Dinleyin...
Duyabiliyor musunuz?
Müziği...
Ben her yerde duyabiliyorum
Rüzgarda...
Havada...
Işıkta...
Müzik her tarafta!
Tek yapmanız gereken ona açık olmak...
Tek yapmanız gereken dinlemek...
Görüntülerdeki ışık huzmelerine bu sözler eşlik ediyor 2007 yapımı August Rush'ın ilk saniyelerinde. Kulağını bütün güzelliklere kapatmışları bile dinletecek bir çocuk sesiyle "Dinleyin" diyor August Rush. Kirsten Sheridan tarafından yönetilen August Rusg (Kalbini Dinle) müziği yemekten daha çok sevenler için, izlemeden ölünmeyecekler listemizde artık.
Müziğe bir peri masalına inanır gibi inanan ve bir müzik dehası olduğunun farkında bile olmayan Evan Taylor'un (Freddie Highmore)dolunaya bakarak anne ve babasını müzikle bulacağını düşünürken kendini bulduğu bir yolculuk August Rush. New York çocuk esirgeme kurumunda başlayan ve müziği duymasına engel bir dolu etkene rağmen gamzeli bir gülümsemeye şahit olduğumuz Evan Taylor'un hikayesi, sadece doğayı ve yaşamı dinleyerek izleyiciye her hün yanından geçip de farkına varamadığımız armoniyi hatırlatıyor. . Björk'ün oynadığı müzikal film Karanlık'ta Dans'ı izleyenleriniz var ise, bana yer yer onu anımsattı. Sokakta yürürken tamamen görmezden geldiğimiz seslerin bazen birilerinin hayatındaki en değerli varlıklar olduğunu söyleyen, lirik bir hikaye olmuş August Rush. Hem çelloyu, hem gitarı hem de sokağın kendisini birlikte müzik yaparken izleyebileceğimiz, müziğin tek umut olduğu güzel bir hikaye...
Elektrik tellerine bakarken içinden bir ses geçtiğini duyana kadar dinlemek vardı filmde. Naif bir çocuğun müziği duymak için elektrik tellerine uzun uzun baktığı bir sahne. Sanki yeryüzü ahşap bir gitar, elektrik telleri de gitarın telleri...Müziğin kaynağının ne olduğu sorusuna, "sadece bazılarımız mı onu duyabiliyor?" sorusuna, sokak çocuklarına müzik yaptırarak geçinen Wizzard karakterinin (Robbin Williams) çok iyi bir cevabı vardı.
-Sadece bazılarımız duymak için dinliyor evlat!
İşte August Rush dinlemeyi sevenler için müzikli bir şölen olmuş. Oscar'a müzikleriyle aday olmuş, genç oyuncu Freddie Highmore'un harika performansı ile daha da şen hale gelmiş, Robbin Wiiliams ile hayat bulan Wizzard'ın müziğe aşık ama hayata tutunmaya çalışan bir çıkarcı karakter arasında gidip geldiği ve gitarın en güzel kullanıldığı ve bittikten sonra mutluluktan en az yarım saat sessiz kalmak isteyeceğiniz August Rush müzikli bir şölen...Afiyetle izleyiniz.
27 Mayıs 2013 Pazartesi
August Rush, müziği sadece dinleyenlerin duyabildiği bir film...
Gönderen
Hil'alem
zaman:
Pazartesi, Mayıs 27, 2013
0
yorum
Etiketler:
August Rush,
Freddie Highmore,
Kalbini Dinle,
Kirsten Sheridan,
Müzik,
Müzik dehası,
Sinema
8 Mayıs 2013 Çarşamba
Ahırkapı Hıdırellez Şenlikleri 2013
Hıdırellez halkların ve karakterlerin bahar bayramıdır!
Hıdırellez şehir insanının kendini bulduğu, içindeki çingeneye kavuştuğu gündür!
Hıdırellez güzel insanların günüdür!
Ahırkapı'da baharın, renkli fularlarla 9-8lik ritmlerde oynadığı gündür!
Zurnanın kulaklara üflediği, bahşişin romanın cebine gülümsemeyle girdiği gündür!
Her sene olduğu gibi, bu sene de 5 Mayıs Ahırkapı Hıdırellez kutlamalarını iple çekiyordu İstanbul'un kızanları. Parkorman'da kapital mevzuların hiç etmeye çalıştığı orijinal Ahırkapı Hıdırellez Şenlikleri her şeye inat rengarenk, capcanlı ve şanına yakışır geçti.
Ahırkapı mahalle halkı, Ahırkapı Güzelleştirme Derneği, Kumbara Sanat Atölyesi, Toplumsal Dayanışma Derneği ve Ahırkapı Roman Orkestrası katkılarıyla organize edilen şenliğin asıl amacı Tarlabaşı gibi, Sulukule gibi, Balat ve Süleymaniye gibi "kentsel dönüşüm" adı altında zorlanan yerli halkın varını yoğunu turizm dünyasına satmak zorunda kalan mahalleliye bir nebze destek olmak ve tabii ki Roman müzisyenlerin şen müziğiyle gönlümüzce oynayıp kurtlarımızı dökmekti.
Ayasofya karşısında sabırsızca bekleyen yüzlerce şenlikçiyle birlikte, Ahırkapı'daki esnaflar gibi biz de hazırlıklarımızı yapmıştık.En renkli etekler, şalvarlar giyilmiş, renkli gözlükler takılmış, kız-erkek farketmez saçlara en çiçekli fularlar bağlanmıştı. Saat beş sularında alana gelen Roman Orkestrasının 9-8lik ritmleriyle start alan kalp atışlarımız hava kararana kadar bir nebze yavaşlamadı. Ayasofya'dan Ahırkapı'ya inen yokuşlarda, orkestra eşliğinde dans ederek yürüyen renkli kalabalık İstanbul'un en cümbüşlü ve en karakter dolu geçit töreni oldu. Roman müzisyenlerin yaptıkları müziğe canlarını ve tüm enerjilerini katıyor olmaları ise Ahırkapı Hıdırellez Şenlikleri'nin katalizörüydü.
![]() |
| Ahırkapı Big Gang |
Ahırkapı Big Gang adına layık gördüğüm şenlik tayfamız Keresteci Hakkı Sokağın başında bir köşeye konuşlandı. Bu noktanın jeopolitik önemi sayesinde - şenlik alanında gezmek isteyen herkesin geçmek zorunda olduğu bir köşeydi - her müzisyenin cümbüşüne nail olduk. Roman havası çaldı mı yerinde duramayan bu grubumuzun Edirneli mensupları zurnayı kulağına üfletip, bahşişini de eksik bırakmadı. Adettendir Hıdırellez dileklerin de günüdür. Arzular çaputlara söylenir, ağaç dallarına bağlanır, gül dibine gömülür. Fakat bizim tek dileğimiz eğlenmekmiş ki dilekler dilemeyi unuttuk... Hava kararmaya başladığında yavaş yavaş bünyedeki Şirince şarabı ve arpa suyu sayesinde yorgunluğumuzu çıkınımıza atıp Sultanahmet'in yolunu tuttuk. İçimizdeki çingeneye kavuştuğumuz bu cümbüşlü günü unutmamak üzere aklımızda şenlikten güzel anlar, hafıza kartlarımızda yüzlerce fotoğraf, normal hayatlarımıza döndük; baharı Ahırkapı'da layıkıyla kutlamanın verdiği gurur ve yüzlerde şen gülümseyişlerle...
Gönderen
Hil'alem
zaman:
Çarşamba, Mayıs 08, 2013
1 yorum
Etiketler:
5 Mayıs,
Ahırkapı,
Hıdırellez,
Parkorman,
Roman,
Şenlik
25 Nisan 2013 Perşembe
La délicatesse, tekrar sevebilmeye dair incelikli renkler...
La Delicatesse | sinemalar.com
Aylar önce Audrey Tautou'nun bir röportajında haberdar olduğum La délicatesse'i - Türkçe'ye her zamanki gibi alakasız çevirilmiş ismi ile Aşkın Renkleri'ni - ancak izlemeye fırsat bulabildim. David Foenkinos tarafından kaleme alınan ve Fransa'da en çok satılan romanlardan biri olan bu hikaye, yine Foenkinos'un kendisi ve kardeşi Stéphane Foenkinos tarafından beyaz perdeye alınmış. Yönetmenlerin ilk filmi olmasına rağmen başarılı bir yapım olmuş. Romantik komedi deyip geçmenin ayıp olduğunu düşündüğüm filmdeki karakterlere can veren Audrey Tautou ve François Damiens normal bir hikayenin normların dışında iki kahramanı gibiler. Hem çok gerçekçi, hem de aykırı bir incelikle yazılmış senaryo bu güzel yapımın kalbi olmuş.
Başarılı bir iş hayatı ve mutlu bir evliliği olan Nathalie eşini bir kazada kaybetmesinin ardından kendini işine gömer ve bireysel kültürün çarpan yalnızlığında, yasını ayakta tutmaya çalışır - ta ki üç yıl sonra sıradan bir iş gününde odasına gelen İsveç'li çalışanı Markus'u aklının karmaşasından çıkamayıp, birden öpene kadar. Güzel ve başarılı bir kadın figürünün hiç de etkileyici olmayan, sıradan ve isminin bile herkes tarafından bilinmediği bir çalışanına ilgi gösterdiği hikayede, filmin adında da yer alan "incelik" Markus'un Nathalie'ye olan tavırlarında yatıyor. Markus, İsveç'lten Fransa'ya gelmiş, soğuk bir ülkenin Fransa'daki sıcak uzantısı, sıradan bir adam. Hoşlandığı kadına "Saçların çok güzel, saçlarında tatile çıkabilirim" dediğinde incelik neymiş onu görüyor seyirci. Onca izlenmiş film ve okunmuş kitaba rağmen, bu ve bunun gibi "incelikle" dokunmuş bir çok metinle karşılaşmış olmak, filmin en güzel yanı. Nathalie'nin yas tutan bir kadından, tekrar sevebilen bir kadına dönüşümünü izlediğimiz süreçse, Audrey Tautou'nın oyunculuğu ile tekrar sevmemeye ant içmiş kadınlara pusula olacak kıvamda.
La Délicatesse'in bir çok eleştirisinde filmin isminin "Amelie" gibi bir filmde 21.yüzyılın incelikler dünyasının zarif prensesi olarak tanıdığımız Audrey Tautou'nun kendi zarafetine yorumlanmasını yanlış demeyelim de, eksik buluyorum. Çünkü aynı zamanda Fransa'nın en ünlü komedyenlerinden biri olan François Damiens'ın canlandırdığı karakter Markus, filmde altı çizilen inceliğin ta kendisi. Günlük yaşamdaki inceliklerin eziklik olarak yorumlandığı bir yüzyılda, özellikle kafasını kötü adamlardan iyi adamlara çevirmekte zorlanan kadının nüfusunun gittikçe arttığı bir dönemde, Markus ve Nathalie'nin hikayesi izlemeye ve oturup etraflıca bir değerlendirmeye değer... Filmin en güçlü göndermelerinden bir diğeri de, güzel kadının çirkin erkekle olmasını kaldıramayan topluma yapılmış. Birliktelikleri ön yargılardan boğulmuş topluma göre garip ve anlaşılmaz! İncelik'ten anlamayan günümüz insanlarına ithaf edilesi bir film olmuş, bir kadeh şarap, iki tutam da peynirle birlikte tavsiye ediyoruz.
Gönderen
Hil'alem
zaman:
Perşembe, Nisan 25, 2013
0
yorum
Etiketler:
Aşkın Renkleri,
Audrey Tautou,
David Foenkinos,
François Damiens,
La délicatesse,
Sinema
23 Ekim 2012 Salı
filmekimi'nden akılda kalanlar
Bu sene filmekimi'nden tadı damağımızda kalanlar;
W.E. - Madonna ; "heyt be Madonna da film yaparmış, istemiş olmuş - Zoraki İngiltere Kralı'nın kaçan abisi aslında çok aşıkmış, tahtı falan ondan bırakmış"
Düşler Diyarı - Benh Zeitlin ; "ve şehir olmasaydı? ve düzen bu düzen olmasaydı"
Anton Corbijn ile İçli Dışlı - Klaartje Quirijns "fotoğrafçılar yalnız adamlar"
Acı - Kim Ki-duk "... ne?! #@é/%?!!!! hayıııııır!!!......"
Başka Bir Kadın - Sylvie Testud "ve düzen bu düzen olmasaydı. düzen bizi yemeseydi"
Killer Joe - William Friedkin "yeryüzünde sapık insanlar da var, sapkın ruhlar da. bi de beş para etmezler"
bu filmin fragmanı içerdiği manyak karakterlere rağmen :) bu entry'ye girmeye hak kazanamadı...
W.E. - Madonna ; "heyt be Madonna da film yaparmış, istemiş olmuş - Zoraki İngiltere Kralı'nın kaçan abisi aslında çok aşıkmış, tahtı falan ondan bırakmış"
Düşler Diyarı - Benh Zeitlin ; "ve şehir olmasaydı? ve düzen bu düzen olmasaydı"
Anton Corbijn ile İçli Dışlı - Klaartje Quirijns "fotoğrafçılar yalnız adamlar"
Acı - Kim Ki-duk "... ne?! #@é/%?!!!! hayıııııır!!!......"
Başka Bir Kadın - Sylvie Testud "ve düzen bu düzen olmasaydı. düzen bizi yemeseydi"
Killer Joe - William Friedkin "yeryüzünde sapık insanlar da var, sapkın ruhlar da. bi de beş para etmezler"
bu filmin fragmanı içerdiği manyak karakterlere rağmen :) bu entry'ye girmeye hak kazanamadı...
Gönderen
Hil'alem
zaman:
Salı, Ekim 23, 2012
0
yorum
Etiketler:
Acı,
Anton Corbijn,
Başka bir Kadın,
Düşler Diyarı,
filmekimi,
İstanbul Film Festivali,
Killer Joe,
Kim ki-duk,
Sinema,
W.E
New York Gypsy Allstars - jazzgır çingeneler
"Müziğe vakit ayır şehir insanı!"
(soldan sağa)
bas - Panagiotis Andreou
perküsyon - Engin Günaydın
klarnet - İsmail Lumanovski
klavye - Jason Lindner
kanun - Tamer Pınarbaşı
New York Gypsy All Stars performs EZ-Pass
daha yakından tanımak isteyenlere kendi ağızlarından NY Gypsy Allstars,
New York Gypsy All Stars - Crosswinds @ Babylon
diye kendi kendime bağırmak istediğim bir dönemdi ki, yavaştan konserlerin sayısı arttı ve bir arkadaşın da davetiyle geçtiğimiz hafta uzun bir iş gününden sonra New York Gypsy Allstars konserine gittim. Daha önce hiç dinlemediğim bu multi-kültürel grup, temelde Balkan müziği yapıyor olsa da, her bir grup üyesinin almış olduğu farklı disiplindeki müzik eğitimleri soundlarını Balkan'dan almış, kıtalar arası bir seyehate dönüştürmüş. Bir makedon klarnet, bir yunan bas, bir türk kanun, bir türk perküsyoncu ve bir brooklyn'li klavye NewYork'ta bir araya gelmiş ve dünyanın köşesinde bucağında yeni albümleri "Romantech" için lansman konserleri veriyorlar. Romantech parantez içinde olsun, jazz'dan funk'a, bollywood'dan hollywood'a, karadenizden balkanlara her telden duyabileceğimiz bir müzik yapıyorlar.
(soldan sağa)bas - Panagiotis Andreou
perküsyon - Engin Günaydın
klarnet - İsmail Lumanovski
klavye - Jason Lindner
kanun - Tamer Pınarbaşı
İstanbul'da Hayal Bistro'da gerçekleşen konserde, ne yalan diyeyim biraz daha 9-8lik ritimleri ağır basacak bir konser olduğunu düşünerek gitmiştik. Fakat klarnet ve basın ön planda olduğu müziklerinde daha çok müzik eğitimlerinin ağırlığı notaların arasına efendiliğiyle karıştığı belli, haklı ve efsane bir jazz-orient füzyon dinledik. Ünlü klarnetçilerimizle de bir çok kez sahne almış olan makedon İsmail Lumanovski, konser mekanında bulunan Serkan Çağrı ile de güzelinden bir klarnet düeti ile - Mozart'ın zamanında "insan sesine en yakın enstrüman" dediği klarnetleriyle iyi bir müzik ziyafeti çektirdiler dinleyicilere. Bas deseniz, hayatımda gördüğüm en kendini vererek çalan basçılardan biriydi. Panagiotis Andreou hem dinlemesi hem izlemesi keyifli bir müzisyen. Kanun ise çıplak elle çalıyor kanunu...Her parçalarında ağır bir roman etkisi olsa da, bazen Hindistan bazen de Brooklyn etkisi bastı salonu. Müzikleri seyahat eden ve dünyanın en iyi konservatuarlarında eğitimlerini alıp, olgun bir halde müzik yapan bu arkadaşları, dinlemeden ve izlemeden geçmeyin derim. Yakında Aksanat'da tekrar dinleyicileri ile buluşacaklarmış, bizden söylemesi. Albümlerini ve özellikle de canlı performanslarını dinleyiniz, tavsiye ederiz.
New York Gypsy All Stars - Crosswinds @ Babylon
Gönderen
Hil'alem
zaman:
Salı, Ekim 23, 2012
0
yorum
Etiketler:
balcanian,
Engin Günaydın,
ethnic,
funk,
fusion,
hayal bistro,
İsmail Lumanovski,
Jason Lindner,
Jazz,
New York Gypsy Allstars,
Panagiotis Andreou,
Tamer Pınarbaşı
4 Eylül 2012 Salı
Sziget Müzik Festivali 2012 - biz yine oradaydık
Geçtiğimiz sene hayatımıza anlam katan Sziget Müzik Festivali bu sene de seyahat programımızdaydı. Kim kim miydik? Soldan sağa: Gürsel, Engin, Hil'alem, Gözde ve Barış... Bol bol da Hollandalı!
Bu sene 20.si gerçekleştirilen festival 8 Ağustos -12 Ağustos tarihleri arasında yine her zamanki Obudabi adasında, Tuna nehrinin üzerinde, Buda ile Peşte'nin tam ortasında, aslında çok da uzak değil, uçakla 2 saatlik mesafe ötemizde Budapeşte'deydi. Macaristan'ın yaşanası başkenti Budapeşte'de her yıl 400.000 kadar ziyaretçi alan ve Avrupa'nın en iyi festivallerinden biri olarak kabul edilen Sziget, etkinlik yönetimi açısından geçtiğimiz senelere göre biraz darbe almıştı ama en büyük sponsorlarından birini kaybetmesine rağmen, çok daha az bir bütçeyle yine yaşanası bir festival oldu.
Öncesinde şehrin tadını çıkarmak isteyenler için geniş bir yelpazede hostel, apart ve otele sahip şehirde biz - biraz keyfimize düşkünlükten, biraz da bir hafta çadırda uyuyacak olmanın verdiği korkuyla, ilk iki günümüzü Akacfa Apartments'ta geçirdik. Çok büyük bir şehir olmamasına rağmen demir yolları ve metrolarla sarmalanmış Budapeşte'de hosteldan şehre ulaşım en fazla 10 dakika sürüyordu. Bunu fırsat bilip, Dub step gençliğine katıldığımız Corvin Tötö'ye, şehirden azcık uzaklaşıp Obudabi gibi bir ada olan Margit Hid üzerindeki Holdudvar'a, Eski ve iç avlusu olan bir binanın Doni Darko hayalleri misali süslendiği Instant'a ve ispanyol merdivenlerinin Budapeşte versiyonu olan Gödör'e gittik bu iki gün içinde. Turist olarak gezmeyi hiç sevmeyen bu dörtlü gulaş bile yemedi. Amaç sıradan vatandaşların takıldığı mekanlara takılmaktı, gerçekleştirdik. Bunun gururunu yaşıyoruz :)

Sonrasında her bir dilde hoşgeldin yazan demir köprüden geçerek adamıza adım attık. (Day -2) Haftalık konser planlarımızı yapmak için ingilizce festival magazini ara dururken, bir süre sonra farkettik ki bu sene herşey Macarca! Geçen seneden çadır komşumuz bizi Janis Joplin caddesinin köşesinde güleryüzüyle karşıladı ve arşınladık adayı. Ama baya arşınladık. En yakın kahve noktasının on dakika mesafede olduğu sakin bir köşe seçtik bu sene çadırlarımız için. İyi mi ettik, kötü mü ettik diye düşünüp, kalabalıklarda olmanın her zaman daha iyi olduğuna kanaat ettik. Seneye o kadar arşınlamıyoruz! :)
Ana sahnede de iyi isimler olmasına rağmen, ruhumuza modumuza uygun olan dünya sahnesiydi. Doğal bir sahneydi herşeyden öte! İnsanları, coğrafyası (sahnenin vadi gibi bir noktada olduğunu ve izleyenlerin sahnenin karşısındaki bayırda çayır çimen yayıldığını düşünün :) ) Emir Kusturica - No Smoking Orchestra ve Goran Bregovic & Wedding n Funeral Band da yine bu sahnedeydi. Daha ne olsun? Dünyalar bizim. Her birinde ayrı ayrı göbek attık, millerce uzakta kendimize yakınlaştık her bir konserde.
Dünya Müzikleri Sahnesi'ne çok yakın konumlanmış Roma Stage'in ise ayrı bir yeri var yine listelerimizde. Günün şarkısı blogunda paylaştığım ve ilk defa yaklaşık altı ay önce Radyo Pangea'dan duyduğum Polonyalı çingene grup Caci Vorba'nın line up'ta olduğunu duyunca çocuklar gibi sevindim. Koşa koşa gittim melankolik çingene hallerine. Ses rengi ile balkan müziğine ayrı bir tat katan vokalin hem kemençe, hem keman çalması bir de sesi ile dağları delmesi, unutulacak gibi değil. İsmini bilmediğimiz çingene ruhlu dostlarla dans ettik. Roma çadırında. Nereden geldiğini bilmediğimiz havvalarla, ademlerle şarkılar söyledik. Sziget'in çingene çadırı ayrı bir dünya... Trakya düğünlerinden fırlamış şoparlar gibi 9-8 lik balkan ritimlerinde dağıtırken "dünya küçük" dediğimiz bir olaysa çok sevgili Babylon'un yönetiminden arkadaşlarla karşılaşmamız oldu. Dünya küçük gerçekten yahu!
Gelelim ana sahneye... Festivalin en büyük isimlerinin bulunduğu ve main stream festival ziyaretçisinin mekanı olan ana sahnede kaçırmayı göze alamayacağım 3 isim vardı. Jazz'ın yükselen sesi, İstanbul'u da jazz festivalinde bir konseri ile şenlendirmiş Caro Emerald (e bu kadar Hollandalı'ya ancak bir Hollandalı), şimdinin ve geleceğin en iyi erkek vokallerinden biri olduğunu düşündüğüm İtalyan-İrlanda karmaşık geçmişli, bir de üstüne Londra'da büyümüşlüğün aksanına sahip Paolo Nutini, ve efsane Mando Diao. Evet birçoklarına göre çok daha fazla isim vardı dünyaca tanınmış ve kaliteli müzik yapan. Killers vardı, Hurts vardı, Placebo vardı, Snoop dog ve LMFAO vardı.

Caro Emerald, albüm kayıtlarındaki kadar berrak sesiyle ve başarılı jazz parçalarıyla eğlendirdi seyirciyi. İstanbul'da konserin yarısında topukluları çıkaran Caro, Sziget'te hiç ayakkabı giymemişti. Paolo Nutini ise dinlemenin yanında şarkılara kendisini nasıl verdiğini görebilmeniz için kesinlikle yakından izlenmesi gereken bir vokal. Rock n roll, country, pop, jazz her türe yatkın bu çocuk, zamanında rock n coke'da hakettiği ilgiyi görmemişti. Neyseki Sziget var diyorum. Bazı isimler hakettikleri yerdeydi. Mando Diao ise efsane bir performans sergiledi. I wanna dance with somebody performanslarını unutamıyorum. Binlercemiz eşlik ettik. Dans etmek istedik. Tekrar tekrar bise çağırdık Mando Diao'yu.
Ve "canım ot çekti - yo yo whats up broo" gibi manasız sözler sarfeden Snoop Dog gibi sığ bir showman'e karşın (manasız da gerek bazen tamam, onda da eğlendik mi eğlendik, LMFAO'da wiggle wiggle wiggle dedik mi dedik) Mando Diao konser bitiminde şu sözleri söyleyerek gönlümü fethetti. "Bu akşam her ne kadar sarhoş olursanız olun, hangi kızla yatarsanız yatın, ama bir dakika durun ve Suriye'de hayatını kaybeden kardeşlerinizi düşünün! Onlar için dua edin!" Morrisay'in vejeteryanlıkla ilgili videosu geldi aklıma. Harbiye'de vejeteryan olmayı düşündüğüm o an geldi aklıma. Sonra da hala prensipleri olan ve aklını yitirmemiş, dünyaya ve insanlığa önem veren, fark yaratabileceğinin farkında olan sanatçıların var olmasına seviniyor olmam..
Bu kadar seçeneğin arasında, bir hafta boyunca keyifli vakit geçirmek istediğiniz bir festivalde öncelik sıralaması yapamazsanız yandınız! Ayrıca bünyeye günde 2-3 çeşit müzikten fazlasını alırsanız, şarapla birayı karıştırmak gibi. sonra da komposto içmek üstüne. Müzikal yolunuzu çizmek gerek böyle programlarda, yoksa kaybolur, hiç bir şeyden keyif alamazsınız. Sırf müzik eleştirmenliği sıfatıyla gidiyorsanız ayrı konu, fakat yılın 14 günü için kiraladığımız hayatlarımızdan azıcık uzaklaşmışken, takmadık böyle şeyleri biz. Keyfimize baktık. Ünlü diye her isme yetişmeye çalışmadık. Kısmet bir dahakine dedik :) Bu bir tercihti, bundan da pişman değiliz.
Bir de her zaman bahsetmeden geçmediğim Civil Sziget ve outdoor etkinlikleri konusuna gelirsek, Hungarian Rocking Horse ve rocking sofa'lar ana sahneye konumlandırılmış en büyük ve eğlenceli oyuncaklardı. Yine evlilik çadırından, dev satranç tahtasına, gay haklarından kilisesine, ücretsiz reiki hizmetlerinden, isteyenin o tarihlerde ekranlarda yer alan olimpiyat oyunlarını izleyebileceği sport arenalara, çadırda yatmaktan sırtı tutulmuşlara masaj hizmetinden, dünya mutfaklarından yüzlerce seçeneğe, Sziget'e sırf müzik için değil, keyif için gelenlere yine çok geniş bir yelpazede seçenek sunulmuştu. Hollanda ve Türkler karması olarak Fransızlara karşı oluşturduğumuz beachvolley takımımızsa 5 set süren maçta 3-2 yenildi. Hollandalılar yenilince biz de yenilmiş sayıldık anlayacağınız :)

Sziget'in 20. yılı belki beklenildiği kadar şaşalı geçmedi. Fakat bize yetti. Şehrin keşmekeşinden kaçıp, istediğimiz keşmekeşin içine girdik. 2 saat uzaklıkta ama 2 ışık yılı farkla zıpladık çimenlerde. Şehrin ünlü sıcak spa'larında keyfimizi de yaptık. Ve hatta bungee jumping de yaptık! Aklımızda hafta boyunca yuttuğumuz toz bulutundan başka hiç birşey kalmadı. Her sene gidesimiz var. Seneye belki Balaton diyerek ayrıldık adadan ağır kamp çantalarımız ve çadırlarımızla...HEV trenimize, 3 numaralı mavi metroya ardından da havaalanı otobüsüne adım başı yapılan kontrol noktalarında city pass bilekliklerimizi göstererek binip, havaalanındaki tur turistlerinden uzak durarak online check-inimizi yapıp son HUF'larımızı harcadık... Seneye yine oradayız. (Belli de olmaz belki Balaton)
Festival fotoğraflarının daha fazlası içün :)
SZIGET 2012 http://www.facebook.com/media/set/?set=a.10151020159308723.425707.568248722&type=3
SZIGET 2011 http://www.facebook.com/media/set/?set=a.10150272873198723.335491.568248722&type=3
Öncesinde şehrin tadını çıkarmak isteyenler için geniş bir yelpazede hostel, apart ve otele sahip şehirde biz - biraz keyfimize düşkünlükten, biraz da bir hafta çadırda uyuyacak olmanın verdiği korkuyla, ilk iki günümüzü Akacfa Apartments'ta geçirdik. Çok büyük bir şehir olmamasına rağmen demir yolları ve metrolarla sarmalanmış Budapeşte'de hosteldan şehre ulaşım en fazla 10 dakika sürüyordu. Bunu fırsat bilip, Dub step gençliğine katıldığımız Corvin Tötö'ye, şehirden azcık uzaklaşıp Obudabi gibi bir ada olan Margit Hid üzerindeki Holdudvar'a, Eski ve iç avlusu olan bir binanın Doni Darko hayalleri misali süslendiği Instant'a ve ispanyol merdivenlerinin Budapeşte versiyonu olan Gödör'e gittik bu iki gün içinde. Turist olarak gezmeyi hiç sevmeyen bu dörtlü gulaş bile yemedi. Amaç sıradan vatandaşların takıldığı mekanlara takılmaktı, gerçekleştirdik. Bunun gururunu yaşıyoruz :)

"Line-up 20. yıla yakışan bir line-up değildi" sızlanmalarına rağmen, biz ve hollandalılardan oluşan mahallemiz isabetli ve eğlenceli seçimler yaparak belki de festivalde hiç kimsenin eğlenmediği kadar eğlendik! Day -2 ve Day -1 gündüz çadırların ortasındaki ortak alanda chill-out modunda, öğleden sonraları frizbi oynamacalar ve süpermarkete gidip festival ortamında fast food'dan ölmemek için alışveriş yapmalarla geçti. 1. gün ise festivalin bizler için doruk noktası oldu diyebilirim. OTP Bank Dünya Müzikleri Sahnesinde önce Amsterdam Klezmer Band ile binlerce hayran tozu dumana kattık, sonrasında ise Che Sudaka ile mükemmel bir bayırda dünyanın farklı ülkelerinden gelen bu müzisyenlerin ritmi ile zıplamaktan bir hal olduk. Che! Su! Da! Ka! diye bağırmamızın en önemli sebebi, hayatımızda enerjisi bu kadar yüksek bir performans görmemiş olmamız, ve kalabalık kadromuzun sinerjisiydi!
Ana sahnede de iyi isimler olmasına rağmen, ruhumuza modumuza uygun olan dünya sahnesiydi. Doğal bir sahneydi herşeyden öte! İnsanları, coğrafyası (sahnenin vadi gibi bir noktada olduğunu ve izleyenlerin sahnenin karşısındaki bayırda çayır çimen yayıldığını düşünün :) ) Emir Kusturica - No Smoking Orchestra ve Goran Bregovic & Wedding n Funeral Band da yine bu sahnedeydi. Daha ne olsun? Dünyalar bizim. Her birinde ayrı ayrı göbek attık, millerce uzakta kendimize yakınlaştık her bir konserde.Dünya Müzikleri Sahnesi'ne çok yakın konumlanmış Roma Stage'in ise ayrı bir yeri var yine listelerimizde. Günün şarkısı blogunda paylaştığım ve ilk defa yaklaşık altı ay önce Radyo Pangea'dan duyduğum Polonyalı çingene grup Caci Vorba'nın line up'ta olduğunu duyunca çocuklar gibi sevindim. Koşa koşa gittim melankolik çingene hallerine. Ses rengi ile balkan müziğine ayrı bir tat katan vokalin hem kemençe, hem keman çalması bir de sesi ile dağları delmesi, unutulacak gibi değil. İsmini bilmediğimiz çingene ruhlu dostlarla dans ettik. Roma çadırında. Nereden geldiğini bilmediğimiz havvalarla, ademlerle şarkılar söyledik. Sziget'in çingene çadırı ayrı bir dünya... Trakya düğünlerinden fırlamış şoparlar gibi 9-8 lik balkan ritimlerinde dağıtırken "dünya küçük" dediğimiz bir olaysa çok sevgili Babylon'un yönetiminden arkadaşlarla karşılaşmamız oldu. Dünya küçük gerçekten yahu!
Gelelim ana sahneye... Festivalin en büyük isimlerinin bulunduğu ve main stream festival ziyaretçisinin mekanı olan ana sahnede kaçırmayı göze alamayacağım 3 isim vardı. Jazz'ın yükselen sesi, İstanbul'u da jazz festivalinde bir konseri ile şenlendirmiş Caro Emerald (e bu kadar Hollandalı'ya ancak bir Hollandalı), şimdinin ve geleceğin en iyi erkek vokallerinden biri olduğunu düşündüğüm İtalyan-İrlanda karmaşık geçmişli, bir de üstüne Londra'da büyümüşlüğün aksanına sahip Paolo Nutini, ve efsane Mando Diao. Evet birçoklarına göre çok daha fazla isim vardı dünyaca tanınmış ve kaliteli müzik yapan. Killers vardı, Hurts vardı, Placebo vardı, Snoop dog ve LMFAO vardı.
Caro Emerald, albüm kayıtlarındaki kadar berrak sesiyle ve başarılı jazz parçalarıyla eğlendirdi seyirciyi. İstanbul'da konserin yarısında topukluları çıkaran Caro, Sziget'te hiç ayakkabı giymemişti. Paolo Nutini ise dinlemenin yanında şarkılara kendisini nasıl verdiğini görebilmeniz için kesinlikle yakından izlenmesi gereken bir vokal. Rock n roll, country, pop, jazz her türe yatkın bu çocuk, zamanında rock n coke'da hakettiği ilgiyi görmemişti. Neyseki Sziget var diyorum. Bazı isimler hakettikleri yerdeydi. Mando Diao ise efsane bir performans sergiledi. I wanna dance with somebody performanslarını unutamıyorum. Binlercemiz eşlik ettik. Dans etmek istedik. Tekrar tekrar bise çağırdık Mando Diao'yu.
Ve "canım ot çekti - yo yo whats up broo" gibi manasız sözler sarfeden Snoop Dog gibi sığ bir showman'e karşın (manasız da gerek bazen tamam, onda da eğlendik mi eğlendik, LMFAO'da wiggle wiggle wiggle dedik mi dedik) Mando Diao konser bitiminde şu sözleri söyleyerek gönlümü fethetti. "Bu akşam her ne kadar sarhoş olursanız olun, hangi kızla yatarsanız yatın, ama bir dakika durun ve Suriye'de hayatını kaybeden kardeşlerinizi düşünün! Onlar için dua edin!" Morrisay'in vejeteryanlıkla ilgili videosu geldi aklıma. Harbiye'de vejeteryan olmayı düşündüğüm o an geldi aklıma. Sonra da hala prensipleri olan ve aklını yitirmemiş, dünyaya ve insanlığa önem veren, fark yaratabileceğinin farkında olan sanatçıların var olmasına seviniyor olmam..
Bu kadar seçeneğin arasında, bir hafta boyunca keyifli vakit geçirmek istediğiniz bir festivalde öncelik sıralaması yapamazsanız yandınız! Ayrıca bünyeye günde 2-3 çeşit müzikten fazlasını alırsanız, şarapla birayı karıştırmak gibi. sonra da komposto içmek üstüne. Müzikal yolunuzu çizmek gerek böyle programlarda, yoksa kaybolur, hiç bir şeyden keyif alamazsınız. Sırf müzik eleştirmenliği sıfatıyla gidiyorsanız ayrı konu, fakat yılın 14 günü için kiraladığımız hayatlarımızdan azıcık uzaklaşmışken, takmadık böyle şeyleri biz. Keyfimize baktık. Ünlü diye her isme yetişmeye çalışmadık. Kısmet bir dahakine dedik :) Bu bir tercihti, bundan da pişman değiliz.
Sziget'in 20. yılı belki beklenildiği kadar şaşalı geçmedi. Fakat bize yetti. Şehrin keşmekeşinden kaçıp, istediğimiz keşmekeşin içine girdik. 2 saat uzaklıkta ama 2 ışık yılı farkla zıpladık çimenlerde. Şehrin ünlü sıcak spa'larında keyfimizi de yaptık. Ve hatta bungee jumping de yaptık! Aklımızda hafta boyunca yuttuğumuz toz bulutundan başka hiç birşey kalmadı. Her sene gidesimiz var. Seneye belki Balaton diyerek ayrıldık adadan ağır kamp çantalarımız ve çadırlarımızla...HEV trenimize, 3 numaralı mavi metroya ardından da havaalanı otobüsüne adım başı yapılan kontrol noktalarında city pass bilekliklerimizi göstererek binip, havaalanındaki tur turistlerinden uzak durarak online check-inimizi yapıp son HUF'larımızı harcadık... Seneye yine oradayız. (Belli de olmaz belki Balaton)
Festival fotoğraflarının daha fazlası içün :)
SZIGET 2012 http://www.facebook.com/media/set/?set=a.10151020159308723.425707.568248722&type=3
SZIGET 2011 http://www.facebook.com/media/set/?set=a.10150272873198723.335491.568248722&type=3
Gönderen
Hil'alem
zaman:
Salı, Eylül 04, 2012
1 yorum
Etiketler:
Caro Emerald,
Che Sudaka,
Emir Custurica,
Festival,
Goran Bregovic,
Mando Diao,
Müzik,
Non Smoking Orchestra,
Paolo Nutini,
Seyahat,
Sziget,
Sziget 2012
18 Temmuz 2012 Çarşamba
Efes One Love Müzik Festivali 2012
Bu yıl 11.si düzenlenen ve sanırım Istanbul'un en kıdemli müzík festívallerinden biri olan (Efes) Pilsen One Love Festival, bu sefer sadece müzíkseverlerin değil, geniş bir kitlenín gündemindeydi. Neden mi? Çünkü Eyüp sınırları içinde olan bu müzik festivaline ülkemizin güzel insanları hem bir bira festivali gözüyle baktı, üstüne bir de sosyal medyalarda sosyolojik baskı baskı yaptı ve festivale yarım saat kala Bilgi Universitesi'nin Santral kampüsünde ve civar beldelerde içki satışını yasaklanmasını sağladı. Gerçek müzik severler bu yasaktan gram etkilenmeyerek müziğini dinledi ayrı konu. Bir kaç bira eksik içince bir tarafları eksilmedi ama Türkiye kendinden ve demokrasisinden büyük bir ödün verdi. Kişisel özgürlüklere yapılmış bir darbe niteliğinde gördüğüm bu yasak sadece bir başlangıç. Peki siz "tehlikenin farkında değil misiniz?"
İşin politik kısmını geçip müzik kısmına gelirsek, ana ve alternatif iki sahnesi bulunan festivalin ana sahnesinden ayrılmayan bir dinleyici olarak ilk gün Damien Rice ve Kaiseir Chiefs, ikinci gün ise Elif Çağlar, Selah Sue, Kimbra ve Pulp performanslarını izleme fırsatı buldum. İrlandalı ve ingiliz baskın bu seneki festival line up'ında en kalabalık konserler de bu isimlerdi. Damien Rica'ın solo performansla bile koca ana sahneyi akustik müziği ile doldurması, her parçada seyirciyi farklı bir hisle coşturması, özel hayatından kesitlerle şarkı öncesinde şarkının hikayesini paylaşırkenki mütevazılığı ve sesinin duruluğu benim için Efes One Love'ın en müzikal yanıydı. Closer filminin tema müzikleriyle tüm dünyada bilindik bir isim haline gelen Damien Rice'ın şarkıları en çok eşlik edilen şarkılar oldu. Hem gitar hem de piyano solo parçalar seslendiren söz yazarı, besteci ve şarkıcı Damien Rice'ın konserini Jeff Buckley'den Hallelujah parçası ile sonlandırması ise performansına ayrı bir tat kattı.
Sonrasında ise geldik festivalin en iletişimci performansına; adını Güney Afrikalı bir futbol takımından alan İngiliz indie rock grubu Kaiser Chiefs. Geçtiğimiz yıl Sziget performanslarını izlememiş olmanın verdiği hüzün Efes One Love performansları ile geçti gitti! Lead vokal Ricky Wilson kamerayla, seyircilerle inanılmaz bir iletişim içindeydi ve enerjisi bir dakika olsun düşmedi. Alkol yasağına tepkisiyle de gündeme gelen performansında "çocuklar bira konusu için üzgünüm" diyerek ön sıralarda bulunan seyircilere bira dağıtmasıyla efsane kayıtlarına geçti. İngiliz asaletinden midir bilinmez grubun tüm üyelerinin bu sıcakta ceketlerini çıkarmaması bizi ayrı bi üzdü.
İkinci gün performansları daha chill out bir modda ilerledi. Daha önce lansman konserini de izlemiş olduğum ve bu sene İstanbul Caz Festivali'nin açılış performansına da layık görülen Elif Çağlar belki One Love Festivali'nin kitlesine çok da hitap etmiyordu fakat bize güneşli bir pazar gününde alkolsüz biramızı yudumlarken çok iyi geldi. MUSIC adlı albümüyle genç caz müzisyenler arasından hızla yükselmiş olan Elif Çağlar çok yetenekli ve sesi üzerinde inanılmaz bir hakimiyet sahibi bir vokal. Belki ana sahnede değil de alternatif sahnede yer almış olsaydı dinleyiciyle daha yakın olabilirdi diye düşündüm fakat bunlar bizim işimiz değil tabii. Biz keyifle dinledik klasik cazdan, hot caza doğru yelpazelenmiş şarkılarını. İngilizce ve ispanyolca şarkılar seslendiren Elif Çağlar ve orkestrasındaki müzisyenler Efes One Love'da hak ettiği ilgiyi göremedi belki performansının sonunda veda ederken "arkadaşlar biz aslında caz müzisyenleriz,bu festival bizim için çok yeni ve farklı bir mecra ama umarım beğenmişsinizdir" dedi ama biz onları seviyoruz! Performanslarını takip ediyoruz, bilsinler :)
Sonrasında sahneyi Belçika'lardan soul ve hip-hop füzyon bir müzik yapan Selah Sue aldı. Dansları ve müziğini tam anlamıyla hissederek icra etmesiyle büyüledi dinleyiciyi. Daha önce Babylon'da sahne alan ve izleme fırsatı bulamadığım Selah Sue, ilginç ve genizden gelen ses rengiyle, ve birbirine çok uzak iki müzik türünü harmanlamasıyla müzik sahnelerine hızlı ve etkileyici bir giriş yapmıştı. Orkestrasına olan sevgi ve saygısını göstermesiyle, ritmik ve aksak ritimli bir çok parçasındaki başarılı performansıyla ve müziğinin rüzgarına göre dans edişiyle de ayrı bir yeri var artık müzik listelerimizde.
Selah Sue'nun albüm kayıtlarından farksız performansının ardından sahne alan Kimbra ise, biraz hayal kırıklığıydı benim için. Halbuki genelde canlı performans ve stüdyo kayıtlarını izlemekten hoşlandığım Kimbra, teknik aksaklık ve eksikliklerden midir bilinmez, umduğum gibi değildi. Sesi daha az çıkan, konsantrasyonu düşük, şarkıların içinde kaybolmasına alışık olduğum halde değildi. Yine de iyi bir performanstı fakat hayal ve beklentilerimi karşılamadı. Settle Down adlı parçaya yaptıkları yeni versiyon çok mekanik ve o Nina Simone esintisinden uzak gibiydi fakat Plain Gold Ring her zamanki gibi muhteşemdi.
Pulp'ta ise itiraf ediyorum iki günün yorgunluğu, efsane İngiliz falan demeyip oturarak izlemeye başladım. Şekeri düşenlere çikolata fırlatması ve diettle olanlara cebindeki üzümleri fırlatması, en sevimli ingiliz aksanı ve o kadar zıplayıp etmesine rağmen yüzünden düşmeyen gözlükleri aklımda Pulp'ın front man'i Jarvis Cocker'ın. 90'larda yükselen Britpop akımının önemli isimlerinden biri haline gelen Pulp, belki de tek bir konser olarak seyredilmeliydi. Festivaller biraz fazla yükleme ve extrem mod değişiklikleri gerektiriyor. Şahsi fikrim Pulp'ın kesinlikle öncesinde bir şey dinlenmeden dinlenilmesi gerektiği. Yorgunluktan ötürü ve geçtiğimiz sene Budapeşte'de izlemiş olmanın verdiği karın tokluğuyla erken terkettiğim One Love kapanış konseri Pulp performansında ben çıktıktan sonra Jarvis Cocker striptiz yapmış sempatik sempatik, onu da kaçırdık :)
Sözün özü müzik dolu bir haftasonu oldu Efes sağolsun. Festival organizasyonuna ithafen birşeyler söylemek gerekirse mobil tuvaletlerden yükselen koku ve çok yüksek fiyatlı yiyecek standları avrupa standardında bir festivale yakışmıyordu. Zincir restoranların havaalanı misali fiyatları ikiye katlaması ise kabul edilemez bir şey. Bu konuda yetkililere sesleniyor, ve avrupa festivallerindeki fiyat uygulamalarını incelemelerini rica ediyorum.
Son söz; One Love bizim için her zaman Efes One Love olarak kalacaktır. Yıllardır Akbank Caz Festivallerinin, Yapı Kredi Caz Festivallerinin, Garanti Caz Yeşillerinin, Nike Human Race'lerin, Rock n Coke'ların olduğu bir ülkede Efes One Love Müzik Festivalindeki Efes isminden rahatsız olmak neden? Amaç ne? Alkol sigara ve ilaç reklamlarının yasak olduğu bir ülkede bu markaların tek reklam mecrası böyle etkinlikler. Yapmayın ayıptır!
PS: Fotoğraflar Efes Pilsen One Love Festival facebook sayfasından alınmıştır.
İşin politik kısmını geçip müzik kısmına gelirsek, ana ve alternatif iki sahnesi bulunan festivalin ana sahnesinden ayrılmayan bir dinleyici olarak ilk gün Damien Rice ve Kaiseir Chiefs, ikinci gün ise Elif Çağlar, Selah Sue, Kimbra ve Pulp performanslarını izleme fırsatı buldum. İrlandalı ve ingiliz baskın bu seneki festival line up'ında en kalabalık konserler de bu isimlerdi. Damien Rica'ın solo performansla bile koca ana sahneyi akustik müziği ile doldurması, her parçada seyirciyi farklı bir hisle coşturması, özel hayatından kesitlerle şarkı öncesinde şarkının hikayesini paylaşırkenki mütevazılığı ve sesinin duruluğu benim için Efes One Love'ın en müzikal yanıydı. Closer filminin tema müzikleriyle tüm dünyada bilindik bir isim haline gelen Damien Rice'ın şarkıları en çok eşlik edilen şarkılar oldu. Hem gitar hem de piyano solo parçalar seslendiren söz yazarı, besteci ve şarkıcı Damien Rice'ın konserini Jeff Buckley'den Hallelujah parçası ile sonlandırması ise performansına ayrı bir tat kattı.
Sonrasında ise geldik festivalin en iletişimci performansına; adını Güney Afrikalı bir futbol takımından alan İngiliz indie rock grubu Kaiser Chiefs. Geçtiğimiz yıl Sziget performanslarını izlememiş olmanın verdiği hüzün Efes One Love performansları ile geçti gitti! Lead vokal Ricky Wilson kamerayla, seyircilerle inanılmaz bir iletişim içindeydi ve enerjisi bir dakika olsun düşmedi. Alkol yasağına tepkisiyle de gündeme gelen performansında "çocuklar bira konusu için üzgünüm" diyerek ön sıralarda bulunan seyircilere bira dağıtmasıyla efsane kayıtlarına geçti. İngiliz asaletinden midir bilinmez grubun tüm üyelerinin bu sıcakta ceketlerini çıkarmaması bizi ayrı bi üzdü.
İkinci gün performansları daha chill out bir modda ilerledi. Daha önce lansman konserini de izlemiş olduğum ve bu sene İstanbul Caz Festivali'nin açılış performansına da layık görülen Elif Çağlar belki One Love Festivali'nin kitlesine çok da hitap etmiyordu fakat bize güneşli bir pazar gününde alkolsüz biramızı yudumlarken çok iyi geldi. MUSIC adlı albümüyle genç caz müzisyenler arasından hızla yükselmiş olan Elif Çağlar çok yetenekli ve sesi üzerinde inanılmaz bir hakimiyet sahibi bir vokal. Belki ana sahnede değil de alternatif sahnede yer almış olsaydı dinleyiciyle daha yakın olabilirdi diye düşündüm fakat bunlar bizim işimiz değil tabii. Biz keyifle dinledik klasik cazdan, hot caza doğru yelpazelenmiş şarkılarını. İngilizce ve ispanyolca şarkılar seslendiren Elif Çağlar ve orkestrasındaki müzisyenler Efes One Love'da hak ettiği ilgiyi göremedi belki performansının sonunda veda ederken "arkadaşlar biz aslında caz müzisyenleriz,bu festival bizim için çok yeni ve farklı bir mecra ama umarım beğenmişsinizdir" dedi ama biz onları seviyoruz! Performanslarını takip ediyoruz, bilsinler :)
Sonrasında sahneyi Belçika'lardan soul ve hip-hop füzyon bir müzik yapan Selah Sue aldı. Dansları ve müziğini tam anlamıyla hissederek icra etmesiyle büyüledi dinleyiciyi. Daha önce Babylon'da sahne alan ve izleme fırsatı bulamadığım Selah Sue, ilginç ve genizden gelen ses rengiyle, ve birbirine çok uzak iki müzik türünü harmanlamasıyla müzik sahnelerine hızlı ve etkileyici bir giriş yapmıştı. Orkestrasına olan sevgi ve saygısını göstermesiyle, ritmik ve aksak ritimli bir çok parçasındaki başarılı performansıyla ve müziğinin rüzgarına göre dans edişiyle de ayrı bir yeri var artık müzik listelerimizde.
Selah Sue'nun albüm kayıtlarından farksız performansının ardından sahne alan Kimbra ise, biraz hayal kırıklığıydı benim için. Halbuki genelde canlı performans ve stüdyo kayıtlarını izlemekten hoşlandığım Kimbra, teknik aksaklık ve eksikliklerden midir bilinmez, umduğum gibi değildi. Sesi daha az çıkan, konsantrasyonu düşük, şarkıların içinde kaybolmasına alışık olduğum halde değildi. Yine de iyi bir performanstı fakat hayal ve beklentilerimi karşılamadı. Settle Down adlı parçaya yaptıkları yeni versiyon çok mekanik ve o Nina Simone esintisinden uzak gibiydi fakat Plain Gold Ring her zamanki gibi muhteşemdi.
Pulp'ta ise itiraf ediyorum iki günün yorgunluğu, efsane İngiliz falan demeyip oturarak izlemeye başladım. Şekeri düşenlere çikolata fırlatması ve diettle olanlara cebindeki üzümleri fırlatması, en sevimli ingiliz aksanı ve o kadar zıplayıp etmesine rağmen yüzünden düşmeyen gözlükleri aklımda Pulp'ın front man'i Jarvis Cocker'ın. 90'larda yükselen Britpop akımının önemli isimlerinden biri haline gelen Pulp, belki de tek bir konser olarak seyredilmeliydi. Festivaller biraz fazla yükleme ve extrem mod değişiklikleri gerektiriyor. Şahsi fikrim Pulp'ın kesinlikle öncesinde bir şey dinlenmeden dinlenilmesi gerektiği. Yorgunluktan ötürü ve geçtiğimiz sene Budapeşte'de izlemiş olmanın verdiği karın tokluğuyla erken terkettiğim One Love kapanış konseri Pulp performansında ben çıktıktan sonra Jarvis Cocker striptiz yapmış sempatik sempatik, onu da kaçırdık :)
Sözün özü müzik dolu bir haftasonu oldu Efes sağolsun. Festival organizasyonuna ithafen birşeyler söylemek gerekirse mobil tuvaletlerden yükselen koku ve çok yüksek fiyatlı yiyecek standları avrupa standardında bir festivale yakışmıyordu. Zincir restoranların havaalanı misali fiyatları ikiye katlaması ise kabul edilemez bir şey. Bu konuda yetkililere sesleniyor, ve avrupa festivallerindeki fiyat uygulamalarını incelemelerini rica ediyorum.
Son söz; One Love bizim için her zaman Efes One Love olarak kalacaktır. Yıllardır Akbank Caz Festivallerinin, Yapı Kredi Caz Festivallerinin, Garanti Caz Yeşillerinin, Nike Human Race'lerin, Rock n Coke'ların olduğu bir ülkede Efes One Love Müzik Festivalindeki Efes isminden rahatsız olmak neden? Amaç ne? Alkol sigara ve ilaç reklamlarının yasak olduğu bir ülkede bu markaların tek reklam mecrası böyle etkinlikler. Yapmayın ayıptır!
PS: Fotoğraflar Efes Pilsen One Love Festival facebook sayfasından alınmıştır.
Gönderen
Hil'alem
zaman:
Çarşamba, Temmuz 18, 2012
0
yorum
Etiketler:
Damien Rice,
Efes,
Efes One Love,
Elif Çağlar,
Festival,
İstanbul,
Kaiser Chiefs,
Kimbra,
Müzik,
One Love,
Pulp,
Selah Sue
3 Haziran 2012 Pazar
Darüşşafakalının Kadrajından İFSAK Fotoğraf Sergisi
Türkiye'nin en köklü eğitim kurumlarından biri olan ve benim de bünyesinde yetiştiğim Özel Darüşşafaka Eğitim Kurumları, fotoğrafçılık klübüyle geçtiğimiz ay İFSAK'ta güzel bir sergiyle yer aldı. 18 - 25 Mayıs tarihleri arasında İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği'nin ahşap zeminli güzel salonlarında yer alan sergide 26 Darüşşafakalı öğrencinin 33 fotoğrafından oluşan sergi, fotoğraf severlerle buluştu.
Still life ve portre fotoğrafları özellikle etkileyici bulduğum bu sergide, çocukluğumdan beri hayranı olduğum oyuncak vosvosların bir fotoğrafını görmek ise anlatmanın ayrı bir öykü konusu olacağı ayrı bir tattı. Darüşşafaka'nın Selvihan Özel yönetimindeki fotoğrafçılık klübü üyesi öğrencileri, daha genç yaşta vizörlerinden güzel düşüncelerle bakmayı öğrenmiş. Sokağa, insana, şehre, eşyaya ve doğaya farklı bir gözle bakmış. Daçka Kültür Hareketi olarak sergiyi gezerken geleceğin önemli ve başarılı fotoğrafçılarının ayak seslerini duyar gibi olduk. Topluma farkındalık saçan kareleriyle, daha nice sergileri olsun! Emeklerine sağlık!
Serginin tüm fotoğraflarını olamasa da, atmosferini hissettireceğini umduğumuz kadar, ziyaretimiz sırasında ben de bir kaç fotoğraf çektim. Aşağıdaki linkten serginin diğer fotoğraflarına da ulaşabilirsiniz.
Gönderen
Hil'alem
zaman:
Pazar, Haziran 03, 2012
0
yorum
Etiketler:
Darüşşafaka,
Fotoğraf,
Fotoğraf Sergisi,
İFSAK,
Sergi
25 Şubat 2012 Cumartesi
Gevende - Yezidi'nin güneşe bakması gibi müzik yapıyor...
Gevende
Ahmet K. Bilgic - Ses & Gitar
Ömer Öztüyen - Viola
Okan Kaya - Bas gitar & Cümbüş & Ses
Gökçe Gürçay - Davul, tencere, tava, damacana
Serkan Emre Çiftçi - Trompet
Taksimin masa ve sandalyeleri kaldırılmış sokakların biri olan Bekar Sokak’ta uzun uğraşlar sonucu gitmekten vazgeçtiğim konserin biletlerini başka müzikseverlere devrettikten sonra, aylardır merak ettiğim, ama sanki sürprizi kaçacakmışçasına internetten müziklerini yok denecek kadar az dinlediğim, performanslarını dinledikten/yaşadıktan sonra yıllardır dinlemediğime, playlistlerin ilk sıralarına koymadığıma pişman olduğum Gevende’nin Haymatlos’taki konseri evrensel bir müzik ziyafeti çekilen gecelerden biriydi. Alternatif bir müzik yapıyorlar demek saygısızlık olur. Deneysel, ufuk açan, etnikten kopmamış, cazdan esin almış, rock'ın elini öpmüş, house ile uzaktan akraba ama her halükarda ruha iyi gelen bir müzik yapıyorlar. İçsellik önemli Gevende'nin yaptığı tüm işlerde. “Alternatif” yaptıkları işitanımlamak için çok yetersiz kalacak bir sözcük.
Sentez bir sound sahibi bütün besteler hem daha önce duyduklarınızdan hem de birbirinden farklı. Özgün...Bir an anadolu ezgilerini taşıyan rock rifleri, sonrasında balkan ezgisi taşıyan çeltik melodileri. Dünya gezdiren, evrensel bir müzik Gevende’ninki. Ayık da olsanız, bayık da olsanız, kendilerinden dinleyeceğiniz iki saatlik bir performans, sizi olmadık yerlere götürecek. Müziklerini “ibadet gibi” diyerek nitelendirebileceğim, Yezidi’nin güneşe bakmasına benzetebileceğim, insan denen varlığın tüm duygularına tercüman olan bir oluşum Gevende. Yıllardır tanımıyor olmanın utancı içerisindeyim hala. Ama bu utancı konser sonrası odalarına dalıp “ya arkadaşlar sizin Sziget’te dünya müzikleri sahnesinde olmanız lazım! Var mı girişimler?” gibi içimde tutamadığım düşüncelerle unuttum gitti.
Bir gitar, bir bas, bir viyola, bir trompet ve bir davul bu kadar mı uyumlu olur? Böylesi mi konuşur birbiriyle? Enstrümanları görünce önce geçtiğimiz yıldan beri dinlediğim Debout sur le Zinc’e benzettim. Ama daha müziklerini duymamıştım. Vokal Ahmet K. Bilgiç’in gürültünün ortasına düşen etkili sesiyle ikiye ayrılan gece, Gevende öncesi ve Gevende sonrası bir hal aldı bende. Bestelerinin özgünlüğüyle bugüne kadar Türkiye’de yarışabilecek çok grup görmedim. O besteler nerden gelmiş, siz nerelere gittiniz de yan yana koydunuz bu notaları? Hele de konuşulmayan doğaçlama bir dil ile – yani Orhan Veli’nin deyişiyle – kifayetsiz kalan sözcüklerden alıp rolü, nasıl da müziğinize verdiniz? Helal olsun!
Müzisyenlerin her biri birbirinden yetenkli ve Gevende’nin her bir bireyi çaldıkları enstrümanın sınırlarını zorluyor. Basçı Okan Kaya, Erkan Oğur’un keşfedip de telifini Hollanda’lılara kaptırdığı perdesiz gitar çalar gibiydi. Bam telimize telimize dokundu. Enstrümanının sınırlarını en fazla zorlayan ve sahnenin en seyredilesi insanı head vokal/elektro gitarist Ahmet K. Bilgiç bana geçtiğimiz aylarda ölen Freddy Mercury, sonra da Jim Morrison’ı sonra da Noir Desir’in hapiste olan vokalini, daha kimleri kimleri düşündürtmedi ki! Yanlış anlaşılmasın, bu isimlere müziği benzediğinden değil, özgünlükte aşağı kalır hiçbir yanı olmadığından düşündüm bu isimleri.
Gevende’nin bir diğer farklılığı ise böyle gruplarda nadiren görebileceğiniz, müzisyenler arasında sahnede gerçekleşen o iletişim! Her biri bir diğerinin yaptığı müzikle mest oldu. Egolar çekmecelere konulmuş, müzik için üst bir kimliğe geçmiş beş müzisyen. Davulcu Gökçe Gurcay’ın basın sololarında, trompetin sololarında aldığı keyif yüzüne yansıyor, viyola davulun ritmiyle tek bir vücut oluyor, Haymatlos’ta biraz eksik olduğu aşikar olan ses sisteminin gazabına uğrayan trompetçi Serkan Emre Çiftçi bile, yapılan müziği aşkla dinliyor.
Parçaların hepsini ilk defa dinliyor olmanın fikir özgürlüğüyle her birine anlam yüklemeye çalıştığım beyin fırtınası sonrası bir sufinin kızgınlığı, Tebrizli Şems’in intikam almak için kuyusundan çıkması, sonrasında da bir akvaryum sakinliği hayal etmiştim. Konsere ısrarla çağıran arkadaşla en ön sıralardan izlediğimiz performansın ikinci yarısında bir de ne göreyim! Playlist’te akvaryum diye bir parça var! İşte bu kadar kelimesiz ama net Gevende. İçinizi okuyan cinsten.
Böylesi bir müziğin sadece Haymatlos’ta değil, İstanbul’un, Türkiye’nin ve hatta dünyanın bütün önemli sahnelerinde yer almasını yürekten diliyor ve bir gün bunun olacağına gerçekten inanıyorum.
Gevende! Yüreğine sağlık!
Keza yürek olmadan böyle müzik yapılamaz.
Gönderen
Hil'alem
zaman:
Cumartesi, Şubat 25, 2012
1 yorum
Etiketler:
Ahmet K. Bilgic,
Festival,
Gevende,
Gökçe Gürçay,
Haymatlos,
İbadet,
Müzik,
Okan Kaya,
Ömer Öztüyen,
Serkan Emre Çiftçi,
Sziget
19 Şubat 2012 Pazar
Elif Çağlar ve Circus Love video lansman + konseri
Tüm söz ve müziklerin Elif Çağlar'a ait olduğu albümde mutlu ve hareketli şarkılar ağırlıkta. Özellikle Universal Love ve Everybody is an Artist in NewYork şarkılarının sözlerinde dünya gezmiş herkesin kendinden birşeyler bulabileceği parçalar olması, albümü daha da sıcak hale getirmiş. Serkan Yılmaz (piyano), Ozan Musluoğlu (kontrabas) ve Onur Alatan’ın (davul) eşlik ettiği şarkıların yanı sıra, Elif Çağlar’ın üç kıvırcık müzisyen olmalarından ötürü adı "The Curly Trio" olan grupta birlikte çalıştığı Cem Tuncer ve Kerem Türkaydın’la beraber kaydettiği bir şarkı da bulunuyor. Geçtiğimiz günlerde Babylon'da Alp Ersönmez'le "Cereyanlı" bir şekilde sahne alan usta trompet İmer Demirer ve Cengiz Baysal, Bilal Karaman, Ferhat Öz gibi birçok önemli caz müzisyeni albümde konuk olarak yer almış!
Önce İstanbul Bilgi Üniversitesinde caz kompozisyonu okumuş sonra da NewYork'lara gidip Queens College'da caz mastırı yapmış olan Elif Çağlar, keşke böyle saçlarım olaydı detirten bu kıvırcık saçlı ses, Türkiye'nin en sevilen caz vokallerinden biri oldu şimdiden. Geçtiğimizz yıl çıkan M-U-S-I-C adlı muhteşem albümünün en sevimli şarkısına çekilen kliple başlayıp biten gecede, çok başarılı bir caz vokali olan Elif Çağlar'ı, 2 saat süren performansı boyunca keyifle izledik. Konser boyunca güzel bir caz ziyafeti çektik çekmesine fakat, konser salonundaki izleyicilerin büyük çoğunluğunun devamlı muhabbet ediyor olması, hatta konser boyunca sahneye ancak bir iki kere dönüp bakmış olan bir kaç terbiyesiz seyircinin olması, tabii ki bu seyircilerin kendi ayıbıydı. Ara sıra ayyuka çıkan konuşma sesleri, ben bile sinirlenirken, sahne alan müzisyenlere ne hissetmiştir siz düşünün!
Bir diğer konu ise, her ne kadar caz bireyselliğin ağır etkilerinin görüldüğünü düşündüğüm bir müzik türü olsa da ve M-U-S-I-C bir solo albüm olsa da, Elif Çağlar'ın sahnede müzisyenlerle tam bir ahenk içinde olmadığını ve müzisyenlerin - ki cazda enstrümanlar vokal kadar hayati önem taşıyan ögeler - yeterince mutlu olmadığını düşündüm ve kendilerini biraz eşlikçi gibi hissettikleri hissine kapıldım ara sıra. Özellikle back vokallerin asık suratı ise, dikkat çekmeyecek gibi değildi. Şarkıların mutluluğuna tezat oluşturacak cinsten! Belki de bu sadece bu performansta böyleydi, bu konuda kesin bir şey söylemek tabii ki grubun dinamiklerini bilmeden doğru olmaz. Ama özellikle kontrbas ve klavyenin baskın şekilde yer aldığı albümde, müzisyenlerin sahnede daha da fazla takdir edilmesi gerektiği kanaatindeyim, naçizane...
bu önemli sesin müziklerine, ve kalemine kulak vermeniz için myspace sayfası ve blog linklerini de buradan paylaşalım,
http://www.myspace.com/elifmusic
http://elifmusic.blogspot.com/
Gönderen
Hil'alem
zaman:
Pazar, Şubat 19, 2012
1 yorum
Etiketler:
caz,
Circus Love,
Elif Çağlar,
Ghetto,
Jazz,
M-U-S-I-C,
Müzik,
Universal Love
16 Şubat 2012 Perşembe
Hakan Vreskala der ki, Her Köyde Bir Deli Var!
Mayıs ayında ilk defa müziğiyle tanıştığım ve Kürd-i Nizanım adlı barışçıl ama protest şarkısıyla Türkiye gündemine de düşen genç müzisyen Hakan Vreskala, dün akşam İstanbul Ghetto'da sahne aldı. Son dakikada fark ederek hafta içi de olsa, kaçırmamak için elimden geleni yaparım dediğim bu performansı seyretmiş, ve yaklaşık iki saat sürmüş olan dünya müziği şenliğinin içinde bulunmuş olmaktan sevinç duyuyorum. Aslen İzmir'de doğup büyüyen Hakan Vreskala, önce mühendis olma hayalleriyle İstanbul'a gelmiş teknik üniversiteye, fakat darbukacı olmuş çıkmış. Sonra İsveç'e yerleşip sokak müzisyenliğine başlamış. Sonra Kopenhag Kraliyet Konservatuarında öğrenim görmüş. Türkiye'de İsveç'te ve bir çok Avrupa ülkesinde farklı gruplarla turnelere çıkmış. Yakınlarda baba da olmuş. Kendisine sorsanız iki çocuk babasıdır şu sıralar çünkü albümü de çocuğu gibi! Unkapanı'ndan teslim almaya giderkenki heyecanını twitterdan paylaşmış olması ise tevazunun güzelliklerinden sadece biri.
"Her Köyde Bir Deli Var" adından da anlaşılacağı üzere biraz deli, müzikal anlamda kesinlikle tek bir genreye sığdırılamayacak, başarılı müzisyenlerin elinden çıktığı belli, caz, etnik, balkan, reggea, rap, halk müziği gibi bir çok genreyi sentezlemiş bir albüm. Her parçada farklı bir tat yakalayabileceğiniz Her Köyde Bir Deli Var, trompetçi yükseldiğinde bir balkan havasında bürünürken, basın şahlandığı anlarda reggea oldu. Saksafon özgürleştiğinde free caza dönen nameler, Hakan Vreskala'nın davulu, darbukası ve tabii ki sesiyle etnik bir şenliğe dönüştü. Şarkı sözlerinin de ayrıca önem taşıdığı albümde, mizahın ve taşlamanın yeri baş köşede.
Daha önce Norrda adlı projede perküsyonlarıyla karşımıza çıkan Hakan Vreskala'nın, yeni albümününü tanıtmak için verdiği konserde sahnesini paylaşan değerli müzisyenlere gelirsek, Stockholmden gitarist Jonas Jurström, İsveç ulusal enstrumanı nyckel-harpa ile Ghetto'daki kalabalığı bir anda susturan ve başka bir diyara götüren Anders Peev, Hakan Vreskala ile tanışmasının hikayesini canlı canlı dinlediğimiz, Kopenhag Kraliyet Konservatuarında okumakta olan ve trompette iskandinavyanin son dönem en çok aranan yeteneklerinden biri olan Ruhi Erdogan ve saksafonda Berlin'de yaşamakta olan, bir iskandinavdan beklenmeyecek sıcaklığa sahip, Edirne'li değil de İsveç'li olduğuna bir hayli şaşıracağınız, balkan müziği ve free-jazzin en yetenekli isimlerinden Otis Sjöberg eşlik etti.
İskandinavya'nın Türk Gogol Bordello'su olduğunu düşünmeye başladığın Hakan Vreskala'nın özellikle siyasete karşı duyduğu tatlı ve tadında öfke, şarkılarının bir çoğunda hissediliyordu. Özellikle "Dağılan Lan Dağılın" ve Tayyip Erdoğan'a ithaf ettiği "Padişahım Çok Yaşa" adlı parçalarıyla Ghetto sakinlerinin sempatisini toplayan Hakan, aradaki sürpriz darbuka performansıyla olsun, İsveç ulusal enstrumanı nyckel - harpaya yaptığı gitarı ve vokali ile eşlik ettiği kuzeyin etnik ezgilerini taşıyan parçalarıyla olsun, bizi bizden aldı dün akşam. Bir parçada isyan dolu hareketlerle jaz temelli rap yaparken, bir parçada her nasılsa yunan sirtakisine benzer bir hisle dolduk, sonra davullarla halaya yeltenip, balkan cazıyla kendimizi bulduk. Hakan Vreskala'nın yeni albümü Her Köyde Bir Deli Var, dinlemeye ve dünyanın kaç noktasına dokunarak emekle ve saygıyla oluştuğunu anlamaya değer.
Gönderen
Hil'alem
zaman:
Perşembe, Şubat 16, 2012
0
yorum
Etiketler:
Dağılın lan,
Ghetto,
Hakan Vreskala,
Her Köyde Bir Deli Var,
Müzik
8 Şubat 2012 Çarşamba
Jackson Missisipi'de siyah beyaz bir fotoğraf - The Help
1960'lı yılların Jackson Missisipi'sinde, beyaz kadınların tek işi koca bulup, bulduktan sonra da hizmetçilerinin yaptığı kek pastaları kendileri yapmış gibi hava atmakken, otobüste siyahi insanlar beyazlarla aynı yerde oturamazken, insan hakları hareketi çevre eyaletlerde yavaş yavaş başlamışken, yaşıtlarının aksine üniversiteye gitmiş, hala bekar, genç ve azimli bir gazeteci/yazarın etrafında olan bitenden etkilenip insan hakları kazanını kaynatacak tonda yazacağı kitabı konu alan The Help, insanlığımıza dokunduğu için, gönlümüzün Oscar'larından anti-ırkçılık Oscar'ını çoktan almıştır.
-Hizmetçi olacağını biliyor muydun?
-Evet
-Neden?
-Annem hizmetçiydi, büyük annem ev kölesiydi..
Bu diyalog, Emma Stone'un başarıyla canladırdığı genç yazar Miss Skeeter ve kokoş arkadaşlarından birinin evinde hizmetçilik yapan Aibileen (Viola Davis) karakteri arasında geçer. Daha önce yardımcı kadın aktris Oscar adaylığı olan Viola Davis ve Minny Jackson rolündeki diğer bir hizmetçiyi canlandıran Octavia Spencer performansları filmin lokomotifi gibi. Beyaz kadınların evinde her gün yaşadıkları, ve buna rağmen kahkahalarının daha içten olabildiği tatlı tuzlu bir ruh halini seyirciye şahane iletmişler. Irkçılığın halen hakim olduğu bir eyalette beyaz kadınların çocuklarına kendileriymişçesine sevgi veren onca kadın, onlarla aynı banyoyu kullanabilme şerefine bile nail olamadılar. Ve tarihten alınmış bu gerçek kesiti gözümüze tekrar sokan yönetmen Tate Taylor, Kathryn Stockett'in romanından uyarladığı senaryoyu yazmakla kalmamış, yönetmiş de. Dokunaklı olmuş. Missisippi Burning'e güzel bir alternatif olmuş.
Filmin en dokunaklı ve tarihin değişmesine tanık olduğumuz sahnelerse o kadar doğal ve naif çekilmiş ki, bütün ırkçı çevrelerine rağmen, siyahi hizmetçilerine kendilerinden biriymiş gibi davranan güzel insanların huzuru ekrandan size doğru dalga dalga gelince ister istemez dönemin vatandaşlarından biri olup, sevinç gözyaşlarını paylaşıyorsunuz. İyi ve kötünün aynı mahallede toz attırdığı bu hikaye günümüz ırkçılarının duyarlılığını arttırır diye umuyorum.
hil'alem
Gönderen
Hil'alem
zaman:
Çarşamba, Şubat 08, 2012
0
yorum
Etiketler:
civil rights,
Emma Stone,
insan hakları,
Missisipi,
Octavia Spencer,
Sinema,
The Help,
Viola Davis
30 Ocak 2012 Pazartesi
Sound of Noise - İsveçli anarşist müzisyenler
Ola Simonsson ve Johannes Stjärne Nilsson'ın yönetmenliğini yapmış olduğu, Sound of Noise - türkçe adıyla Yaşamın Ritmi, izlediğim en sıra dışı filmler listesine girmeye girmenin haklı gururunu yaşıyor :) Müziğe bambaşka bir bakış açısıyla yaklaşan film, Skandinav insanlarından bekleyeceğimiz gibi bir hayli çizgi dışı ve eğlenceli. 2010 yapımı film İsveç - Fransız yapımı, ama aslına bakarsanız Fransız etkisini ben çok da hissetmedim. Bir şehrin farklı kamusal alanlarında sıradan eşyaları, insanları, araçları müzik aleti olarak kullanan 6 müzisyenin yasaları zorlayarak, yasakları çiğneyerek kendi sıra dışı müziklerini yapmalarının hikayesi Sound of Noise.
2001 yapımı Music for One Apartment and Six Drummers (bir daire ve 6 perküsyoncu için müzik) adlı, aynı yönetmenler tarafından çekilmiş bir kısa filmin devamı olan Sound of Noise'un ilk gösterimi 2010 Mayıs ayında gerçekleşen 63. Cannes Film Festivali'nin International Critic's Week kısmında gerçekleşmiş. Müziklerini filmde de aynı isimle oynayan Magnus Börjeson tarafından film çekimleri sırasında bestelenmiş. Yönetmenin esinlendiği asıl kaynak ise Luigi Russolo adlı futurist ressam ve müzisyenin, zamanın fütürist müzisyenlerinden birine yazmış olduğu The Art of Noises adlı manifesto. Anlayacağınız, müziğin sıradanlaşmasını engellemeye yönelik girişimler 20. yüzyılın ilk yarılarına kadar gidiyor. 2010 yapımı bu film ise, bir şehrin fiziki varlığıyla nasıl bir enstrüman olabileceğinin hikayesini, bu başkaldırıya yakışır şekilde anlatıyor.
Hızlı bir kovalamaca hikayesini içinde barındıran filmde Amadeus Warnebring adlı müzikten nefret eden, ve bazı seviyedeki sesleri ezelden beri duyamayan polis memurunun kovaladığı anarşist müzisyen çetesinin liderleri - kadın baskın toplumlardan biri olduğuna inandığım İsveç'e yakışır şekilde :) - kadın bir müzisyen ve bir koro şefi. 20. yüzyıl müzik normlarını zorlamayan sistemlerle sıkıntı yaşayan 4 perküsyoncuyu da bulup kamusal alanları ve normalde enstrüman olarak değerlendirilmeyecek ne varsa bulduklarını, birer enstrüman gibi kullanarak, kendi bestelerini icra etmekteler. Bir taraftan tam anlamıyla müzisyen bir ailenin kulak yeteneği olmayan oğlu olan Amadeus Warnebring, ünlü bir orkestra şefi olan abisinin gölgesinde kalmanın ve çocukluğunu klasik müziğe yeteneği olmayan yetersiz kardeş olarak geçirmenin etkisiyle, bu anarşist müzisyenlerden etkilenir de...
Sistemle anlaşamayıp, sistemi gıdıklayan bu zararsız müzisyenlerin tek dertleri kendi müziklerini, kendilerinin müzik diye addettikleri eserleri dünyayla paylaşmak. Hastane, banka, otoban ve daha nice mekanda, sıra dışı ve eğlenceli bir ritm gösterisini ilginç bulacaksınız. En aykırı seslerde bile bir müzisyenin ve hatta müziğe katlanamayan insanların bile nasıl bir estetik gördüğünü görmek ise filmin en sevdiğim detayları oldu...Müzik ve sinemayı bir arada sevenlere duyurulur. Hil'alem
Gönderen
Hil'alem
zaman:
Pazartesi, Ocak 30, 2012
0
yorum
Etiketler:
Cannes,
Magnus Börjeson,
Müzik,
müzisyen,
Sinema,
Sound of Noise,
swedish
3 Kasım 2011 Perşembe
Le noms de gens - savaşmayıp sevişen 60'ların sesi tam da kısılmamış mı acaba?
Chang Martin Benmahmoud! üç kelimenin çok şey anlattığı anlardan biri. "Bir çinli, bir fransız ve bir arap Avrupa'da karşılaşırlar." diyerek başlayan bir fıkra anlatmak değil derdim. Uzun süredir bu tatta bir film izlemediğimden kaleme almak istediğim, içinde zeka, siyaset, arzu ve bol gülümseme barındıran Le noms de gens ya da türkçe adıyla Aşkın Halleri, fransız filmlerinin yavaşlığından şikayet eden ama izlemeden de duramayanlar için eğlenceli bir seçim.
Michel Leclerc'in peyaz perdeye aldığı bu yapıt günümüz Avrupa'sında (Fransa diyelim) bir arada yaşayan toplumların sivri ve renkli karakterlerinden biri olan Bahia Benmahmoud (Sara Forestier) ve sakin, korumacı, güvenlik ihtiyacı yüksek yahudi kökenli ve avrupalı Arthur Martin'in (Jacques Gamblin) hikayesi. Aslında sadece Bahia ve Arthur'un hikayesi de değil, bütün avrupanın genel bir portresi gibi olmuş Le noms de gens. 2000'li yıllarda 60'lı yılların sloganıyla yaşayan Arap-Fransız melezi Bahia'nın "savaşma seviş" felsefesi filmin pek tabii en renkli unsuru. Sağcılardan nefret eden ve faşo kelimesini kullanmadan 3 dakika geçiremeyen bu deli kız, karşıt görüşteki radikal ya da merkez sağcı adamlara tartışarak değil ama cazibesiyle taraf değiştirtir. Ta ki çevreye duyarlı, evinde Bahia'nınkine göre çok daha tutucu bir hava esen, annesi ailesi çok küçükken Auschwitz'e gönderilen bir savaş kurbanı olan, orta yaşlı- ama yakışıklı sayılabilecek, sol görüşlü bir bilim adamı olan Arhtur Martin'le tanışana kadar!
Eğlenceli bir senaryoya eğlenceli karakterlerle renk katan yönetme Michel Leclerc'in bu yapıtında en önemli unsuruysa son dönemlerde çoğu Avrupa ülkesinde hafiften tırmanışa geçen göçmen karşıtı duruma güzel ve gülümseten bir çomak sokmakmış belli ki. Gerçek ve kurgusal olduğunu düşündüğüm dialoglar ve günlük yaşam kesitleriyle gelişen hikaye, hem kimliklerin insan ilişkileri üzerindeki etkisine hem de ırkçılıktan çocuk istismarına, Sarkozy ya da öncesinde Chirac'a yanlışlıkla oy vermekten, sınıfsal durumlara varan geniş bir yelpazedeki güncel olaylara, tutkulu ama özgür bir ilişkinin penceresinden bakan seyredilmeye değer bir hikaye olmuş.
Dünyanın ancak ve ancak hepimiz melez olduğumuzda barışa kavuşacağını düşündüren, milliyetçilik duygularını törpüleyen ve empatiye şevkeden, bunu kimseyi ağlatmadan üzmeden aksine güldürerek yapmayı başarmış Michel Leclerc'e ve senaryoyu yazmakta ona yardımcı olan Baya Kasmi'ye sevgilerimi sunuyorum.
hil'alem.
Gönderen
Hil'alem
zaman:
Perşembe, Kasım 03, 2011
0
yorum
Etiketler:
aşkın halleri,
Jacques Gamblin,
Le noms de gens,
Michel Leclerc,
Sara Forestier,
Sinema
14 Ekim 2011 Cuma
Biutiful - Innaritu'nun gerçeklere parmak sokuşu
Hikayenin "gerçek" kokması gerek bazen...
Bazen de o kadar gerçektir ki hikaye, kaçamaz insan.
Innaritu öylesi bir olta atmış seyirciye Biutiful'da. İçinden çıkmak için serin sonbahar akşamına karşı camdan sarkması gerekir insanın. 2010 yılında beyaz perdeye - Kolpaçino'lara Şahan'lara nazaran daha sessiz bir giriş yapan Innaritu filmi çok yerde oynamamıştı, hatırlıyorum. Koca Beyoğlu'nda bir tek emektar Yeşilçam sinemasında oynamıştı. Barselona'nın turist olarak gittiğinizde görme şansınızın olmadığı bir yüzünü konu alan film, Javier Bardem'in kaçak işçi mayfasında ayakta kalmaya çalışan ve çocuklarıyla hayat mücadelesi veren bir babayı canlandırdığı Biutiful, adı gibi çarpık ve güzel.
Filmin diğer cazibesi ise, Innaritu'nun alışık olduğumuz zaman kırılmaları yahut farklı hikayeleri fırtınalarla birleşmeleri yok. Paramparça Aşklar ve Köpekler, Babil ve 21 Gram gibi başyapıtların yanına Biutiful nadide bir gerçeklik madalyonu gibi geçmiş oturmuş köşesine.
Barselona'lı efsane mimar Gaudi'nin bitmemiş olduğu halde dünyaca ünlü hale gelmiş eseri La Sagrada Familia bazilikasını, büyük metropolün kenar mahallelerinden gördüğünüz anda, hikayeye inanmaktan başka çareniz kalmıyor. Çünkü en güzel mimari eserlerin dibinde şarapçılar yatar - ve bu dünyamıznın gerçeğidir. Bir yönetmen olarak Innaritu ise bu şaşmaz gerçeği gelir gözünüze sokar.
Oyunculuğa dokunacak olursak, Javier Badem'e mi yoksa Innaritu'ya mı teşekkür etsem bilemedim. Yönetmen olsam, ilk isteyeceğim oyunculardan biri olan Javier Bardem, bu filmin göbek taşı gibi. Zaten Cannes'da onu bu filmdeki üstün oyunculuğundan dolayı en iyi erkek oyuncu ödülüyle taçlandırdı. Olan biteni adamın gözlerinden alıyor seyirci. Dialoga gerek duymayan, öylesi bir oyunculuk... Hem kaçak işçi mafyasında vicdanlı bir adam, hem ayyaş ve seks bağımlısı ex-karısına rağmen çocuklarını büyütmeye çalışan bir baba, hem de ölüleri duyan bir psişik! Gerçek olabilir mi? Oynanmış, olmuş. Böylesi bir oyunculukla şüpheye bile düşmüyor insan.
Innaritu'yla henüz tanışmamış olanlar varsa şayet, boğazınıza düğümlenecek bir kaç kuru gerçeğe hazır olun. Ama böyle bir yönetmenle aynı çağı paylaşıyor olmanın da mutluluğuna varın. Rutkay Aziz'in Altın Portakal Film Festivali'nde almaya hak kazanmış olduğu Sosyal Sorumluluk Ödülü'nün konuşmasında da dediği gibi, sanatçının işi bu gerçekleri su yüzüne çıkarmak, dünyanın farkında olmaktır. Ve sinema bir barış sanatıdır. Biutiful ise, bir Senegal'li, bir İspanyol ve bir Çin'linin yollarının kesiştiği noktada, çirkinin içindeki güzeli gösteren nadide bir sanat eseridir. Emeğine sağlık Innaritu. (ve ismindeki aksanlı harfleri klavyede bulamadığım için beni affet...)
hil'alem...
Bazen de o kadar gerçektir ki hikaye, kaçamaz insan.
Innaritu öylesi bir olta atmış seyirciye Biutiful'da. İçinden çıkmak için serin sonbahar akşamına karşı camdan sarkması gerekir insanın. 2010 yılında beyaz perdeye - Kolpaçino'lara Şahan'lara nazaran daha sessiz bir giriş yapan Innaritu filmi çok yerde oynamamıştı, hatırlıyorum. Koca Beyoğlu'nda bir tek emektar Yeşilçam sinemasında oynamıştı. Barselona'nın turist olarak gittiğinizde görme şansınızın olmadığı bir yüzünü konu alan film, Javier Bardem'in kaçak işçi mayfasında ayakta kalmaya çalışan ve çocuklarıyla hayat mücadelesi veren bir babayı canlandırdığı Biutiful, adı gibi çarpık ve güzel.
Filmin diğer cazibesi ise, Innaritu'nun alışık olduğumuz zaman kırılmaları yahut farklı hikayeleri fırtınalarla birleşmeleri yok. Paramparça Aşklar ve Köpekler, Babil ve 21 Gram gibi başyapıtların yanına Biutiful nadide bir gerçeklik madalyonu gibi geçmiş oturmuş köşesine.
Barselona'lı efsane mimar Gaudi'nin bitmemiş olduğu halde dünyaca ünlü hale gelmiş eseri La Sagrada Familia bazilikasını, büyük metropolün kenar mahallelerinden gördüğünüz anda, hikayeye inanmaktan başka çareniz kalmıyor. Çünkü en güzel mimari eserlerin dibinde şarapçılar yatar - ve bu dünyamıznın gerçeğidir. Bir yönetmen olarak Innaritu ise bu şaşmaz gerçeği gelir gözünüze sokar.
Oyunculuğa dokunacak olursak, Javier Badem'e mi yoksa Innaritu'ya mı teşekkür etsem bilemedim. Yönetmen olsam, ilk isteyeceğim oyunculardan biri olan Javier Bardem, bu filmin göbek taşı gibi. Zaten Cannes'da onu bu filmdeki üstün oyunculuğundan dolayı en iyi erkek oyuncu ödülüyle taçlandırdı. Olan biteni adamın gözlerinden alıyor seyirci. Dialoga gerek duymayan, öylesi bir oyunculuk... Hem kaçak işçi mafyasında vicdanlı bir adam, hem ayyaş ve seks bağımlısı ex-karısına rağmen çocuklarını büyütmeye çalışan bir baba, hem de ölüleri duyan bir psişik! Gerçek olabilir mi? Oynanmış, olmuş. Böylesi bir oyunculukla şüpheye bile düşmüyor insan.
Innaritu'yla henüz tanışmamış olanlar varsa şayet, boğazınıza düğümlenecek bir kaç kuru gerçeğe hazır olun. Ama böyle bir yönetmenle aynı çağı paylaşıyor olmanın da mutluluğuna varın. Rutkay Aziz'in Altın Portakal Film Festivali'nde almaya hak kazanmış olduğu Sosyal Sorumluluk Ödülü'nün konuşmasında da dediği gibi, sanatçının işi bu gerçekleri su yüzüne çıkarmak, dünyanın farkında olmaktır. Ve sinema bir barış sanatıdır. Biutiful ise, bir Senegal'li, bir İspanyol ve bir Çin'linin yollarının kesiştiği noktada, çirkinin içindeki güzeli gösteren nadide bir sanat eseridir. Emeğine sağlık Innaritu. (ve ismindeki aksanlı harfleri klavyede bulamadığım için beni affet...)
hil'alem...
Gönderen
Hil'alem
zaman:
Cuma, Ekim 14, 2011
0
yorum
Etiketler:
Biutiful,
Innaritu,
Javier Bardem,
Sinema
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




















