancak ve ancak mutfakta o çileklerin yeşil kafalarını suyun altında koparırken duymuştu. içselleştirmişti de galiba terapistinin dediği gibi. içselleştirmek mühim bi konu… alınmayan işler, terk edilişler, yoga matında hayvan olduğunu keşfedişler, kadim bitkilerle doğanın çığlığını duyuşlar, komşunun tuvaletinde işediği anda gördüğü halüsinasyon, döngünün bir parçası olduğunu hissettiği tüm hüşu içindeki anlar… artısıyla eksisiyle hep sağlıklı yaşa diye bağırmıştı hayat! sait faikte hişşt hişşt diyen alan watts masalında sen ne yapıyosun küçük balık diyen ses, varoluşun ta kendisi ona kendine iyi bakacaksın demişti. e artık anla be kızım. kalk o bardağın içindeki külleri çöpe dök ve küllük getir… ananın sözünü dinle:) 

devam… 

carla bruni’nin french touch albümündeki just a perfect day icrasındaki misali mükemmel bir gün geçiriyordu. bu sağlık aydınlanmaları üzerinde biraz kafa yormak, hangi kitabı okusam diye biraz düşünmek ve televizyondan bir belgesel açıp mute’a alarak kendini doğada hissetmeye çalıştı o gün güneş batana kadar… yalan daha güneş batmadı, gün neler getirir bilinmez ama şundan emindi. güzel bi gün geçiriyordu. bırak bazen sessizlik konuşsun kızım… bu güzel günü ezikliklerinle mahvetme! 

kuzeni üniversite sınavına girmişti o haftasonu. boğaziçi felsefe kazanmak için yanıp tutuşurkenki 17 yaşı geldi aklına. kuzenine bir geçmiş olsun dilemek için yaptığı üç-dört dakikalık hafifletici sohbette hafızasının ne kadar iyi olduğuna şükretti. eski heyecanlarını dün gibi hatırlayabilmenin artısıydı bu. ve birine sevildiğini hissettirmenin güzelliği daha da aydınlatmıştı bu tatlış günü… spotify’da saturdaying playlistinden akustik gitar ve vokalden oluşan hafif mi hafif bir parça çalıyordu: all the world is green… süryani arkadaşının getirdiği probiyotikten içti mavi tupperwear çeyiz şişesinden… eveet bir zamanlar tupper onun için saçma ve sadece çeyiz manyaklarınca kullanılan bişeydi ve yargı dağıtıyordu. sonra onun da çeyizinde oldu o şişeden :) 

düşünceleri hızlanmaya başladığı bir döneme girerse yavaşlama ve yavaşlık üzerine okumalar yapmasının iyi olacağını kendine hatırlatmak için cep telefonundan kendine yazarak gönderdiği kısa motto metinlerden birini yazdı: hızlanırsan yavaşlamayı öğren… 

Akın Sevgör’ün o parçası çalmaya başladığında müziğin zaman makinesi özelliğini 78 milyonuncu kez yaşamıştı. Hoop o şarkıyı ilk dikkatle dinlediğin anlardan biri. Boğaz köprüsünden geçiyorsun. yanında daha önce hiç sevişmediğin bi adam. daha kirlenmemiş ortam yani. yüzünde rüzgar. mecidiyeköyden almıştı onu. kadının evine geçiyorlardı. arabanın hoparlörüne spotify ı ile bağlanıp kendi müziğini dinleyerek gitmek isteyen bir narsistti çünkü o… telefonda uygulamadan baktı, Grey Faces imiş adı. çok sever ama karıştırıyor bazen isimlerini sevgili Akın Sevgör…Affet… Berlin'deki bit pazarından aldığı çiçekli tiril tiril ince bol pantalonu ve beşiktaşta ucuz bi ihracat fazlasıcından aldığı los angeles baskılı crop top tişörtü vardı üzerinde… güzel bir gündü…

8 Haziran 2024 Cumartesi

öykü kırıntıları…

Erik Satie’den Gnossienne No:1 çalıyordu önündeki paletten dönüştürme sehpanın üzerinde, etiketlerle süslediği macbookunun direnciyle basları hissettiren hoparlöründen… Dışarda serin bir haziran akşamı vardı, serin desem de hazirana göre anlayın siz. Ağaçlar Herman Hesse’nin şeftali ağacına yazdığı şiirdeki gibi bir aşağı bir yukarı inanılmaz bir hüşu içinde sallanıyordu. Yeni traş ettirdiği kedisi solunda okuduğu kitabın üzerine serilmiş, çocukluğundaki profesöre dönüşen köpeğin öyküsünü getiriyordu karışık aklına. Ama düşünceleri su getiren Getir’in kuryesinin ziliyle bölündü. Ama acele etmeyecekti. Çünkğ siparişin açıklamasına “ayağım kırık” yazmıştı…