25 Ağustos 2019 Pazar

Mizah 4.0: Çubuk Animasyon, Güven, Emir ve Mert’in çizdiği şeyler

 Dijitalleşme ile televizyonlar, gazeteler ve dergiler bir bir kapanırken mizah da bundan payını aldı ve Türk mizahının eşsiz dergileri bir bir kapandı ya da kapanmasa da can çekişiyor. Fakat bu dijital rüzgarı ardına alıp yükselen isimler de var. Çubuk Animasyon onlardan biri.

Fotoğraf: @istanbulunduvarlari
Daha önce Uykusuz, Leman, Penguen, OT, Karakarga gibi mizah dergilerinde çizen Güven (Bilge), Emir (Sağlam) ve Mert‘in (Dolapçıoğlu) çizdiği şeyler” Çubuk Animasyon. ‘Mizah 4.0’ın temsilcileri’ diyorum ben onlara. Mecraları internet/sosyal medya. Mizahseverin akıllı telefona geçtiği bir dönemde hem biçim olarak karikatürden animasyona geçtiler hem de ürün yerleştirme de yaptıkları animasyonlarını paylaştıkları Instagram hesaplarında 200 bin takipçiye koşuyorlar. Bu söyleşiyi yaptığımız Kurban Bayramı haftasında 178 bindelerdi. Şimdi 191 bindeler. Dijital dalgayla mizah işini Türkiye’de daha önce yapılmamış bir boyuta çekiyorlar.

Beyaz yakanın ofis ‘neşesi’nden Kaz Dağları’ndaki ağaç katliamına, annelerin whatsapp kullanamayışından, dis atan rapçilere ve tükenmişlik sendromu yaşayan tatilcilere gündemdeki birçok gelişme Çubuk Animasyon’un mizahına konu olabiliyor.

Ürün yerleştirme ile bu işten para kazanmaya da başladılar. Markalar karikatürlerin içinde yer alarak ya da ürünlerine özel ama Çubuk Animasyon’un değişiyle “ısmarlama olmayan”  içeriklerle hedef kitlelerine ulaşıyor.  

İlk zamanlarından beri takip ediyorum Çubuk Animasyon’u. Mert’i birkaç yıl önce, Çubuk Animasyon’un ilk on takipçisinden biriyken bir şehir hatları vapurunda görüp yanına gitmiş, “Merhaba ben sizin hayranınızım” demiştim, şaşırmıştı, liseye gidiyordu o dönemde daha. Diken için yaptığımız keyifli söyleşide Çubuk Animasyon çizerleriyle hikayelerini, yaptıkları işi ve dijitalleşmeyle evrilen Mizah 4.0’ı konuştuk.

Çubuk Animasyon, (soldan sağa) Güven, Mert, Emir

Güven, Emir ve Mert, üçünüz nereden tanışıyorsunuz?

Emir (27) : Güven (34) ve Mert (22), daha önce Uykusuz Amatör’den tanışıyor. Üçümüz Leman’da çizerken yakınlaştık, bir daha da kopmadık. Mert 13 yaşındaydı o zaman, Leman’a otobüsle gidip geliyordu. Mert’in 13 yaşında köşesi vardı Leman’da. Pazar günleri sabahlıyorduk ama Mert pazar akşam saat 10’a kadar dergideki köşesini çizip bitiriyordu. Sonra eve gidiyordu ve “Ben eve geldim abi” diye bizi arayıp haber veriyordu. Leman’dan sonra Güven OT’a geçti. Ben bir süre çizmedim, Mert, Leman’da devam etti. Sonra tekrar Penguen’de bir araya geldik ama arayı hiç açmadık bu süreçte. Penguen’den sonra bir dönem üçümüz birlikte Karakarga’da çizdik. Karakarga kapanınca Mert’le birlikte Penguen’e geçtim. Güven de o süreçte Leman’da çizdi tekrar. 

Güven: Hatırlıyorum, Mert’e Uykusuz Amatör’de Otisabi bakmıştı ilk. Mert’i görenler dolgun yanaklı falan bir çocuk olduğunu görünce “Ne oluyor ya?” oluyorlardı. Komikti de Mert’in çizdikleri. Geçen en eski Facebook mesajlaşmalarımıza dönüp baktık ve güldük. Bende kalan çizimlerimden hediye etmiştim Mert’e. Daha sonra facebook duvarıma ‘Hediye ettiğin çizimler için teşekkür ederim Güven abi’ yazmış.

‘Mizah işine dergiciliğin öldüğü bir dönemde girdik’

Mizahın zorlandığı bir dönemde bu işe girmeniz sizi zorladı mı?

Emir: Şanssızlığımız biraz mizah dergiciliğinin öldüğü bir dönemde bu işe girmemiz oldu. Hatta Selçuk Erdem demişti “Sizin şanssızlığınız bu, bir on yıl önce girseydiniz bu işe, belki birşeyler olurdu sizin için dergi anlamında”. Dergiler için haklı bir yorum olabilir bu.

Çubuk Animasyon’un hikayesi nasıl başladı?

Güven: Mert’le bir gün konuşurken ‘Motion comic diye birşey var, keşke biz de burada yapsak’ demiştim. Emir’e de dedim, ‘Böyle birşey var, yapabilir miyiz?’ Emir de dedi ki ‘Yaparız’. Animasyonlar için ÇUBUK YouTube kanalını açtık.

Emir: Çubuk’a 3 sene önce başladık. Mert tam o zaman çalıştığımız derginin kapanmasına yakın ‘Çubuk Fanzin’i yapmaya başladı. Not defterine bir şeyler karalıyordu, fanzinin adının ne olacağını düşünürken ‘Ne olsun adı’ dedi, o sırada çubuk kraker yiyorduk ve kendi köşemi çiziyordum. Biraz da geçiştirmek için ‘Çubuk olsun’ demiştim. Birkaç sayı kağıt olarak fanzin de çıkardık. Bir hesap açalım Çubuk Fanzin için dedik. 

Güven: İlk Instagram’dan bir hesap açtık. Sadece fanzin çizimlerini paylaşarak başlamıştık. Saçma saçma çizimler paylaşıyorduk başlangıçta.

Emir: Eskiz defterimiz gibiydi başlarda. Sonra animasyon yapma fikri çıktı. İlk ‘Büyük Usta’ sonra da Jürgen. Sonra Twitter hesabımızdan yaptığımız ‘Ben hiç Türk dizisi izleyemiyorum ya’ paylaşımı patlattı aslında olayı.

https://twitter.com/cubukanimasyon/status/1095337634287648771

Büyük Usta ilk animasyonunuz. Sektöre bir gönderme var mı burada? Ölen bir ustayı çizmişsiniz bu animasyonda. 

Güven: Böyle bir gayemiz yoktu. “Sektöre gönderme yapalım hadi” diye çizdiğimiz şeyler değil. Günlük muhabbetin bunlardan oluşunca öyle çıkıyor. 

Markalar animasyonlarına ürün yerleştirmeye başladı

Dergi değilsiniz, basılı yayın değilsiniz, nasıl para kazanıyorsunuz? Raftan dergi almayı kesti okuyucu ama sosyal medya bedava. Markalar Çubuk Animasyon’a gelmeye başladı mı? Nasıl olacak?

Güven: Sanatsal üretim internete geçti, çünkü para internete geçti. Sanat parayı, para sanatı takip ediyor. Medici’lerden beri bu böyle. Sosyal medyada okurun tükettiği içerik bedava ama mizahsever cep telefonu satın alarak, internet aboneliği alarak, GSM operatörlerine para ödeyerek ulaşıyor aslında bize. Reklam harcamaları sosyal medyaya kaydığı için – reklam alan gazete ve dergiler battı, mizah dergileri mi batmayacak – biz de bu uyumu sağladık. Ekonomik düzen de şuna evrildi, şirketler de kendilerini göstermek için buraya evrildi ve reklam algısı değişti. Artık o MadMen dizilerindeki reklam dünyası yok. ‘Güzel bir slogan buldum’dan daha değişik bir şey reklam artık. İnsanların cep telefonlarıyla kurduğu ilişki televizyon ya da gazeteyle kurduğu ilişkiden çok başka bir ilişki çünkü. 

‘Influencer’ pazarlamanın bir mecrası haline geldi

Cep telefonlarındaki karakterleri, çizgi olsun ya da olmasın, arkadaşı olarak görüyor kullanıcılar. Çünkü sinema beraber tüketilen birşeydi, televizyon da öyleydi. Ama cep telefonu çok bireysel olarak tüketilen bir içeriğe sahip. Ancak arkadaşına “Bak ne var’ diye gönderiyorsun. Ama telefon ekranının teması kişisel, bireysel hatta kulaklıkla tamamen izole bir ilişki.. Firmalar da buna dönmeye başladı. Kimsenin sağlayamadığı bir iletişim, akıllı telefonların yaptığı. Bunun reklam yöntemleri de başka. O yüzden ‘influencer marketing‘ denilen bir pazarlama trendi var ve bizim de hedef kitlemiz, iletişim kurduğumuz mecra ve mizahın kullanıcıyla kurduğu yakın iletişim sebebiyle bir reklam mecrası olarak değerlendirilmemiz doğal. Birkaç markayla işbirliği yaptık şimdiye kadar. Markaların çalıştığı ajanslar bizimle irtibata geçiyor genelde. Biz de mizahtan para kazanmak istediğimiz için, mizahi kimliğimizi koruyarak, bu tür işbirliklerine açığız. “Alın bunu kullanın” diye espiri yapmıyoruz tabii ki, ama zaten iyi bir espiri yaptığımızda, kendi espirimizi yaptığımızda bu çalıştığımız markalara da yarıyor.

‘Motion Comic ‘ formatında başladınız aslında. Şimdi animasyon diyoruz. Yaptığınız işin biçiminden bahsedebilir misiniz biraz? 

Şimdi biraz dağınık anlatacağım, mesela ‘Nerede o eski tweetler’ diye hesap var. Bir şeyin sanat olduğuna üzerinden zaman geçince karar veriliyor. Rembrandt portreleri çizerken ihtiyaçtan çiziyordu, zenginler “Bizim portremizi çiz” diyordu, Rembrandt da çiziyordu. Bir nevi fotoğraf çektiriyordu bu insanlar. ‘Nerede o eski tweetler’ de ona benziyor. Çünkü o 140 karakter belki bir sanat formu artık. Tüm formlar sanat olabilir. Ama bir de para etmesi gerekiyor. Yaşarken satmasa da, Van Gogh’un hayatında olduğu gibi, ölünce sanatlaşıyor. 

‘Bizim mecramız cep telefonu ekranı’

https://www.instagram.com/p/Bzh1VKzgPnY/

Bizim mecramız, yaptığımız işin yer aldığı mecra cep telefonu ekranı. Oyun alanımız o. Dergi için çizilmiş, ya da dergi formatına göre çizilmiş işleri paylaşmaktansa, ‘buraya uygun ne yapabiliriz’i düşündük . Mesela sosyal medya platformlarının görüntü formatı çoğunlukla kare, dikdörtgen de olabiliyor ama o zaman görüntü ölüyor altında ve üstündeki yazılarla. Zamanlaması var, iki saniyeyi boşa geçirdiğinde okur ekranı kaydırıyor. ‘Tatil neşesi’ animasyonu o yüzden çok sükse yarattı. (Videonun ardından “Al noldu al” Twitter’da ses getirdi, getirmeye de devam ediyor) Tek bir boş anı yok, özellikle dikkat ettik mesela. Bu tip şeylere dikkat ediyoruz yani. 

Biri inşaat mühendisi, biri görsel tasarımcı, biri üniversite terk

Her ne kadar markalar Çubuk Animasyon’a iletişime geçmeye başlamış olsa da, ivmenin başındalar daha bu nedenle de hepsinin kendi işleri var. Güven aslen inşaat mühendisi. Kısa bir süre de bu mesleği gerçekten yapmış. Şu anda çizerliğinin dışında, günlük bir gazetenin sayfa tasarımı, grafik ve görsellerini yapıyor. Emir ise freelance olarak görsel tasarım işleri yapıyor. Mert, üniversite terk 🙂 Sinema okurken okulu çok ikna edici bulmadığı için yarım bırakmış, tüm zamanını Çubuk Animasyon’a ve kendi hesabına veriyor. Kendi hesabında paylaştığı pastel boyayla yaptığı karakterler de ayrıca çok meşhur. Mizahın ‘milenyum hali’. Mert’in interaktif “Tag your xxxx Friend” (arkadaşını etiketle) serisi özellikle genç sosyal medya kullanıcıları arasında büyük ilgi görüyor. Her post onbinlerce ‘like’ ve yüzlerce yorum alıyor. 

‘Mizah dünyasından henüz bir dönüş almadık’

İnteraktif de bir iş yapıyorsunuz, takipçileriniz sizinle kolektif mizah yapıyor – özellikle de çizmesi nispeten kolay olan ‘Kukiler’ karakter dizisiyle. Tepkiler nasıl mizah dünyasından?

https://www.instagram.com/p/BuYUNYJg7WI/

Mert: Yaptığımız iş şimdilik mizah dünyasında desteklenmiyor. 

Emir: Düşmanımız çok. (Gülüyor)

Güven: Biraz mesafeliler şimdilik. Eskiden birlikte çizdiğimiz isimlerden “Aa ne güzel bir iş yaptınız, nasıl oldu bu iş” minvalinde bir dönüş almadık. Şimdilik yokmuşuz gibi davranılıyor. 

Normal hayatta da insanları güldürmeyi sever misiniz?

Emir: Benim içgüdüm bu işi yaparken o. Çok severim birilerini güldürmeyi, Mert de öyledir. 

Güven: Güldürünce tabii mutlu oluyorsun da, bir ‘kendini sevdirme’ metodu olabilir. 

‘Mizah dergilerine eski bir arkadaşa bakar gibi bakıyorum’

Kimleri takip ediyorsunuz? Büfelerden geçiyorken kapaklara bakıyor musunuz? 

Mert: Ahmet Yılmaz, Uğur Gürsoy’u çok seviyorum. Uğur Gürsoy’un leblebili espirisine hala gülüyorum. Eski bir arkadaşa bakar gibi bakıyorum. Bize işi öğrettiler ama malesef dosthane bir ilişki olmadığını gördüm. Usta dediğimiz insanlarla da bağımız koptu. Öbür türlüsünü yapamadığımız, yapmamıza fırsat verilmediği için aslında bir yerde mecra değiştirdik. Şu an düzenli takip ettiğim bir isim yok. Bugün ne yapmış diye baktığım yok. Emrah Ablak dışında sosyal medya için çizen yok. Diğerleri dergide çizdiklerini sosyal medyada paylaşıyorlar çoğunlukla.

Güven: Tabii üzerimizde emeği olan insanlar da var. Ama hayat herkesi bir yerlere atıyor ve bizi de bir yerlere attı ve durduk.

‘Dergilerde özgür olsaydık belki Çubuk Animasyon hiç doğmayacaktı’

Emir: Mizah dergilerinin çizer yetiştirmek gibi bir misyonu vardı. Son yıllarda maalesef usta-çıraklık ilişkisi pek kalmadı. Eskizlediğin espriyi ‘bu olur, bu olmaz, bu espri değil’ diye eleştiren editörler bizi biraz soğuttu açıkçası. Belki de tavrımız biraz antipatik geldi onlara – belli başlı kişilere – ve biz de kendi yolumuzu bulmak zorunda kaldık. Umut Sarıkaya dergi çıkarınca gidip alıyorum ama. Kemal Aratan çok etkilendiğim bir isim. Hala açar kitabını okurum. Aynı şekilde Galip Tekin, Suat Gönülay. (Güven ekleme yapıyor: Kaan Ertem) Evet, Kaan Ertem. Bunlar klasikler gibi, açıp tekrar tekrar bakarız. 

Güven: Ahmet Yılmaz’ı takip ederim. Umut Sarıkaya birşey çizerse ona bakıyorum. Elbette görüyorsun, ama dergi almıyorum. Öldüler zaten. Üç dört adam var, Ahmet Yılmaz, Selçuk Erdem, Yiğit Özgür. Umut Sarıkaya da zaten Ahmet Yılmaz okulundan. Bu üçü ekol çizerler, kendilerine benzeyen diğer çizerler var. Leman Amatör’e gittiğimde 15 yaşımda, herkes Ahmet Yılmaz gibi çiziyordu, onun gibi espiriler yapıyordu. Kutsal Damacana’nın da yazarıdır Ahmet Yılmaz. Çok da sevdiğim bir film, artık çekilmiyor öyle şeyler. Zamanında işportacılık da yapmış bir adam Ahmet Yılmaz. Dergiye gelirdi ve başında dururdu çizdiğin karikatüre bakardı. Konuşma balonu için bir şeyler söylerdi, ama o kadar güzel laflar vardı ki haznesinde, inanılmaz bir jargon. Ondaki durum gerçekten yok kimsede, başka bir durumdu.  Ahmet Yılmaz, Behiç Pek, Kemal Aratan gibi efsaneleri tanımış olmaktan çok mutluyum o yüzden.

‘Komedyen / mizahçı mayın eşeği gibi olmalı’

Kadın çizer niye çok yok?

Güven: Bunun birden fazla yanıtı var bence, kadınların genel hayatın her alanında maruz kaldığı ayrımcılığın bir uzantısı olabilir bu. Bir de erkeğin doğadaki tavuskuşu görevi, kendini onaylatmak, beğendirmek. Böyle evrimleşmiş bir süreç var ve erkek kendini göstermek için espri yapıyor diye düşünebiliriz. Bir de şahsi fikrim, komedyen kendini riske atan, çizgiyi geçen, ‘mayın eşeği’ gibi bir insan olmalı. Eşeği mayınlı alana salarlar, mayınları patlatır, kendi de ölür, ama diğer insanlar ‘Aa burada mayın varmış’ der. Yaptığı esprilerle kendisi bir figür olarak ortaya çıkarak girilemeyen konuların elektriğini alır yani. Bunu savunduğum için söylemiyorum ama gördüğümüz kadınlara genelde bu rol yakıştırılmıyor nedense. Dizilerde, filmlerde başarılı, lider ruhlu kadınları tasvir ederken erkeksi özellikler ekleniyor genelde. Kısa saç, acımasız duruş tavır falan. Ya da bir yandan ‘güzel ol’ baskısı. Geçen televizyonda burun deliğini küçük gösterme makyajı vardı. Tabi benim bir erkek olarak verebileceğim cevap bu kadar.   

Mert: Ama Göksu Gül bence tek kare espirilerinde kadın çizerler arasından sıyrılmıştı. Sadece kadın meselesiyle değil erkek mizahçılar gibi normal günlük olaylara ilişkin espiriler de yapıyordu. İltem Dilek de keza öyle. 

Türkiye’de şu anda yapılan mizah hakkında ne düşünüyorsunuz?

Türkiye’de iş yapan kimse, işiyle alakalı farkındalığa sahip değil. İşin biçimi var, hikayeyi nasıl aktardığınız önemli. Mizahçılarda da aynı durum var. Çizer de ne yaptığının farkında değil. Karikatür ne demek, çizgi roman ne demek, nasıl imkanları var, çizgi romanda nasıl bir etki yaratıyorsun karşındakinde? Çizgi roman başka bir format aslında, mekan düzenlemesidir o. Bizde dergi çizerleri çoğunlukla dergideki işlerini kitap yapıyor. O yüzden çizgi roman biraz ikinci plana atılmış oldu. Ama son zamanlarda yabancı yayınlarla birlikte de yine bir meraklısı oluştu. Biz de basılı yayın için bir format düşünüyoruz şu an. Çizgi roman değil biraz daha farklı bir format olacak muhtemelen…

Dergi diye format çıkartıyorsun örneğin, nasıl olur, 16 sayfa olur, ikinci üçüncü sayfada ‘şunlar şunlar’ olur. Birisi düşünmüş zamanında bunu ve yıllarca da aynısı yapıldı. Mert’in kendi hesabında yaptığı kendi mecrasında? Mert’in yaptığı iş, o sade tipler, tam bu çağın işi. Sanatsal bir form bence Mert’in işi. 

‘Güzelleme yaparak Türkiye’de basılı mizahı dirilmemek üzere bitirdiler’

Türk mizahının zor dönemi sadece dijitalleşme mi?

Basılı yayın olarak konuşacaksak, mizah dergileri yerini edebiyat dergilerine bıraktı. Bu edebiyat dergileri doğası gereği güzelleme yapan yayınlar. Fakat mizah yapıyorsanız güzelleme yapamazsınız. Mizahta sevdikleriniz hakkında da espri yaparsınız. 

Biz aslında en temele dönüp “ne yapılabilir” diye sorduk. Bizim yaşımızdaki çizerlerle konuşuyorduk, diyor ki “Dergide Pucca’yla röportaj mı yapsak“. Geç abi, sen kendi çizdiğine güvenmiyorsan Pucca seni kurtaramaz. Biz dedik ki, “Çizer insanız, saygı duyduğumuz büyüklere soralım, mizah dergisinden gelen de bir formasyonumuz, çalışma tempomuz var”. O yüzden diğer animasyonlara benzemiyoruz, yeni yeni animasyon yapanlar da var. Biz gerçekten olay anlatıyoruz, her seferinde bir öykümüz oluyor. Çalışkanız da. 

Bir animasyon için kaç gününüz gidiyor? Fikri bulması ne kadar sürüyor? 

Değişiyor, bir günde de yaparsın, ama dört günde yaptığımız da oluyor. ‘Ofis neşesi’ dört gün sürdü. Fikir şöyle geliyor, …. geldi. O kadar. Sonra yaparken çeşitlendiriyorsun. 

Hedef kitleniz var mı? 

Emir: İstanbul, İzmir, Ankara gibi büyükşehirlerde yaşayan, akıllı telefonu olan, para harcayan eğitimli bir kitle. Yaşta üst sınır yok, 15 yaş ve üzeri. Ama tam bir hedef kitle tanımı yapacak olursak şu anda internete yön veren genç kitle diyebiliriz. Rapçiler birbirlerine diss atıyor mesela, normalde Güven yaşında birinin bundan haberi olmaz, ama gençler bunu gündem yapıyor. 

Güven: Hedef kitle belki belirlemek lazım da, işimiz komiklik olunca, beslendiğimiz alan kendi hayatımız. Ben ne yaparsam komik olur, kendi hayatımı kendi deneyimimi anlatırsam. Zaten bu insanlarla birlikte yaşadığımız için konular hedef kitlemizin hayatından çok da farklı değil. Emir biraz daha ‘kamuoyunun nabzını’ yoklayan tarafımız. Dün hatta böyle bir konu oldu, ne müzik koysak diye düşündük. Ben Ali Rıza Binboğa’nın şarkısını seçtim ‘Kukiler’ için. Emir “Nilüfer’den şu vurucu şarkı olsun” dedi, ama insanların bilmediği bir şeyi göstermek istedik. 

Herkes kendi işinde ne istiyorsa onu yapıyor. Ego diye birşey var. Fikirlerimizi söylüyoruz, ‘Şöyle şöyle yaparsan şöyle şöyle olur’, diyoruz. Ama iş hangimizinse, o son kararı veriyor.

Metropol mizahı besliyor mu? Kırsaldan da mizah yapılabilir mi?

Güven: Belki şehir yaşamı done bulmak açısından daha zengindir ama insan ilişkilerindeki ya da insanın kendi zihnindeki karşıtlıklar her yerde var. İster köyde yap, ister uzayda, ister yerin altında, ister suyun dibinde. Olay ‘arketip’te. Köyde GırGır okuyup gönderen vardı. Feyhan Güver vardı mesela o da köyde yaşıyordu. Örneğin Çubuk Animasyon’un ‘Kukiler‘i o kadar sade ki, o karakterleri hayatındaki her mevzuya adapte edebilirsin. Aşk ilişkisini de oturtabilirsin Kuki’lere, Kaz Dağları’nı da. Köyde de yaşasan ‘Keçi beni boynuzladı’ diye espri yaparsın ama onu okuyan patronuyla ilişkisini de görebilir orda. Öte yandan köyde yaşadığınızda geniş bir kitle tarafından dikkate alınmak o kadar kolay olmayabilir. Fakat internetin bu engelleri aştığını düşünüyorum. 

Çizgiyle ne zamandır tanışıksınız?

Güven: Kendimi bildim bileli sanırım. Küçükken Tommis Texas okuyordum, kendim çizmeye çalışıyordum Tommiks, Teksas, Zorro, Superman çiziyordum defterlere. Okumayı öğrendikten sonra 15 yaşındaki kuzenim sayesinde mizah dergisi okumaya başladım. Sonra karikatür de çizmeye başladım, defterler dolduruyordum. Ben bunun bir işe döneceğini düşünmüyordum o zaman. Süleyman Turan’ın çizdiği romantik bantlar vardı gazetelerde. Bir bant altında da yazılar, ben niyeyse onları çok seviyordum “Keşke ben de bunları yapsam” diyordum. İlk çizgiyi görmem o diyebilirim. Karamurat’ın isim haklarını alamadıklarından dolayı adı değiştirilmiş Abdullah Turan’ın çizdiği bir ‘Burakbey’ diye Sabah’ta bir bant vardı. Sırf onun için Sabah Gazetesi alıyordum.

Emir: Güven çocukken bir çizgi roman çizmiş, gördüm çok iyi. On yaşındayken falan yapmış bunu. 

Mert: Çizgi ile televizyonda izlediğim çizgi filmler ile tanıştım. Daha sonra internette karikatürlere denk gelmeye başladım küçük yaşlarda. Son olarak da dergilerle tanışıp iyice yüklendim karikatüre.

Emir: Ben 14 yaşında mizah dergileriyle tanıştım. Ersin Karabulut, Sandık İçi köşesinde dergi içi muhabbetlere çok sık yer verirdi, ben de hep ordaki ortama özenirdim “Ne güzel çok eğlenerek sevdikleri işi yapıyorlar”’ diye. Dergideki sevdiğim çizerleri taklit ederek çizmeye başladım. Mizah dergileriyle tanışana kadar bir şeyler çizmek gibi bir merakım hiç yoktu. Umarım biz de bu işi yapmak isteyen genç arkadaşlara iyi örnek oluruz.

Aileleriniz ne düşünüyor?

Güven: Bana hiç karışmadılar. Ben inşaat mühendisliği okuduğum için, okulda da sorun yaşamadığımdan ve derslerim iyi olduğundan çizerliğim bir konu olmadı. Ailem çizerliğimi hiç hayatımı engelleyecek bir durum olarak görmedi. İstanbul’a gelme sebebim de sadece çizer olmaktı. Hep İstanbul’daki bölümleri yazmıştım. 

Mert: Benim annem kaygılandı çok küçük başladığım için. “Bu çocuğun mesleği ne olacak ya?” diye düşünüyordu. Kaygılandı da şimdi biraz daha rahat belli bir kitleye ulaştığım için. Destekliyordu ama eminim içinden “Ne yapıyor bu çocuk?” diyordu. “Altın bir bileziği olsun” derler ya, orada emin değillerdi. Hayalim tamamen bu işten geçinebilmek ve kendi hayallerimizi gerçekleştirmek. Zorunda olursam her alanda, her yerde çalışırım. Ama küçük yaştan itibaren bir mücadeleye girmişim, ne kadar sürdürebileceğim, görmek istiyorum. Çünkü pes etmek gibi olur diye düşünüyorum. 

‘Çizmeye başladığım Lise 1’de sınıfta kaldım’

Emir: Bende de babam endişeleniyordu çok. “Bu işler olmaz oğlum, kendine başka bir iş bul” diyordu. Lise 1’de sırf bu yüzden kaldım. Tam 14 yaşımda çizmeye başlamıştım, o sene sınıfta kaldım. Ama dergide karikatürüm çıkmıştı o yıl. Penguen Amatör’e gidiyordum. Lise sona doğru yine Leman’a falan gidiyorum. Üniversitede görsel iletişim tasarımı seçeyim bari dedim mizah dergilerinde grafik yaparım diye. Bir süre sonra Penguen’de hem çizerlik hem grafikerlik yapmaya başladım. Güven’le Mert’in çizimlerini ben renkliyordum. Ama planımız Mert’in dediği gibi bağımsız şekilde kendi işimizi yapmak.

30 Temmuz 2019 Salı

Ey beyaz yakalı, köye göçmek öyle çok da kolay iş değil, paspas yapmak egoyu zorlar

Ülkeden, özellikle de şehrin gürültüsü, kalabalığı ve stresinden şikayet eden beyaz yakalıların sayısı hızla artarken, Fethiye’deki Kabak Koyu’nda Yerdeniz Kamp’ta çalışan eski beyaz yaka arkadaşlarla konuştum ve hepsi aklında benzer planları olanlara aynı şeyi söyledi: “Bu iş öyle göründüğü gibi çok da kolay değil! Paspas yapmak egosu yüksek insanları zorlar!”

Burak, İbrahim, Tuncay ve Hakan ismini Ursula Le Guin’in ‘Yerdeniz Büyücüsü’nden alan ve dostlukları Ankara’dan çok eskilere dayanan kişilerce kurulmuş kamp işletmesi ‘Yerdeniz Kamp’ta çalışıyor. Eski bir Merck çalışanı olan Hakan (Aslan) kampın işletmecilerinden. Eski bir Nestle çalışanı İbrahim (Kaymak) resepsiyona destek oluyor. Eski bir metin yazarı olan Tuncay (Durmuş) tadilat tamirat inşaat her türlü işle ilgileniyor. Eski bir IBM çalışanı olan Burak (Süalp) ise kamp müşterilerine ortak alanlarında verilen hizmetlerden sorumlu. Hepsinin kentten köye göçmeyi düşünen gençlere ve genç hissedenlere çok önemli uyarı ve tavsiyeleri var.

Burak İstanbul’dan bir buçuk yıl önce ayrılmış, diğerlerinin ‘şehr-i terk’ öyküsü ise günümüzden beş yıl öncesine uzanıyor. Neredeyse hepsi eskiden gömleklerle hatta kravatla ofise gitmek zorunda olan insanlar ama bugün kül tablası da temizliyorlar odun da topluyorlar yeri geliyor bulaşık yıkayıp tuvalet de temizliyorlar. Evet aldıkları oksijen hepimize göre daha fazla fakat her biri şehirden ayrılma planının iyi düşünülmesi gerektiğini ve en önemlisi de insanın kendisini çok iyi tanımadan bu işe kalkışmaması gerektiğini söylüyor.

Nasıl karar verdiniz şehirden ayrılmaya? Ne zaman kaşındırmaya başlamıştı şehir sizi ve ayrılış hikayeniz nasıl gelişti biraz bahsedebilirmisiniz?

Fotoğraf: Yerdeniz Kamp – Nam’ı diğer ‘Demokratik Yerdeniz Cumhuriyeti’

Burak: Bu yıl şubat sonunda geldim ve üç aydır buradayım ama bir buçuk iki sene önce İstanbul’dan çıktım, Ayvalık, Dikili, Bafa, Bodrum, Datça istikametinde ilerlediğim bir seyahate çıktım. Sonra Yerdeniz Kamp’a geldiğimde burada kalmaya karar verdim. Tam iki yıl önce dün işten ayrılmıştım ve bugün işsiz ilk sabahımdı. 17 yıl boyunca IBM’de çalışıyordum. İlk yedi yılında alt yüklenicideydim, sonrasında 10 yıl boyunca IBM’de kadrolu olarak çalıştım.

‘Gezi’den sonra dönüşümüm başladı’

Burak: Aslında son üç dört sene etkili oldu. Gezi’den sonra benim kritik dönüşümüm başladı diyeyim. İstanbul’da da IBM’de çalıştığım zamanlarda da mutlu çalıştım. Güzel pozisyonlarda görev yaptım, iyi bir gelirim vardı kendi ihtiyaçlarıma göre. Yani varolan durumdan şikayet ederek karar vermedim bunu yapmaya. Tetikleyen birden fazla şey oldu. Kiminin etkisi küçüktü, kiminin büyük. Mandıra Filozofu filmi çok etkili olmuştu bu kararı vermemde. Bir çoğumuz dizi izliyoruz, ben de macera dizileri izliyordum. Bir yerden sonra ‘Ya ben niye bunları izliyorum, niye gidip kendi maceramı yaşamıyorum?’ dedim. Momo adlı kitap da etkili olmuştu bu kararı vermemde.

Sonra düşündüm, ‘Ben uzaylı olsam ve beni bu bedende dünyaya koysalar, şu an yaptığım iş güzel ama hep bunu mu yapardım? Bir gün çiftçi ya da garson olmayı merak etmez miydim?’. Sonuçta bir hayatım daha olmayacak. İspatlı bildiğimiz bir bu hayat var. Örneğin garson ya da yazar olmak için bir hayat daha bekleyemeyeceğim. Zaten şirketten ayrılırken kafeteryaya hediye ettim Momo’yu herkes okusun diye. Kol düğmelerimi bizlerden alt kademede çalışan arkadaşlarıma dağıttım.

(O sırada Yerdeniz Kamp’ta Burak’ın yöneticisi konumundaki Tuncay üstü başı toz içinde geliyor yanımıza. Ona da yöneltiyorum aynı soruyu) 

Fotoğraf: Tuncay Durmuş


Tuncay: 
Ya çalının çırpının içine girdim. Zaten Burak’ın yardımına ihtiyacım var o yüzden onu almaya gelmiştim ama tamam beş dakikam var. Ben çok şehir terkettim – tıpkı kadınlar gibi. (gülüşmeler) Ankara’dan dört yıl önce 2015’te geldim. Metin yazarlığı yapıyordum. Bir cumartesi akşamı bara gittim, altı aydır evden çıkmamıştım. (Yerdeniz’in barında çalışan) Çağlar’ı gördüm o akşam. ‘Ya Kabak’ta yer aldık, gidelim mi birlikte yaşamak için?’ dedi. ‘Tabii’ dedim. Çarşamba günü de buradaydım. Bıraktım işi, gücü, evi, eşyayı, bilgisayara kadar bıraktım geldim. Ev arkadaşımla beraber yaşıyordum. Hiçbir eşya almadım, sadece bir valiz kıyafetle geldim. Tam bir valiz bile değil. O kadar (gururla). İş yerine de dedim ki ‘Ben gidiyorum’. Çalıştığın işe cumartesiden pazartesi bırakacağını söylemezsin aslında ama ben öyle yaptım. Elimde birkaç bölüm iş vardı, on onbeş bölüm yazmam gerekiyordu, benim için on onbeş saatlik bir işti, onları da buraya geldikten sonra tamamladım. 

Hakan: Çağlar’la Ankara’dan çok uzun yıllardır tanışıyoruz. Benim müzik yaptığım bir yerde Çağlar da çalışmaya başlamıştı. Buraya gelmeden önce hem müzisyenlik yapıyordum hem de bir ilaç firmasında çalışıyordum. Önce Bilim İlaç’ta sonra da ABD’li Merck firmasında çalıştım. Çok seyahat ediyordum o zamanlar. Kardiyoloji ilaçlarının satış ve pazarlamasından sorumluydum, biyoloğum aslında. Heralde 15 yıl kadar önce ilaç firmasından ayrıldım ve eşim Emel’le Dalyan’da bir otel işi yaptık. Orada bir yıl otel işlettik. İlk terkediş oradaydı. Emel de ilaç firmasının dış ilişkilerinde çalışıyordu. Ben idarecime söyledim, birşey olursa bizi çıkartır mısınız diye sorduk ve anlayış gösterdiler. O iş gençken daha iyi, araç veriyorlar, kıyafet masraflarını karşılıyorlar vs. Şartları gayet iyiydi. Tabii insan oğlu çiğ süt emmiştir. Bir süre sonra ‘Lanet olsun’ diyorsunuz. Dalyan’dan sonra Ankara’ya tekrar dönüp yakın arkadaşlarımızla ortak mekan işlettik. 99’da Ankara’daki Eski Yeni’yi kurmuştuk hep birlikte. Tüm ortaklar kendimiz bizzat çalışıp bir gelir elde etmeye çalıştık. Önce Çağlar’la biz geldik, bir anda gelince şoka uğradık. Şurada oturduk. Sessiz herşey, bir anda şehirden çıkınca üzerine o kadar çok şey bulaşıyor ki şehirde, gelince onu kolay kolay atamıyorsun. Ne olduğunun şaşkınlığını yaşadık bayağı başlangıçta. Eski birkaç yapı vardı biz ona eklemeler yaptık.

İbrahim: Hakan’larla Ankara’dan tanışıyoruz. Onlar ilk buraya geldiğinde ben de tatile geldim. 2014 yazında ilk gelişim. O dönem Nestle’de çalışıyordum ihracat müdürü olarak. Öncesinde de Danone’de çalışıyordum. Dünya genelinde bütün ülkelerden ve müşterilerden sorumluydum. Nestle’den sonra bir yıl yurtdışına kendi işimi yapmaya çıktım. Yine Nestle’de yaptığım işe bağlı bir bayilik işi yaptım Belçika ve Hollanda’da. Orada yaşamaya başladım. Çoğunlukla Amsterdam’daydım. Orada ortaklarla olmayınca Türkiye’ye döndüm. Evimi zaten dağıtmıştım yurtdışına gidiyorum diye. Sonra ailemin yanında birkaç yıl yaşadım ve yine ihracat müdürlüğü yaptım. Sonra süren bir psikolojik tedavim vardı ve ‘bipolar’ teşhisi kondu. Bipolar’ların erken emekli olabildiğini duymuştum ve erken emekli oldum. Tabii belirli bir süre çalışmış olman gerekiyor bunun için. Sonrasında emekli olunca resmi olarak artık buraya gelip hem arkadaşlarıma bir şekilde gönüllü pozisyonunda yardımcı olup burada yaşamaya başladım.

Burada ne gibi işler yapıyorsunuz? Sorumlulukları nasıl paylaştınız? Eski hayatınıza göre hiyerarşideki ve yaptığınız işlerdeki değişiklik sizi zorluyor mu?

Hakan: Temelinden itibaren herşeyiyle, su tesisatından elektriğine kendimiz ilgilendik. Ben daha çok müzisyenlerle çalışıyorum. Sahne ses kontrollerini yapıyorum. Alışverişleri yapıyorum. Beni dış ilişkilerden sorumlu yaptılar. ‘Gideyim de ormanın içinde bir hayat yaşayacağım’ demiştim ama şimdi de arabanın üzerinde geçiyor hayatım. Binlerce kilometre yapıyorum, gene şöförüm yani ilaç sektöründeki gibi. Kalabalık zamanlarda bir hafta içinde üç dört kere Fethiye’ye gitmem gerekiyor. Sezon hazırlığı yaparken de bu yoğunluk oluyor. Rutinde ise haftada bir iki bu yolu gitmem gerekiyor.

Burak: Yerdeniz Kamp’ta gönüllü çalışıyorum. Kamping alanlarında gönüllü çalışmak demek yarı zamanlı çalışmak demek. Tanımlı bir işiniz oluyor sezonda. Sezon öncesinde tamirat-tadilattan sezon hazırlığına kadar bir çok iş yapıyoruz. Ama sezonda benim işim sabah servisi. Sabah 07:00 öğle 13:00 saatleri arasında çayı demlemek, kahvaltının sergileneceği ortamı temizlemek, kahvaltı servisini açmak, ortak kullanım alanı olan masa ve köşkleri temizleyip peçetelerini, tuzluk ve biberliklerini tam ve temiz mi diye kontrol etmek, eksikleri tamamlamak, ortalıkta varsa dağınıklık, pislik, onları toplamak bu görevdeki sorumluluklarım. Sonuçta sabah müşteri kahvaltı yapmak için ortak alana indiğinde temiz derli toplu, çayı güzel demlenmiş bir yere gelsin istiyoruz.  Vermeye çalıştığım hizmet bu. 

Tuncay: Tadilat tamirat gerektiren tüm işlerden sorumluyum. Müşteriler için çadırların kurulmasından bozuk duşların tamirine birçok iş yapıyorum. Arazideki işleri yapmayı ise çok seviyorum. Yıkılan duvarları öreyim, ağaçları budayayım, hamakları kurmak. En sevmediğim iş çok dikkat gerektiren küçük işler. Örneğin on defa dikkatli halde takmana rağmen su kaçıran sifon. Nefret ediyorum. Ben yapamadım Hakan’a pasladım o da deli oldu. Sevmediğim iş insanlarla ilgilenmek.

İbrahim: Emel’le birlikte resepsiyona bakıyoruz burada. Ama ne işe ihtiyaç varsa destek oluyorum. Kış boyu Çağlar marangozluk yapıyor örneğin, ona yardım ediyorum. Çıraklık yaptım resmen, getir götür kes çivi çak vs. Alışverişe de yardım ediyorum.

‘Küçük küçük egolarımız varmış koltuk altlarımızda’

Hiyerarşideki değişim ve egolardan bahsetsek biraz? Bu anlamda zorluk yaşanıyor mu?

Burak: Şunu farkettim, kendimi hayat boyunca mütevazı koşulları içine sindirebilen ve onla uyumlu olmaya çalışan bir insan olarak düşündüm. Ama böyleyken bile küçük küçük egolarımız oluşuyormuş o koltuk altlarımızda. Koşulları değişince insan onu farkediyor. Evet şehirde ben çok kibar bir insandım, gittiğim restoranda çalışanlara çok kibar davranırdım. Ama o restoranlarda çalışan olmak bambaşka bir şeymiş. Bir dönem önce oraya gittiğinde yemek ısmarlayan ve bahşiş veren insanken, şimdi servis açan, çatal tabak değiştiren, günün sonunda bahşiş bekleyen pozisyonunda olmak çok farklı bir durum psikolojik olarak. ‘Benim buna ihtiyacım yok ki’ lüksü olabilir insanların, ama bir hayatı seçtikten sonra, öyle demektense o hayata uygun yaşamayı tercih ettim ben de. 

‘Demokratik Yerdeniz Cumhuriyeti de diyorum buraya’

Burada özel olarak işleten ekipten kaynaklı daha demokratik bir ortam var. Ama buna rağmen tabii ki bir hiyerarşi var. O hiyerarşi de biraz da zaman içinde kıdemle oluşmuş, liyakatın önde olduğu bir düzen. Çok karmaşık ve katmanlı bir hiyerarşi yok. Her işi yapan tam zamanlı insanlarla benim gibi yarı zamanlı yardımcıları var. Tabii ki tam zamanlı olanlar işi yönetiyor. Benim ekipte de tam zamanlı ve uzun süredir burada olan Tuncay. Bizim işimizi öğreten ve yöneten de o. Ve kendisi benden genç. ‘Demokratik Yerdeniz Cumhuriyeti’ de diyorum ben buraya. Onun için ‘Sabahları burada kül tablası boşaltıp masa silmek mi, Dubai’de bir ofiste oturup on katı kazanmak mı?’ derseniz, yanıtım hayli net. 

‘Gelecek buraya verecekler bir süpürge, al canım süpür’

Fotoğraf: Burak Süalp

İbrahim: Hiyerarşi beni rahatsız etmedi hiç. Üst düzey yöneticiyken yakınlarım söylerdi zaman zaman. Bunun üzerine çalıştığım dönemde bu halden nasıl kurtulurum diye de düşünmüştüm. Buraya gelince zaten böyle bir ortamda o egoyu bir tarafa bırakman gerekiyor. Köyde yaşıyoruz nihayetinde. Beyaz yaka yönetici olarak çalıştıktan sonra burada gelip tuvalet temizlemek hangi beyaz yaka için ideal bir dünya olabilir ki? Doğada yaşıyorsun ve gerekirse tuvalet temizlemen gerekecek. Gerekirse bulaşık da yıkayacaksın, pas pas yapacaksın. Bunlar işyerinde ‘bilmemne bey’ ‘bilmemne hanım’ diye hitap edilen, kendisini gören beş kişinin kıyafetine çeki düzen verdiği bir yerden gelen yüksek egolu insanların zorlanabileceği işler. Gelecek buraya verecekler bir süpürge, ‘canım al şuraları süpür, bu akşam içme yarın sana ihtiyaç var’ denecek.

‘Bu işi yakın dostlarla yapmak önemli, yoksa geçiş daha sert olur’

Başkaları olsa zorlanabilirdim tanımadığım insanlarla ama burada 20 yıldır tanıdığım arkadaşlarımla birlikteyim. Bu işi sevdiğin insanlarla yapmak çok önemli. Tanımadığınız insanlarla bu geçiş çok daha sert olabilir. Benim için o kısım çok önemliydi. Yabancılara aynı sabrı gösteremeyebilirdim. Bazen yine de küçük sabır taşmaları oluyor, her şey toz pembe değil. 

Hakan: İnsan olmasa Kabak çok güzel tabii. İnsan olan yerde sorun da vardır. Zor olan kısmı ‘insan’ gerisi kolay işler zaten, problem çözüyorsun. 

Hayatını bırakıp maceraya atılmış olmaktan pişman olduğun ya da çok zorlandığınız oldu mu?  Tak ettiği bir nokta oldu mu?

Tuncay: Çok güzel bir montum vardı, çok güzel desenli – bir ona pişmanım. Hala onu düşünüyorum, o montu niye bıraktım diye düşünüyorum. Yenisini alabilirdim ama tuttum kendimi, isteklerime hakim olmalıydım.

Burak: Bu iki yıl içinde tabii ki zorlandığım şeyler de oldu. Hiç ‘tak ettiği‘ noktaya gelmedim ama zorlandığım anlar oldu. Fiziksel olarak sağlıklı bir insanım o yüzden de fiziksel koşullar beni çok fazla zorlamadı. Hızlı adapte olabildim. Ama psikolojik olarak daha fazla zorlanıyor insan. Onda da adaptasyona uyumlu biri olduğu düşünüyorum ama gene de zorlandığımız yerler oluyor. Burada öyle bir uygulama yok ama örneğin bundan bir buçuk sene kadar önce Patara plajının antik şehrin olduğu tarafında değil de diğer tarafında yer alan Karadere köyünde bir restoranda çalıştım bir ay kadar. Gelip orada kebap yiyip rakı içen bölge köylerden ağabeyler de vardı. İlk başta kibar diyebileceğiniz hitap şekilleri iki duble rakıdan sonra değişebiliyor. Bizim şehirli anlayışımızla belki kaba bulacağımız ama onlar için de kendi doğal hitaplarına dönüşüyor. Bu ‘hişt delikanlı’ da olabiliyor, kimileri de alkolün seviyesine göre ‘hişt küpeli’ de olabiliyor. İlk başta bir garipsiyorsun, ama evet orada küpeli olan bir tek sensin. 

Hakan: Hiç pişman olmadım bu kararı verdiğime. Maddi anlamda çok kaybım vardır mesela ama yine de pişman olmadım. 

İbrahim: Pişman olmadım hiç. Tatile geldiğimde canımı sıkan şeyler olmuştu. Ama burada çalışıp yaşarken bir pişmanlık olmadı.

Fotoğraf: Yerdeniz Kamp

Bir sürü insanın kafasında var ya ‘bıraksak mı, bir köye mi yerleşsek’ fikri, çetrefilli de bir karar hayatları için. Bunu yapabilen olacak yapamayan olacak, ne söylemek istersiniz onlara? Ne gibi uyarılarınız ve tavsiyeleriniz olur? Ne gibi zorluklar yaşanıyor burada?

‘Keçinin peşinde üç saat koşup sonra karar versinler’

Tuncay: Birden göçmesinler. Yavaş yavaş baksınlar. Ne yapabileceklerini görsünler. Ben bir valizi alıp geldim ama o biraz marjinal bir durumdu bence. Önce gelip bir ay yaşasınlar, iki ay üç ay yaşasınlar. Böyle bir yerde gelip gönüllü olarak çalışsınlar. Kampla ilgili birşey yapmak istiyorlarsa özellikle bunu tavsiye ederim. Arazi almak, arazi alıp yerleşmek istiyorlarsa önce gidip bir çiftlikte çalışsınlar. Bu ekolojik tarım yapılan çiftlikler var örneğin, bu gibi oluşumlarda gidip çalışıp bir baksınlar. Bir ev alıp, keçi alıp, arazi alıp ekip biçmek istiyorlarsa öncesinde böyle birşey yapsınlar. Bir keçinin peşinde üç saat dolaşsınlar ve bu işi yapıp yapmayacaklarına daha iyi karar verirler. 

‘İdeal dünyada doğayı sevdiğini düşünebilirsin ama…’

İdeal bir düşünce olarak doğayı çok sevdiğini ve orada yaşamak istediğini düşünebilirsin. Mesela iki hafta sırt çantanı alıp Likya Yolu’nu yürü. Acele etmene de gerek yok, üç gün orada konakla, beş gün orada konakla. Doğayla iç içe olmak için Cennet Koyu’na git mesela, bir kaç gün kal çadırınla. Kamptan ihtiyaçlarını da giderebilirsin ama daha yine de denenmesi gerekiyor. 

– O sırada resepsiyondan Emel gelip Tuncay’a iş talimatı geliyor (böyle talimata can kurban diyesi geliyor insanın): ‘Tuncaycığım yabancı müzisyenle kız arkadaşı bir kaç gün daha kalmak isterlermiş, bizim çadırlardan bir tane iki kişilik ayarlamamız gerekiyor. Birazdan halledilebilir hemen şart değil, bilgin olsun. İsimleri Jason ile Dia’. 

‘Değiştirmek istediğiniz belki de başka bir şeydir, iyi düşünün’

Burak: Benim yaşadığım şey, koşullarım öyle getirdiği için topyekun bir değişiklik oldu hayatımda. Eş zamanlı olarak işten ayrıldım, evimi kapattım, öncesindeki son dört yıl birlikte olduğum kız arkadaşımla ayrıldık ve ben bu yola tek çıktım. Direkt böyle yapmalarını tavsiye etmiyorum. Ben onun yerine şunu öneriyorum; Şehirde topyekun bir şikayet hali var. Trafiğinden de, stresinden de, insan kalabalığından da, iş yerlerindeki uygulamalardan da şikayet var. Ama aslında herkesin hayatının her alanında bu kadar çok şikayeti ya da değşitirmek isteyeceği şey olduğunu düşünmüyorum. Ben şikayet eden arkadaşlarıma şunu tavsiye ediyorum: Aslında hayatlarımızı belirleyen dört beş parametre var: Mesleğin/işin, eşin, oturduğun semt, oturduğun ev.. Oturup bunlara daha sadece bakıp, ‘Ya ben neden şikayet ediyorum?’ diye sorsunlar. Mesleğini seviyor olabilirsin ama iş yerinde rahat değilsindir. Semtini seviyorsundur da oturduğun evden mutlu değilsindir. Aynı semtte başka bir eve çıkabilirsin, aynı sektörde başka bir iş bulabilirsin. Başka sektöre geçebilirsin. Birlikte yaşadığın insanla yaşadığın ilişki artık sana birşey katmıyorsa ya da sen ona katmıyorsan o ilişkiyi değiştirebilirsin. Ama bunu sade sade yapmak daha doğru. Pat diye bodosloma bu yola girmeyin.

‘İnsanlarda herşeyin değişeceği beklentisi var ama öyle olmuyor’

Fotoğraf: Hakan Arslan

Hakan: Bir sezon çalıştığımız otelde birlikte çalıştığımız kişilerle çok anlaşamadık örneğin. Küçük yere gittiğinde herşeyin değişeceği beklentisi var ya insanlarda, öyle değil. Kesinlikle öyle değil. Karşı komşun gelip ‘Acaba neresini şikayet etsem?’ diye bakıyor. Yani öyle herşey güllük gülistanlık değil. Klozet kapağıyla bile kendiniz ilgilenmek zorundasınız. Kabak için bu böyle. Adres olarak örneğin burası sokak yapmışlar ama kanalizasyonu yok, elektrik yok, çöpün toplanmıyor, ama vergi alınıyor. Çevre vergisi de ödüyoruz. Su yok, suyu satın almak zorundayız. Elektrik var ama kaliteli birşey yok. Geçeceğimiz yollar için para ödemek zorundayız örneğin. Suyu olan birinden su satın alıyoruz. Bizim mülk sahibinin var örneğin suyu, yıllık belli bir miktar parayı senden alıyor, bazen onun suyu da bitiyor ve tankerle almak zorunda kalıyorsunuz – iki yıl önce başımıza geldi bu. Bahsettiğim şebeke suyu içme suyu değil. 

‘Başarısızlıkları başkası üzerine atmaktan uzaklaşmak lazım’

Hakan: Şikayet etmemeye başlaması gerekiyor insanın bir kere. Hayatından bazı kelimeleri çıkarması gerekiyor. Yoksa hep birilerini suçlamakla geçiyor zaman, şehirde de olan bu. Başarıları kendi üzerine giyip, başarısızlıkları başkası üzerine atmaktan uzaklaşmak lazım çünkü gerçek bir durumla karşılaşıyorsunuz. Para kazanamazsak kira da veremeyiz. 

‘Doyunca sofradan kalkmasını bilmek lazım’

Burak: Çünkü ben şehir hayatından ya da beyaz yakalı hayattan yaka silkerek yapmadım bu işi. O hayatın da çok güzel yanları var. Yeniden yirmi sene öncesine gitsem yine İstanbul’a giderim. Sosyallik ve siyaset seviyorum, eğlence seviyorum, kültür sanat gece hayatı seviyorum, e bunların hepsi İstanbul’da paket olarak var ve Türkiye’de en iyi orada var. 20’li yaşlarımda olsan yine oraya giderim. Ama doyunca sofradan kalkmayı bilmek lazım yoksa obez oluyor insan. Ben o hayata doydum.

‘Dubai’de on katı kazanacağım plazada olmaktansa kül tablası temizlerim’

Burak: Yaşayabileceğim kadar yaşadım. Hem yurtiçinde hem yurtdışında görev yaptım. Ya bir üst derece müdürlüğü yöneticiliği hedefleyecektim ya da yurtdışına gitmem gerekecekti kariyer basamakları açısından. Ama o dönemde Ortadoğu organizasyonuna bağlı olduğum için gidebileceğim yer Dubai’ydi. Ben Türkiye’de bir tane plazaya girip çıkamazken kendimi doğaya atmışken, tamamı plaza olan bir şehirde yaşamam mümkün değil. Gittim geldim, denedim ve ne kadar lüks olursa olsun ‘Yok bu benim yaşayacağım bir hayat değil’ dedim. 

Kentten ayrılmak isteyenler bu işe daha planlı bir şekilde girişmek istese nereden başlamalı peki? Ya da hangi konularda kendini geliştirmeli?

Fotoğraf: Yerdeniz Kamp

Tuncay: Doğaya yerleşmek için bir kaç seçenek var. Doğaya değil de İstanbul veya Ankara gibi bir büyükşehirden kaçmak istiyorsun. Birincisi Fethiye’nin merkezine yerleşmek. Zaten aslında İstanbul’dan bir açıdan çok farkı yok. Fethiye’de bir ev alıp ya da tutup eşya alırsın. Sadece daha küçük bir şehir, trafiği olmayan bir şehir, daha az stresli bir şehir, çevresinde arabayla gezilebilecek çok fazla yer var. Ama İstanbul gibi sosyal olanakları yok, gece içmeye bir bara gidip sosyalleşemezsin muhtemelen. Daha küçük bir çevren olur. Ama bir saat mesafeyle gezebileceğin yerleri bitirmen bir ay sürer en az. Bu daha küçük bir şehre taşınma planı. 

‘Ya bilgisayarla iş yapacaksın, ya da buralarda çalışacaksın’

İkinci seçenek bence Fethiye gibi kırsal bir şehrin köy veya kasabasına yerleşmek. Bunu yapıyorsan da yine iki seçenek var, ya bilgisayarla şehre iş yapıyorsundur, çeviri yapabilirsin ya da benzeri bir işle az bir kira ödeyip 300-400 lira kira ödeyip hayatını öyle geçirmektir niyetin, ya da buralarda bir iş yapmaktır. Bir iş yapacaksan da bağ bahçe arazi alman gerekiyor. Küçük bir bostan alman gerekiyor. Ama şehirden uzaklaştıkça şöyle bir sorun çıkıyor. Artık kendi başının çaresine yavaş yavaş bakman gerekir. Mesela su tesisatına kendin bakman gerekir. Su tesisatıyla, elektrikle ve benzer şeylerle ilgili sorun olduğunda kendin ilgilenmen gerekir.

‘Fethiye’den usta çağırırsan 500’e gelir, o da iki güne gelir’

Bahçede zeytin ağacını ekeceksen o zeytin ağacının nasıl yetiştiğini, ne yaparsan zeytini dökebileceğini, ne yaparsan ondan daha iyi ürün alırsın, bostanı nasıl yetiştirirsin, soba nasıl yakılır kışın bunları öğrenmen gerekir. Kışın evin kaloriferli olmayacak mesela, soba yakman gerekecek. Odun alman, onları istiflemen, yağmurdan koruman gerekecek vb. Sadece odun ve o sobayı yakmak bile bir mesai demek. Herşey bir mesai demek ve başının çaresine biraz bakman gerekiyor. Fethiye’den usta ararsın 500 liraya gelir, o da iki güne ancak gelir. Burada (Yerdeniz Kamp’ta) bu işleri genelde ben ve Hakan yapıyoruz. 

‘Herşeyi başkasına yaptıracaksan zaten şehirden hiç ayrılma’

Fotoğraf: Tuncay kamp alanındaki alet edavat ile çağdaş sanat yapmaya da başladı. Bu isimsiz eseri çocuklarını besleyen bir anne kuşu betimliyor.


Kırsala taşınan biri trafo bağlamayı öğrenecek diye birşey yok, ama ufak ufak anlaman gerekiyor. Küçük bir aplik söküp takma işini yapıyorsun, o kadarını öğreniyorsun. Ama bu küçük bir örnek ve gerçekten bir çok şeyin öğrenilmesi gerekiyor ve bu işlere alışıp sevmen gerekiyor. Bence kırsalda yaşamanın en büyük gereği bu. Soba yakmak bir mesaidir, odunu alman, kırman, toplaman, dizmen hepsini bir ustaya da yaptırabilirsin. Ama zaten hepsini birine yaptıracaksan şehirden hiç ayrılma. Çünkü şehirde herşeyi birine yaptırıyorsun ve bu sistem orada oturmuş. Kırsala gittikçe bu sistem bozulmaya ve teklemeye başlıyor. Çamaşır makinen bozulursa çamaşırını elde yıkayacaksın. Kıyafeti o kadar umursamayacaksın. Kirli olmayı o kadar umursamayacaksın ya da elde yıkayacaksın. Çok üstten bir noktadan bakıp ‘Ben ustayı Antalya’dan bile getirtebilirim’ de diyebilirsin tabii. Yapılmaz mı, yapılır. Parayla hepsi çözülüyor ama o zaten işte ‘bir villa yaptırıp çevresini de duvarla ör’ minvalinde bir hayat oluyor. O başka bir şey. Biz daha doğa ile iç içe olmayı konuşuyorsak benim tavsiyelerim bunlar. 

Bir de bu işin maddi kısmını merak ediyorum. Geçinebiliyor musunuz? Eski hayatınıza göre neler değişti? Tüketim alışkanlıklarınız değişti mi? Seyahat edebiliyor musunuz? Güvenceleriniz var mıydı bu kararı verirken?

Hakan: Arazi bizim değil, biz onun ırgatlarıyız. Arazinin kirasını veriyoruz ama işletmesi bizde. Şu anda beşinci yılımızdayız. Burada da Ankara’daki işimize benzer bir sistemimiz var, işleri kendimiz yaparak dinamiği öyle kurmaya çalışıyoruz. Patron değil de ortaklar tanımlaması yapılabilir. Yılda dört beş ay – haziran, temmuz, ağustos, eylül kesin – sezon var. Mayıs ve hatta nisanda gelenler oluyor. Ekime çok sarkmıyor ama buranın tamirat tadilat işleri mart nisan aylarından itibaren başlıyor.

‘Şehirde bir ayda harcadığımızla burada beş kişi geçiniyoruz’

Hakan: Maddi olarak göreceli bir durum, şehirde yaşarsan burada kazandığın para hiçbir şekilde yetmez ama burada yaşamak için yeterli. Şehirde bir ayda harcadığımız parayla beş kişi burada geçiniriz. Çünkü çok bir harcaman olmuyor burada. İstanbul’da sokağa çıksan, bir günde hiçbir şey yapmasan harcıyorsun. Şehirde bir ayda harcadığımız parayla beş kişi burada geçiniriz. Çünkü çok bir harcaman olmuyor burada. İstanbul’da sokağa çıksan, bir günde hiçbir şey yapmasan harcıyorsun. 

Enflasyon bizi de etkiledi. Alışverişi kentten yaptığın için fiyatlardaki yükselişi biz de hissettik. Yüzde 40’a varan fiyat artışları var. Biz bunu insanlara yansıtamıyoruz tabii ki. İçki fiyatları keza aynı şekilde sert yükseldi. Müzikte inat ettik biz gideri çok olmasına rağmen. Çünkü o müzisyenleri ağarlamak lazım ve masraflı bir durum bu. Ama müzik bizim burada 40 kadar kamp alanının olduğu Kabak’ta tanınmamızı da sağladı.

‘Güvencem olmasaydı yapar mıydım aynı şeyi? Çok zor’

İbrahim: Eğer bir güvencen olmasaydı da yapar mıydım aynı şeyi? Çok zor. Bu ekonomik koşullarda mümkün değil. Fakat bu emeklilik gelirim olmasa çalışmam gerekecekti yaşamımı idame ettirebilmek için. Maaşlı çalışanlar da var burada ama emekli maaşı gibi bir gelirin olmasa istediğin konserlere gidemezsin ya da yılda bir ya da iki kez yurtdışına çıkamazsın. Yok öyle birşey. Buradaki konserlere gidip birşeyler de içebilirsin ama burada zaten altı ay maaş alınabiliyor. Diğer altı ay çalışılamıyor. Ancak İstanbul’a Ankara’ya gideyim, bir kaç arkadaşımı göreyim diyebilirsiniz. Ben ekstra güvencem olduğu için bunları yapabiliyorum, olmasa yapamazdım.

Burak: Benimki topyekun bir değişim oldu. Bunun sonucunda da zorlandım tabii ki. Maddi olarak gelir düzeyim öncekinin beşte birine onda birine indi. Duygusal olarak dört yıldır birlikte olduğum insanla ayrıldım ve kendi başıma yola çıktım. Alışkın olduğum şehir yaşamından ayrıldım ve direk sırt çantası ve çadırla doğaya attım kendimi. Bunu tabii ki birçok insan yapabilir ama zor. 


*Bu yazı ilk kez Diken.com.tr'de yayınlanmıştır.

14 Haziran 2019 Cuma

Azınlıklar, kadın ve Türk tiyatrosuna ışık tutan ‘Unutulan’ çok güçlü feminist bir metin

 Kumbaracı50’de ‘Yersiz Kumpanya’ tarafından sahnelenen ve ‘şimdilik’ son kez perde diyen ‘Unutulan’, hem Türk tiyatro tarihine, hem Ermenilerin Türk tiyatrosundaki unutulan yerinden yola çıkarak azınlıkların kimliklerini koruma mücadelesine, hem de kadının toplumdaki yeri ve kadın şiddetine tüylerinizi diken diken ederek dokunan, zamanın ötesinde ve güçlü bir feminist metin. Oyunu kaleme alan yazar ve oyuncu Elif Ongan Tekçe, aynı zamanda oyundaki iki Ermeni oyuncu kadından biri Mari’yi canlandırıyor. 

Fotoğraflar: Yersiz Kumpanya/Suna&Koray Tekçe

Oyunda isimlerini tarihteki Ermeni kadın tiyatrocu Mari Nıvart’tan alan iki ‘unutulmuş’ kadının hikayesini izliyoruz; Mari ve Nıvart çalıştıkları kumpanya tarafından turne sırasında ödemedikleri bir otel masrafı için otelin emanetçisine rehin bırakılıyor. Tiyatronun hayatta kalma mücadelesi dünden bugüne çok da değişmemiş. Bu iki kadın, kumpanyanın borçları karşılığında kumpanya çalışanlarının konakladığı otelin temizlik gibi işlerinin yapılması için arkada bırakılıyor. Ancak burada o kadar uzun zaman kalıyorlar ki, zamanın akışını anlamayacak duruma geliyor ve unuttukları her şeyi hatırlamak için bir oyununun provalarına başlıyorlar. Oyun zaman zaman iki kadının kendi hikâyeleri ve kökleri ile karşılaşmalarına dönüşüyor. 

Bu konuda yazmak nereden aklınıza geldi? İçinde hem ‘kadın’ sorunsalı, hem ‘azınlık’ meselesi hem de Türk tiyatrosu var…

Biz aklımızı ve bedenimizi çalıştırmak yeni fikirleri ve uygulama alanlarını keşfetmek için toplandık. İlk hedefimiz oyun değildi. Yaşantı içinde var olan rutini kırmak ve tiyatroyla ilgili ne yapabiliriz? Diye düşünerek bilgilerimizi toparlamak adına araştırma yapıyorduk. İlk hedefimiz Osmanlı’daki feminist kadınları araştırmaktı. Orada çok enteresan hikayeler var hala. Yine yazılabilir.

Sonra biz o kadınları araştırırken, bir sürü kaynak okumaya ve atölye çalışmalarına gitmeye başladık. Bir taraftan bu kadınları oynama biçimini de düşünmeye başladık. Bence özellikle ‘kanto’ yapan ve Ermeni dönemindeki kadınların grotesk hatta ‘clownesk’ bir tavrı var. Kantonun kendisinin var. Bu ‘clown’ tarafı da ilgimizi çekiyordu, bu yüzden de Burçak’la birlikte clown atölyelerine başladık.

Fotoğraf: Yersiz Kumpanya/Murat Dürüm

Ermeni tüm kadın ve erkek oyuncuların hikayelerini yazmış Ermeni bir tarihçinin Sarkis Tütüncüyan (Namı diğer- Şarasan) kitabına ulaştık. Boğaziçi Üniversitesi’ndeki Ermeni tiyatrosu üzerine yazılmış kitaplardan sadece bir tanesi bu, Metin And ‘ın Türk Tiyatrosu Üzerine çalıştığı tüm kitaplardan bu konuya ilişkin birçok okuma yaptık. Yine Boğaziçi Üniversitesi’nde Ermeni tiyatrosu üzerine çok kaynağa ulaştık. Bu kaynaklarla çalışırken Mari Nıvart ‘taaak’ diye kafamıza çarptı. Onun hikayesi çok dokundu diyelim. Oyundaki Mari ve Nıvart karakterleri tanzimat döneminde yaşamış olan Mari Nıvart isimli kadın tiyatrocudan esinlenerek isimlendirildi. 

Azınlık sorunsalına da çok nazikçe değiniyor metin. Türk tiyatrosunun içindeki azınlıklar üzerinden genel azınlık meselesine değiniliyor. Araştırmalarınızda karşınıza ne gibi hikayeler çıktı? 

Mari Nıvat’ın hayatında, oyuncu olarak kendi varlığını ve Ermeni kimliğini korumaya çalışması, Ermeni kimliğinde Müslüman bir erkekle- Şemsettin Sami ile- aşk yaşaması, ondan hamile kalıp çocuğunu düşürmeye çalışması çok trajik. Hamile olduğu sırada Kamelyalı Kadın’ı oynuyor ve sahnede hayatını kaybediyor. Çok iyi bir oyuncu olduğu söyleniyor. Mari Nıvart gibi o dönem övülen çok oyuncu var zaten… Mari Nıvart gibi bir sürü Ermeni kadın oyuncu ancak dönemin ahlaki kurallarına uyarak hayatlarına devam edebiliyordu ya da delirip akıl hastanelerine kapatılıyorlardı. Kayboluyorlardı, nerede oldukları bilinmiyordu. Böyle hikayeler gelmeye başladı ve Burçak’tan vahiy geldi, “Yaz bunu Elif, sen bunu yazarsın” diye. Daha önce de yazdığım şeyler vardı, böylece bu oyunu yazmaya başladım. Mari Nıvart tek bir kişi değil de o dönem oyuncu kadınlarını temsilen iki kişi olarak çoğullaştırdım. Oyun bitti. Henüz bir yönetmenimiz yoktu. Sonra Sanem oyunu okudu, hoşuna gitti. Sahneleme çalışmalarına başladık. Kolektif bir yaklaşımla çıktı oyun anlayacağınız. 

Oyunun en etkili sahnelerinden biri de, bu iki kadının maruz kaldığı tacizler… Kadın cinayetleri, taciz, tecavüz haberlerinden geçemediğimiz günlerdeyiz fakat bu oyun geçmişten geliyor, o döneme ilişkin araştırmalarda da çok mu sık çıktı karşınıza bu tip vakalar?  

Basında gördüğümüz ve günümüzde yaşananlar yeni bir şey yaşamadığımız düşündürmüyor mu hepimize? Davranış olarak bugüne aktarılmış, normalleştirilmiş ve normalleştirilmeye devam edilen cinayetler ve tacavüzler bunlar. Tarihsel bir şekilde bugüne aktarılmış ve hak olarak tanımlanmış vakkalar zaten…Yazılı kaynaklarda net bir şekilde bu haberler olmasa bile kadınların yaşadıkları, başlarına gelen olaylardan ve yaşamlarının bitiş hikayelerinden görebiliyoruz. Tüm bu örselenme üzerinden aslında Osmanlıda bir kadın örgütlenmesi de var. Bu örgütlenmenin en önemli ürünü de Hay Gin dergisi … Hay Gin beş feminist kadın tarafından kuruluyor. Bu kadınların bir kısmının hayatı da yine akıl hastanesinde bitiyor. Sanırım akıl bir şekilde deli olarak tanımlandırılmaya çalışılıyor. On yılı aşkın bir süre çıkartıyorlar bu dergiyi. 

Kadın oyuncuların hepsinin sonları ya çok trajik ya da büyük bir kabullenme ile gerçekleşmiş. Sonunda ya Müslüman bir erkekle evlenecek ve toplum tarafından kabul edilecek ya da kaybolacak. Bazı kadınların nereye gittiği, başına ne geldiği belli değil. Hatta sadece kadınlar değil tiyatrolar kaybolmuş, bir tiyatronun unutulduğu söyleniyor bir otelde. Bunu biz oyunu yazdıktan sonra öğrendik, tiyatro ekibinin tamamı unutulmuş. Kumpanyanın tamamını borçlarına karşılık otelde bırakmışlar, rehin kalmışlar yani. Tiyatro tarihinde olmuş böyle şeyler. 

Kadının Türk Tiyatrosu’ndaki yeri neydi ve bugün nereye geldi? 


Afife Jale bizim için çok önemli bir figür ve toplumda çok biliniyor. Mücadelesi çok büyük. Onun sahneye çıkmasına izin verilmesi ile diğer Ermeni kadınlarının işlevleri ve yaptıkları beğenilmemeye başlıyor. Zaten etnik kimliğinden dolayı toplum için öteki olduğun halde sahne üzerinde de varlığın kalmamaya başlıyor. Bu kadınlar işe yaramıyor, beğenilmiyor ve bir kenara bırakılıp unutulmaya başlıyorlar. Bu bağlamda oyuna dönecek olursak bırakılmak ve unutulmak kavramı birkaç şekilde işleniyor oyunda. Zaman çizgisinin muğlaklığı ve oyundaki önemli de bu yüzden… Çünkü hikâyenin öyle bir tarafı var. Bir tarafa özgürlük verirken, bir değişim yaratırken, koskoca bir toplumu, bir sürü kadın oyuncuyu yok sayıyorsun. Neredeyse batılı anlamada tiyatronun toplumda benimsettirenleri yok ediyorsun.

O dönem tiyatroların kapatılması ve sansürlememesi söz konusu mu?

Tabii ki var. Bütün o dönemin kumpanyalarının isimlerine baktığınız zaman, zaten hepsi ya Ermeni ya da Rum. Oyunların izlenme hareketliliği çok yüksek. Ancak Padişahlar geliyor seyrediyorlar. Kapatılma, sansürlenme gibi durumlar oluyor. Her dönem olan o dönemdeki tiyatroların da başına geliyor. 

Oyunun içinde birçok katman var. Oyunun içinde başka bir oyun, kimlikler içinde başka kimlikler. Bunları anlatır mısınız?

Bizim oyunun üç katmanı var. Ermeni veya azınlık olmakla beraber kadın olmak ve içindeki bulunduğu tiyatronun hali… Tiyatro da yine yeraltına kapatılmış ve birçok şeyi söyleyemiyor. Mari Nıvart Kamelyalı Kadın oyununu oynarken, yasak aştan olan çocuğunu düşürmeye çalışırken ölüyor. Kamelyalı Kadın hikayesinde Margaret ‘de oyunun sonunda ölür. Bizim oyundaki Mari ve Nıvart karakterleri de Kamelyalı Kadın’ı çıkarmak istiyorlar.

Mari ve Nıvart diye iki karakter olarak oyunun yazmak aynı zamanda başa gelenleri çoğullaştırmak isteği… Oyunda gördüklerimiz sadece bizim karakterlerin başına gelmeyebilir yani… Bunun hakiki bir tarafı var, bir otele bırakılırsa bir kadın, bir süre sonra bir arzu nesnesi olmaya, hizmet nesnesi olmaya- yani hiçbir şey olmaya- başlıyor. Elinde de hiçbir şey yok zaten. Eril dünyadaki kurallarda eğer iki kadın bir bodrumda kalırsa, hiç kimseleri de olmadığı için de başlarına her şey gelebilir. Bana o yüzden bu çok gerçek geliyor. Bu anlamda sadece şimdiki zamanda yaşanmayan bir hikâye bu. 

Ermeni aksanını nasıl bu kadar iyi yaptınız? 

Fotoğraflar: Yersiz Kumpanya/Suna&Koray Tekçe

Ermeni aksanını Bercuhi Berberyan’ la çalıştık. Kendisi sağ olsun, bize evini açtı, metni okuduk, bize öğretti, “Rum yapmayacaksınız, zaten hep karıştırırlar, Türk filmlerinde hep aynı şeyi diyorlar. Rum aksanı yapıyorlar, Ermeni öyle değildir!” Rum aksanını duymuşuz genelde ve Rum aksanına kaymak daha kolaydır. Dedi. Bizi çalıştırdı. Sonrasında o yetmedi Kurtuluş da dolaştık. Yaşlı insanların yanına gittik. Aksanlarını dinledik. Sohbet ettik. Gençler artık unutmuşlar. Bir Ermeni okuluna gittik. Oradaki eğitimcilerle konuştuk. Sonra bir kuaförde tanıdık arayıcılığıyla bir hanımefendi ile sohbet etme fırsatımız oldu. Kayıtlar aldık., 80 yaşında Ermeni bir hanımefendi idi. ‘Kızlar sohbete geldiiim’ diyerek geldi. Biz de dinledik. Ne hikayeler.

Oyundaki katmanlardan birisi de günümüz toplumunun da vahim sorunlarından olan ötekileştirmeydi. Bu konuya da bilinçli olarak biraz dokunmak istediniz mi? 

Metin hayli dokunduruyor zaten, benim bir şey yapmama gerek yok. Zaten hikâyede ‘Ermeni’, ‘kadın’ ve oyuncuyu yan yana getirdiğinizde kendiliğinden oluyor her şey. 

Herhangi bir sansüre uğradı mı metniniz? 

Daha uğramadı.

Oyundaki müziklere nereden ulaşabilir izleyiciler? Muhteşem ezgiler var. Unutulan ‘soundtrack’ albümü yapabilir misiniz? 

Oyunda hem bilinen kantolar hem de ninni ve ağıtlar var. Biz hikayeleri dinlemeye başladığımızda şöyle bir şey çıktı karşımıza. Tecirden sonra kadınlar, çocukların aklı erene kadar Ermenice ninniler söylüyorlarmış onlara. Sonra aklı ermeye başlayınca kesiyorlarmış ve bu dili hiç artık konuşmuyorlarmış ve sessizliğe gömülüyorlarmış. Bizim oyunda kullandığımız ‘Oror’ 1915’teki felaket için yazılmış bir ninni zaten. Aslında bu müziklerin hepsini özellikle seçtik. Finaldeki ‘Garuna’ Komitas’ın bir bestesi. Bu şarkıları besteleyen insanların hikayeleri de çok enteresan. 1915’te bu adam çok sesli müzikler yapıyor, 300 kişiyle korolarla söylüyor. Anadolu’daki bütün türkülerin tamamını derliyor. İnanılmaz iyi bir müzisyen ve arşivi var. Felaketle birlikte Komitas’ı da alıyorlar, kapatıyorlar. Halide Edip birkaç arkadaşı ile onu kapatıldığı yerden kurtarıyor ama, geri döndüğünde naif ruhu kaldıramıyor Komitas’ın. Dayanamıyor ve ruhu paramparça oluyor. Müzik yapamıyor ve ölüyor. O yüzden ‘Garuna’ bütün bu olanların sembolü gibi. Metinde o anlamda felaketle ilgili çok sembol var. Bizim oyundaki karakterlerin kurgusunda Mari ve Nıvart 1915’i çocukken yaşamışlar. Sonra İstanbul’a gelmişler bir şekilde. ‘Sessizlik’ anları ve hiçbir şey konuşulmadan bütün o felaketi bedeninde taşımak zorunda kalma hissi bu yüzden çok önemli. Hatırlamak ve unutulmak bir çeşit anlama biçimi.  

Oyunun içinde kantonun yanı sıra ‘clown’ unsurlar da görüyoruz. Bu unsuru ele almak fikri nasıl oluştu? 

Söyleşinin başında da söylediğim gibi kantocular bence zaten bir çeşit kadın palyaçolar. Sessizlik ve tekinsizlik bizim oyun için karanlık bir clown tavrı da yaratıyor. Konuşmanın ve anlatmanın yasak olduğu bir yerde komedi dışında tutunacak çok da bir şey yok aslında. Birileri sana diyor ki ‘konuşma!’ Anlatma! Ama hayal kuramazsın diyemiyor. Orada başlıyor hikâye. Ellerinde hiçbir şeyleri olmayan kadınlar bunlar.

Oyunun adı, oyundaki tüm katmanları niteliyor gibi. ‘Unutulan’ ismine kolay karar verdiniz mi?

Çok zor oldu, en zoru bu oldu. Metnin tamamı yazıldıktan sonra isim buldum. Hatta üç beş isim arasında gidip geldim. Zaten tiyatronun ismi de öyle geldi, ‘Yersiz Kumpanya’ ismine de bu şekilde karar verdik. Yaşanan süreç oyunun ismini ve tiyatronun ismini belirledi. Bu ilk oyunumuz ve tiyatro yapma biçimimizi de belirleyen bir şey oldu. Bundan sonraki oyunlara ilişkin çalışıyoruz ama bu ‘yersizlik’, ‘mekansızlık’, ‘tekinsizlik’ üzerine gitmeye devam etmek istiyoruz aslında. O tekinsizliğin yarattığı şey bizi harekete geçiriyor.

O zaman gelelim sizin tiyatronuzun varoluş mücadelesine. Kriz sizi etkiledi mi? Nasıl etkiledi? Nasıl döndürüyorsunuz kendinizi? 

Sen ne diyorsun, hep batığız! Biz şuna bakıyoruz, ‘Oyun çıktı mı? Harika! Çok Güzel! Bu Oyun kurtardı kendini!’ Sonraki oyun batış. Düşe kalka gidiyor. Herhangi bir destek istemedik kimseden, beklemedik de. Zaten biraz o fakirlikten de boş alandan doğdu oyun. İşin esprisi aslında…  Ama bu boşluk hissi çok besledi oyunu. Oyunculuğa yüklenmek durumunda kaldık. Sanem’le de çok güzel çalıştık. Çok ayrıntılı ve milim milim çalıştık birçok yeri. Sanem’in çok katkısı var bu anlamda ve zekasına kurban! 

Son kez perde dediniz bu sezonda. Gelecek sezonda tekrar izleyebilecek miyiz Unutulan’ı? Yahut gelecek sezon için planlar neler? 

Şimdi yeni bir oyuna başladık, bir işe kalkıştık ama teknik bir beceri elde etmemiz gerekiyor ve bir altı ayı var bu işin bence. Bu teknik beceriyi başarabilirsek o oyun olacak, yazmaya başladım ben yine. Oluşum sürecinde… Kaç yılda çıkar, gelecek sezon çıkar mı, sonuna mı çıkar emin değilim. Cinsiyet meselesini kurcalıyoruz yine tabii ki. İçinde bulunduğumuz durumda kendiliğinden oluşan bir şey bu. Başka bir şey yapmak ve sistemi eleştirmemek mümkün değil. Sürekli maruz kaldığımız bir durum.

Gelecek sezona gelirsek, Unutulan’ı gelecek sene bu kadar sık oynamayız, çünkü yeni bir şey yapmaya çalışacağız. Onunla ilgili yazma ve çalışma süreci var. Aynı zamanda biz tiyatrodan para kazanmadığımız için, başka işlerimiz de var. Ben Darüşşafaka Lisesi’nde tiyatro dersleri veriyorum. Burçak da Şişli Terakki’de ders veriyor. Keyifle yaptığımız bir işler olduğu için şanslıyız.

Kadın bedeni üzerine çok söyleminiz var? Beden ve hafıza konusunda neler söylemek istersiniz?



Kadının bedeni aslında kadının hafızası. Annelerimiz de göğsünden bohça çıkarır. Kadın bedeninde yaşlanmayı hisseder, bütün kadınlarda bu vardır. Yüzüm çöktü, bedenim çöktü. Zamanı hep bedeniyle tahlil eder. O yüzden Mari ve Nıvart her şeyi bedenlerinden çıkarıyorlar. Mari ve Nıvart’ın bedenlerinin ezilmişliği de bundan. Bedenin hafızası sürekli bir eyleme geçme halini çağırıyor. Yaşanılan her anın çizgisi onların bedeninde var. Bedenlerinden dolayı uğruyorlar taciz ve tecavüze. Bir süre sonra bu yok sayılmak varoluş mücadelesi getiriyor. Ellerinde olan tek şey oyun ve vücutlarında gizledikleri anılar. 

Gençlerin ve genç oyuncuların feminist dramaturjiye ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Gençler çok daha cesurlar bize göre. Ben kendi kuşağıma göre çok daha cesur buluyorum onları. Girişimlerini de çok cesur buluyorum. Yeni nesil kadın haklarını da gürül gürül savunarak geliyor. Büyük bir hareket var dünyada. Ama özellikle son zamanlarda Türkiye’de de inkâr edilemez hale geldi ve bir dur demek gerekiyordu. Bir şekilde harekete geçmek gerekiyordu. Bazen bir öfke ile bazen de başka farkındalıklarla ve okumalarla insan görmeye başlıyor. O kadar kabullenilmiş, normalleştirilmiş bir dünyada yaşıyorsunuz ki, feminizm konusunda konuştuğunuzda aşağılanabiliyorsunuz. Ya da feminizm diye bir şey yok! Denilebiliyor. Üstelik bu aşağılamalar üniversite mezunu ya da entelektüel diyebileceğiniz insanlardan geliyor. Hatta çoğu zaman kadınlardan… Mesela yurtdışında yapılan feminist oyunlarda, seyircinin çocuklarını bırakabileceği bir kreş olması gerekiyor. Anneler veya ebeveynler için. Feminist tiyatrolar hem bu kreşi kuruyor, devletten bunu talep ediyor. Bunun gibi uygulamalarla artık olayı toplumsal alana taşıyorlar.

Bu sadece bir örnek tabii ki. Fakat kadın meselesi bir süre sonra genelde şuna geliyor: ‘Sizi anlıyoruz ve size gerçekten destek oluyoruz.’ Erkek olarak neyi anlıyorsun? Hayatın boyunca sen 1-0 öndesin, her şeyi yapmışsın zaten. Sokakta benim kadar korkamazsın. Bu korkuyu bütün kadınlar çok iyi anlar.

Künye: 
Yazan: Elif Ongan Tekçe
Yöneten: Sanem Öge
Işık Tasarımı: Akın Yılmaz
Kostüm Tasarımı: Tuğba Eke
Ses & Afiş Tasarımı: Ümit Kıvanç

Oynayanlar:
Elif Ongan Tekçe, Burçak Karaboğa Güney