Müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Temmuz 2023 Cumartesi

Takeshi’s Cashew İstanbul’a hayran

 

Viyanalı psikedelik funk müzik grubu Takeshi’s Cashew, 30. İstanbul Caz Festivali’nin açılış partisinden Park Orman sahnelerine ve Parklarda Caz ile İstanbul’un her yerine duyurdu müziğini… Grupla Park Orman konserleri sonrası müziklerini ve İstanbul deneyimlerini konuştuk.


Garanti BBVA sponsorluğunda gerçekleşen 30. İstanbul Caz Festivali kapsamında İstanbul seyircisinin tanışma fırsatı bulduğu Viyanalı saykodelik/psikedelik funk müzik grubu Takeshi’s Cashew, festivalin Yeniköy’deki Avusturya Konsolosluğu’nun Avusturya Kültür Ofisi Bahçesi’nde gerçekleşen açılış partisinde İstanbul müzik seyircisinin kalbini kazandı. 3’ü Alman, 3’ü Avusturyalı olan grup üyeleri dinleyiciyi bir trans haline sokabilen muhteşem müziklerini Viyana dışında birçok ülkede sahneliyorlar.  2019 yılında kurulan, enstrümental bir grup olan ve isimlerini Japon bir bilgisayar oyunu programı Takeshi’s Castle’dan esinlenerek koyan Takeshi’s Cashew Türkiye’den yerli sanatçılarla birlikte güzel işler yapma niyetinde. İstanbul’un hayran kaldığı, çoğu alaylı müzisyenlerden oluşan ve sadece davulcu Tobias’ın klasik bir müzik eğitiminden geçtiği Takeshi’s Cashew grup üyeleri ise şöyle: Florian Feit saksofon, flüt, fujara (Slovak çoban flüdü), şakuhaçi (Japon bambu flüdü), bansuri (Hint flüdü), xaphoon, midi saksofon | Jassin B'Shary elektro gitar, bas gitar | Benjamin Zsak elektro gitar, bas gitar, buzuki, synthesizer | Lukas Zettl elektro gitar, synthesizer | Sebastian Antreju Fiedler bongo davulu, cembe, darbuka | Tobias Blessing davul, elektro davul. Spotify’da ve diğer müzik platformlarında ‘Humans in a Pool’ (2021) ve ‘Enters J’s Chamber’ (2023) albümleri yayınlanan grubun 2021 çıkışlı Akihi isimli single’larını da tavsiye ediyor, kendilerini İstanbul’a her yıl bekliyoruz! 


“GELMEDEN ÖNCE FATİH AKIN İZLEDİK”

Türk psikedelik rock grubu BabaZula’yı çok iyi bilen Takeshi’s Cashew üyelerinden multienstrümantalist Florien, “Gelmeden önce İstanbul sahnesine hazırlanmak için Fatih Akın’ın ‘Crossing the Bridge/Köprüyü Geçerken’ müzik belgeselini izledim” diyor. Park Orman konserleri sonrası kuliste gerçekleştirdiğimiz röportajda kendilerine çok yakında Türkiye’nin müziğin eve müzisyenine ışık tutan ‘Sen Kimsin’ isimli bir belgeselin daha yolda olduğunun da müjdesini verdik. Daha önce HAFTA Gazetesi’ne söyleşi veren Cenk Kaptan imzalı yapım yayınlandığında Takeshi’s Cashew gibi bu ülkenin müziğine hayran birçok müzisyenin ilgiyle izleyeceğine şüphemiz yok. 

BARIŞ MANÇO, TÜLAY GERMAN'I DİNLİYORLAR

Takeshi’s Cashew üyelerine hangi müzisyenlerimizi dinlediklerini de sorduk: “70’lerden çok Türk psikedelik rock dinliyoruz tabii, psikedelik bir grup olarak. Barış Manço ile video oyununda karşılaştık ‘İnce ince’ şarkısıyla. Barış Manço, Tülay Geman. Yenilerden Derya Yıldırım, Lalalar. Türk müzisyenlerle birlikte de müzik yapmak istiyoruz. 70’lerde Türkiye’de müzik yapmış olan bir arkadaşımızla - Ozan Ata Canani ile  - de birlikte bir şeyler yapmayı planlıyoruz.”  Instagram sayfalarında kendi müzikleri için “psikedelik kozmo funk” ifadesini kullanmış olsa da biz Takeshi’s Cashew’a yine de müziklerini hangi janr içine soktuklarını sorduk: “Kesinlikle psikedelik - bu bizim için önemli - ancak onun dışında kumbiya, afro beat, biraz kelt müziği, desert rock (çöl rock’ı) da müziğimizde oluşturduğumuz vahşi karışımın içinde yer alan unsurlar.”

“BU ŞEHİR BİZE ENERJİ VERDİ!”

Sadece festivalin açılış partisinde değil, 8 Temmuz’da İstanbul Caz Festivali Park Orman’da da Kovacs’ın headline olduğu ve Okay Temiz ile Riff Cohen’in “Cazda Ortadoğu namesi de çok lezzetli oluyor” dedirttiği bir akşamda ve İstanbul Caz Festivali’nin ücretsiz konserlerinden oluşan ‘Parklarda Caz’ kısmında da sahne aldı, Takeshi's Cashew İstanbul’un gerçek sahipleriyle karşılaşma fırsatı buldukları bu konserlerdeki ilgiden çok memnun kalan grup üyelerine Viyana’ya döndükten sonra bir kez daha sordum: “İstanbul nasıldı sizce?” diye: “Şehir bizi zaten inanılmaz etkilemiş ve bize enerji vermişti. İnsanlar o kadar dost canlısı ki! Festivaldeki ev sahibimiz de bizi çok sıcak ve büyük takdirle karşıladı. Belki bunu 1000 kez söyledik ama böyle güzel bir şehre seyahat edip insanlarına müziğimiz çalabiliyor olduğumuza hala inanamıyoruz. Festivaldeki host’umuz Dilara ile Boğaz turu da yaptık, Balat’a, Kadıköy’e cıvıl cıvıl restoranlara, üniversite kampüsüne gittik ve inanılmaz bir İstanbul deneyimi yaşadık. Çok mutluyuz.” 



21 Ekim 2022 Cuma

Snarky Puppy İstanbul’a geliyor!

 

4 Grammy ödüllü enstrümental müzik grubu Snarky Puppy, yeni albümleri Empire Central ile dünya turnesine çıktı ve 5 Kasım’da Zorlu PSM’de İstanbullu hayranlarıyla buluşacak. Grubun kurucusu ve basçısı Michael League ile yeni albümlerini ve çok sevdiği İstanbul’un müzikleri üzerindeki etkilerini konuştuk.


Jazz, füzyon, funk, soul, blues, gospel, r&b, hepsi var Snarky Puppy’nin müziğinde ama grubun kurucusu ve basçısı Michael League’in de ifadeleriyle “Enstrümental bir müzik grubu”. Onları bir kategoriye sokmam zor, oldukları gibi kabul edip tadını çıkarmak en doğrusu. 4 kez aldıkları Grammy ödülü de “En iyi çağdaş enstrümental albüm” kategorisinde geldi. Univeristy of North Texas Jazz Studies bölümünde okurken bir araya gelen (League’in ifadeleriyle) “üç beş beyaz cazcı” Teksas Dallas’ın siyahi Amerikan müzik sahnelerinde gerçek sesini bulduktan sonra 4 Grammy ödülü ve sayısız caz ödülü aldılar. 28 Eylül’de çıkan 6 parçalık yeni albümleri Empire Central için dünya turnesine çıktılar ve bir yılı aşkın bir süre devam etmesi beklenen turnede 5 Kasım 2022’de yolları İstanbul’dan da geçecek.

Snarky Puppy’nin kurucusu ve basçısı Michael League ile turne öncesi evinde geçirdiği son akşamında efsanevi müziklerini, Empire Central albümünü, dünya turnesini ve çok sevdiği İstanbul’u ve İstanbul’un bu efsanevi grubun müziği üzerindeki etkilerini konuştuk. Türk müzik kültürüne özel bir ilgisi olan League, iki ay kaldığı Beyoğlu’nda ud dersleri de almış ve Kardeş Türküler ve The Secret Trio gibi bu toprakların kültürel çeşitliliğini en iyi yansıtan gruplarını dinlemekten büyük keyif alıyor; İstanbul seyircisinin yaptıkları müziği ve sahnelerinde olup biteni diğer birçok ülkedekinden daha iyi anladığını söylüyor.

Snarky Puppy’nin tarihinden bahsedebilir miyiz biraz?

Aslında üniversitede (University of North Texas Jazz Studies) bir grup müzisyen birlikte çalıyorduk en başta. Her hafta benim evimde yazdığım veya aranje ettiğim şarkıları çalıyorduk. Sonra çoğumuz Dallas’a taşınıp siyahi Amerikan müziği sahnelerinin bir parçası olduğumuzda yaptığımız iş de yeni bir hayat buldu. Robert ‘Sput’ Searight (davul), Shaun Martin (klavye), Bernard Wright (Miles Davis, Chaka Khan ve Marcus Miller gibi isimlerle çalışmış efsane klavyeci), Bobby Sparks (klavye), Jason JT Thomas -bu beş isimden üçü hala bizimle çalıyor- gibi isimlerle sound çok değişti. Çünkü öncesinde konservatuarda caz okumuş üç beş beyaz müzisyendik. Sonra grup siyahi Amerikalılar, kilise müziğiyle büyümüş isimlerle bir araya gelince gerçek sound ortaya çıktı. Snarky Puppy’nin bu evrimi aslında Amerika’nın siyah ve beyazının bir araya gelmesiyle de paralel bir hikaye.

Kategorilere sığdırılmanız zor ama yine de müziğinize bir janr vermemiz gerekse?

Enstrümantal müzik diyebilirim. Çünkü caz yapıyoruz desem, aslında tam caz da yapmadığımızı açıklamam gerekecek. Funk da yapıyoruz. Orijinal enstrümantal müzik demek en doğrusu çünkü müziği yazıyoruz ve şarkı söyleyen yok. Enstrümantal bir topluluğuz. Ama rotasyon halinde çalışan müzisyenlerimiz de olduğundan kolektif de denebilir. Müzik yaparken çok açık fikirli bir yaklaşımımız var. İnsanlara bir sınır koymuyoruz, böylece daha özgürce deneyip keşfedebiliyorlar. Yeni ve daha önce adım atılmamış bir arazide ilerler gibi yapıyoruz bu işi. Hep yeni şeyler yapmaya çalışıyoruz, bu her zaman en önemli önceliğimiz. Beğenilen bir şey üzerinden gitmiyoruz.

Snarky Puppy muhteşem işbirliklerine de imza atıyor. En etkilendiğiniz hangi işbirliğiydi?

Ayrım yapması çok zor. Ama Jules Buckley yönetimindeki Metropol Orchestra ile çalışmak inanılmazdı. Birden grubunuza 50-60 kişi daha ekleniyor. Family Dinner Vol. 2 albümünde de aynı odada muhteşem müzisyenler bir aradaydı: Jacob Collier, Susanna Baca, İsveç’ten Becca Stevens and Väsen, Laura Mvula, Carlos Malta, Bernardo Aguiar... Çok uluslararası, çok çeşitli müzisyenlerin olduğu çılgın bir dünyaydı.

İstanbul sizin için ne ifade ediyor? Dinlediğiniz Türk müzisyenler de var mı?

Bu sefer turnede olduğumuzdan uzun kalamayacağız ama İstanbul’da birçok müzisyen arkadaşım var. Birkaç yıl önce Beyoğlu’nda iki ay kaldım. Harika bir deneyimdi ve birçok arkadaşım oldu o dönemde. Immigrance albümüzde aslında çok büyük bir Türk etkisi var. O albümün kapağını Türkiye’den bir sanatçı yaptı, dinlemeyi çok sevdiğim Kardeş Türküler’le de çalışmaları olan Zeycan Alkış tasarladı kapağı. O albümde Even Us isimli parçada ud çaldım, İstanbul’da ud dersleri alıyordum. Yine o albümden Bigly Strictness’ta efsane perküsyoncu Mısırlı Ahmet tarafından kullanılan bir ritmin varyasyonlarını kullandık. O kadar çok Türk müziği dinledim ki ve biraz da Türk müziği eğitimi de aldım; o yüzden her zaman bir etkisi olacak müziğimde diye düşünüyorum. Kardeş Türküler’i çok seviyorum. The Secret Trio da inanılmaz; sanırım o grupta sadece Tamer Pınarbaşı Türk. Ama uzun yıllar Türkiye’de yaşamış Makedonyalı klarnetçi İsmail Lumanovski, Ermeni asıllı Amerikalı udî Ara Dinkjian’ın babası da Diyarbakırlı bir Ermeni Türk’müş. Çok iyi Türk müzisyenler var. Benim dinlediğim Türk müziklerinin çoğu eski müzikler.

İstanbul müzik seyircisini nasıl buluyorsunuz?

İstanbul seyircisi her zaman muazzam. Türkiye’de öyle derin bir müzik kültürü var ki, seyirci arasındaki sıradan bir izleyici bile yaptığımız müziği sahne aldığımız birçok ülkedeki seyircilerden daha iyi anlıyor. Türkiye’de insanlar çok karmaşık melodilere aşina bir şekilde büyüyor. Çok zengin bir müzik kültürünüz var. Küba’ya gittiğimizde de benzer hisler yaşıyoruz. Brezilya’da da öyle. Elektrikçi veya barmen bile sahnede ne olup bittiğini başka ülkelerde gördüğümüzden daha iyi anlayabiliyor, bence bu çok etkileyici. İstanbul’un özellikle bu özelliğine bayılıyorum. Önümüzdeki birkaç yıl içinde çok çok çok yüksek ihtimalle Türkiye’de de bir stüdyo kaydı yapacağız diye düşünüyorum.

EMPIRE CENTRAL DALLAS’TAKİ KÖKLERİMİZE BİR YOLCULUK

Yeni albümün nasıl bir hikayesi ve sound’u var?

Bu albümün kaydı için tekrar Teksas’a döndük çünkü Dallas’ta inanılmaz bir müzik kültürü var. Austin’in çok gürültü yaptığına bakmayın, Dallas kendi reklamını yapan bir yer değil. Bence Dallas ve Houston müzik sahneleri Austin sahnelerine göre çok daha zengin. Kirk Franklin, Erykah Badu ve Nora Jones gibi inanılmaz müzisyenlerin ve diğer birçok önemli ismin çıktığı bir yer Teksas. Empire Central’ı yaparken aklımızdaki Teksas’tı. Gruba müzikleri yazarken Teksas’ı düşünün dedim. O yüzden belki biraz daha funky ve groovy bir sound’u oldu albümün. Daha doğrudan bir anlatımı oldu bu albümün ve daha az izoterik unsur barındırıyor. Albüm kayıtlarının videolarında da bunu görmek mümkün.

“STREAMING ŞİRKETLERİNİN ÖNCELİKLERİ MAALESEF SANATÇI DEĞİL”

Sadece müzisyenlere daha iyi ödeme yaptığından değil, müzik kalitesi daha iyi olduğu için de Tidal (Henüz Türkiye’de yok) kullanıyorum. Spotify da müzisyenlere ödeme yapıyor evet ama Snarky Puppy’nin Spotify’dan bir ayda kazandığını iki konserde sadece merchandise masasında kazanıyoruz. Bence hiçbir müzisyen şu anda olup bitenden çok hoşnut değil. Ben dinlediğim müzisyenlerin plaklarını alıyorum. İstanbul’da kendimi baya kontrol altında tutmam gerekiyor çünkü 70’ler Türk saykedelik rock müziğini çok seviyorum. Tabii ki Napster’dan daha iyi çünkü o zaman kimse emeğinden hiçbir şey kazanamıyordu. Streaming şirketlerinin olması ve müzisyenlerin birşeyler kazanmasına aracı olmaları tabii ki iyi, ama mevcut haliyle sürdürülebilir mi - özellikle de albüm satışı olmadan ayakta kalmaya çalışan bağımsız müzisyenler için? Hayır… Ama herşeyin artısı ve eksisi var tabii ki, Madagaskar’da yaşıyor olsanız da Wi-fi ve akıllı telefonunuzla ünlü olabiliyorsunuz. Müzik kariyerimiz Facebook ve YouTube sayesinde oldu, bu yüzden bu araçlara minnettarım ancak bazen bazı şirketlerin en önemli önceliği sanatçıları olmadığı çok açık maalesef.

19 Temmuz 2022 Salı

Bağımsız müziğin isyankar dip dalgası: Peyk & İsimsiz Orkestra

 

Bağımsız müzisyenlerin ortak girişimi Olta Dayanışma’nın ağabeyleri Peyk 27 yıldır devam eden bir dostluk ve mücadele ezgisi. Bağımsız müziğin onurlu ve isyankar bir dip dalgası gibi Peyk...




Ünlü olmak için çaba harcayan bir grup değil Peyk. Türkiye’deki bağımsız müzik ekosisteminin en önemli gruplarından biri ve on binlerce hayranının ezbere bildiği şarkı sözlerinde, Peyk aşktan isyana, geçim krizinden yolsuzluğa, ‘büyük adam olma’ sorunsalından haksızlıklara, lafını hiç esirgemiyor. Peyk’i bugüne kadar duymadıysanız, bunun sebebi Peyk’in bağımsız müziğin onurlu ve isyankar ‘dip dalgası’ gibi olmasından ileri geliyor.

Grubun geçtiğimiz haftalarda Küçükçiftlik Park ve Kalamış Atatürk Parkı’nda verdikleri konserlere gelme fırsatı olan varsa görmüştür: Şarkıları ezbere bilen Peyk hayranları “Don Kafa Don”, (Yasin Soyöz’le birlikte yaptıkları) “Derdini Bul”, “Lay-Lay-Lom”, “Sobe” ve “Kocaman Sıfır” gibi parçalarında, ses rengiyle ve icrasıyla eşsiz bir vokal olan Alış’a hep bir ağızdan eşlik ediyor. Mütevazi ve çok yetenekli müzisyenleri bir araya getirmiş olan Peyk’i bilenler çok iyi biliyor.

Bugüne sponsor destekleriyle değil, kendi emekleriyle gelen Peyk, şarkı söyleriyle de hissettiriyor bu protest ve onurlu duruşu: “Birileri gözü kapar korkudan ve payını alır bu pis pastadan.”

Müziği bir yaşam biçimi olarak tercih eden Peyk’in şarkılarını İrfan Alış (vokal) yazıyor. O eşsiz söz ve bestelerin düzenlemelerini ise Peyk grubunun üyeleri birlikte yapıyor: İsimsiz Orkestra’nın kurucularından olan Özgür Ulusoy (klavye & keman), Serdal Ersoy (gitar), Ertan Çalışkan (davul) ve Barış Tokgöz (bas gitar).

OLTA DAYANIŞMA’NIN BÜYÜK AĞABEYLERİ

Peyk, Türkiye’de bağımsız müzik ekosisteminin en önemli dayanışma hareketi Olta Dayanışma’nın da büyük ağabeyleri gibi. Heyecanla beklenen Cenk Kaptan imzalı müzik belgeseli “Sen Kimsin?”, ismini hem müzik yasaklarına hem de Spotify ve YouTube gibi dijital tekellerin, müzisyenlerin emeğinin büyük bir kısmına konmasına isyan eden İrfan Alış’ın “Sen Kimsin?” demesinden alıyor.

“Biz bu müziği İngiltere’de yapsak protest olmazdık. Ama Türkiye’de bunu yapınca protest oluyorsun, diğerleri çok sudan işler yaptığı için…” diyor o protest sözlerin kaynağı vokal İrfan Alış. Özgür Ulusoy ise “Sözünü sakınmadığında, hırsıza hırsız dediğinde protest olursun” diyor. Konserlerinde papageno. art.studio gibi başarılı genç tasarımcılar tarafından dizayn edilip üretilmiş Peyk markalı ürünler de satarak hem grubun kendisine hem de Olta Dayanışma’ya katkı sağlayan Peyk, özellikle milenyum kuşağı tarafından gün be gün daha da sevilen bir yeraltı markasına dönüşüyor. Peyk üyelerine müziğin hayatlarındaki anlamını sorduğumuzda ise “Balığa suyu soruyorsun” veya “Delirmeme engel oluyor” gibi yanıtlar aldık. Grubun arızası değişebiliyormuş, ama grubun en iş bitiricisi ismi oy birliğiyle İrfan. Grubun en sakini ise ‘ermiş’ kavuğunu davulcu Ertan’dan alan basçı Barış.

ŞEF MOJDANİ’Lİ İSİMSİZ ORKESTRA PEYK ŞARKILARINI “TAMAMLADI”

27 yaşındaki Peyk, geçtiğimiz hafta Şişli Cemil Candaş Kent Kültür Merkezi’nde grup üyesi Özgür Ulusoy üzerinden organik bağları olan İsimsiz Orkestra ile ilk konserini verdi. 2018 yılında Özgür Ulusoy ve yine müzisyen dostu Ulaş Özer tarafından temelleri atılan İsimsiz Orkestra, genç, yetenekli ve bağımsız çalıcılardan oluşan bir senfonik oda orkestrası. Orkestranın tamamının gönüllü çalıcılardan oluştuğunu, bazılarının avukatlık veya gibi müzik icrası dışında da işleri olduğunu hatırlatalım. İranlı ünlü besteci ve orkestra şefi Mahdi Vojdani yönetiminde ilk kez Peyk ile birlikte sahne alan orkestra, çalışmalarını 2018 yılından bu yana Kadıköy Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nin (NKHM) desteğiyle Kadıköy’ün ve İstanbul’un en önemli kültür merkezlerinden biri olan NKHM’de sürdürüyor. Çoğunluğu Kocali Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden mezun olmuş çalıcılardan oluşan orkestra, İstanbul’un yetenekli müzisyenleriyle tamamlanarak kurulmuş. Daha önce Yeşim Madanoğlu şefliğinde çalışmalarını yürüten İsimsiz Orkestra’nın müziğinden etkilenen ve kendileriyle iletişime geçen şef Vojdani, İran ile Türkiye arasında orkestra müziği yapan sanatçıların iletişimlerinin artması gerektiği görüşünde. Yıllarca orkestral müzik çalıcısı olarak eğitim almış, hepsi gönüllü olarak bu işi yapan ve tarz ayırt etmeksizin müzik yapabilmek için bir araya gelen orkestraya şimdiye kadar aralarında İlkay Akkaya, Sema Moritz, Feridun Düzağaç, Cenk Taner (Kesmeşeker), Mehmet Şenol Şişi (Kargo), Demirhan Baylan, Erkan Tekci, Peyda Yurtsever, Kamil Hajiyev (No Land), İrfan Alış (Peyk) gibi isimler eşlik etmiş. Peyk’ten İrfan Alış’ın konserdeki ifadeleriyle İsimsiz Orkestra, “yıllardır yarım kalan Peyk şarkılarının yaylı ve üflemeli melodik enstrümanlardan oluşan İsimsiz Orkestra’yla tamamlanmış gibi oldu.”

KAMİL HAJİYEV PEYK’İN SULUŞAKA’SINI SESLENDİRDİ

Peyk, sahneye çıkmadan önce Tschaikowsky ve Ivanovic’ten bazı klasik eserleri de seslendiren İsimsiz Orkestra’yla gerçekleştirdiği ilk konserinde önemli konuk sanatçılara da yer verdi. Olta Dayanışma müzisyenlerinden No Land solisti Kamil Hajiyev, İsimsiz Orkestra’nın eski şeflerinden Yeşim Madanoğlu yönetiminde Peyk’in “Suluşaka” isimli parçasını seslendirdi. Türkiye’ye genetik okumaya gelen Hajiyev, 8 yaşından bu yana çaldığı kemanı ve farklı yorumuyla renk kattığı müziği tercih etmiş. Hajiyev’i sadece No Land ile değil, Türkiye caz sahnelerinde kurduğu kuartetle adını duymaya başladığımız davulcu Öner Karaçuha’nın “Unutma” teklisinden de dinlemeniz şiddetle tavsiye edilir. Müzik şöleni tadında geçen gecede, gitar solisti Gürkan Karaman Roland Dyens’tan Tango en Skai isimli eseri seslendirirken, İsimsiz Orkestra’nın viyolalarından Uğur Kılıç’ın düzenleyip seslendirdiği Türk besteci, orkestra şefi ve piyanist Selman Ada imzalı “Maskeler Aryası” da gecenin önemli parçalarındandı.


4 Haziran 2022 Cumartesi

Sen Kimsin?

 

MixArt’ın kurucusu Cenk Kaptan, bu sefer yönetmen koltuğunda... Müziğin formal ve ticari evrimini anlattığı “Sen Kimsin” ile bir yandan ticari ve bağımsız müziği sorguluyor diğer taraftan ise müzik yasaklarına yer yer mizahi bir üslupla göndermeler yapıyor.




“Müziği demokratikleştiren platform” MixArt’ın kurucusu Cenk Kaptan, bu sefer SES getirecek müzik belgeseliyle yönetmen koltuğunda!

VCS Film ve Müzik Yapım’dan Cenk Kaptan yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlendiği  “Sen Kimsin?” belgeseli, müziğin insanlık tarihindeki sürecini, ağırlıklı olarak 20. yüzyıldan itibaren formal ve ticari evrimini, arasındaki uçurum iyice keskinleşen ticari ve bağımsız müziği, pandemi döneminde başlayan ve hala devam eden - hatta “ahlaki” gerekçelerle bazen de hukuksuzca uygulanan - müzik yasaklarını yer yer mizahi bir üslupla sorguluyor ve itiraz ediyor.

Crossing the Bridge’den beri böyle müzik belgeseli yapılmadı!

Türkiye’de müzisyenlerimizin hayatına ve müziğine ilişkin yapılmış belgesel parmakla sayılacak kadar az. Dünyada ve Türkiye’de çıkan müzik belgesellerini yakından takip etmeye çalışan bir müzik tutkunu olarak söylüyorum: Cenk Kaptan’ın hem yapımcılığını hem yönetmenliğini üstlendiği ve müzisyenlerin büyük desteğiyle çekilebilen “Sen Kimsin?” ünlü yönetmen Fatih Akın’ın İstanbul’u ve müziklerini konu alan 2005 yapımı “Crossing the Bridge” isimli kültleşmiş eserinden sonra yapılmış en iddialı müzik belgeseli olacak! Sen kimsin? bu toprakların “gerçek” müzisyenlerinin dayanışma ve harmoni içindeki üretme aşkına, farklı titreşimlerinin tek ses olabilmesine ve - biri iktidar, biri tekeller olmak üzere - iki deve karşı isyanına ses olacak.

Sömürü ve tekel hakimiyeti devam ediyor, sadece “dijitalleşti”

Özgür Ulusoy

Müzik bir sektör. İyi bir müzik yapmanız, yaşamınızı insan onuruna yakışır şekilde sürdürebilecek parayı kazanmanızı malesef hâlâ sağlamıyor. Peyk ile tanıdığımız müzisyen İrfan Alış “Sömürü devam ediyor” diyor ve Özgür Ulusoy, eskiden müzisyenlerin emeğini sömüren yapım şirketlerinin yerini, dijitalleşmeyle Spotify gibi yeni tekellerin aldığına dikkat çekiyor ve “Bağımsız müzisyen, sadece Spotify’a bağlı olan müzisyen demek” diyor. Evet, dijitalleşme müziği nispeten demokratikleştirdi ve artık uygun maliyetlerle evine stüdyo inşa edebilen müzisyenler, doğrudan dijital platformlara şarkı yükleyebiliyor ama elde edilen kazançtan asıl emekçilere düşen pay hala yüzde 10’larda!

İrfan Alış

“Birlik olabilseydik o kadar müzisyen intihar etmezdi”

Mart 2020’de başlayan ve iki yılı deviren pandemi şartlarının en zorladığı kesim şüphesiz müzisyenler oldu. Kimisi enstrümanını satmak zorunda kaldı, kimisi evinden tahliye edildi, kimisi arkadaşının evine sığınabilirken kimisi de memleketine dönmek zorunda kaldı. Müziği geçici olarak bırakıp amcasının manavında karpuz parlatan müzisyen var bu ülkede. Ama en acısı da yaşamına son veren müzisyenler de olması…

Sen Kimsin? örgütlenme anlamında büyük bir eksiği olan müzisyenlere de bir “özeleştiri” getiriyor. Meslek birliklerinin müzisyen haklarını savunma konusundaki yetersizliği ve müzisyenliğin hala bir istihdam olarak görülmemesi de burada etkili pek tabii. Belgesele konuşan müzisyenlerden People Around’un saksafon ve klarnet sanatçısı Zafer Özkan’ın da ifadeleriyle “Birlik olmayı başarmış olsaydık o kadar müzisyen intihar etmezdi!”

OLTA DAYANIŞMA: GELİRİ İŞSİZ KALAN MÜZİK EMEKÇİLERİNE!

Bağımsız müzisyenlerin bir araya gelerek kurduğu OLTA Dayanışma, pandemi sürecinde müzisyenlerin yaşadıkları zorluklara ve mücadelelerine destek olmalarıyla öne çıktı. Bu amaçla, OLTA Dayanışma, toplam 10 albümle 130 şarkı yayınlamayı başardı. Tüm geliri, pandemi sürecinde işsiz kalan müzisyenlere, müzik ve sahne emekçilerine aktarılan albümlerin yapılış süreçleri, sektör emekçilerinin ve müzisyenlerin hikâyeleri ise “Sen Kimsin?” Belgesel Filmine konu oldu.

İlker Canikligil

Filmde Yer Alan Röportajlar: Prof. Dr. Emre Alkin, Müzisyen Feridun Düzağaç, Müzisyen İlkay Akkaya, Müzik Yazarı Murat Beşer, FluTV kurucusu yönetmen İlker Canikligil,  Gazeteci Dr. Anıl Aba, Bağımsız Müzisyen İrfan Alış (Peyk), Orkestra Şefi Özgür Ulusoy, Doç. Dr. Onur Yılmaz, Mehmet Kılıçel, Çağrı Özdemir, Bilgehan Deniz, Veys Çolak, A. Oral Sargın - Zafer Özkan (People Around), Çağatay Vural - Sahand Lesani - Kamil Hajiyev (No Land), Dilan Balkay, Onur Güney Kumaş, Volkan Uzunhasanoğlu.

Dilan Balkay

Premier çok yakında dijital bir platformda!

Yönetmen Cenk Kaptan, şu anda belgeselin yayınlanması için farklı dijital platformlarla görüşmeler yürüttüğünü, bu değerli bağımsız yapımın Netflix, Mubi, Gain, BluTV gibi Türkiye'de yaygın şekilde kullanılan video streaming platformlarından birinde premier yapmasını istediklerini belirtiyor.

MIXART PLATFORMU MÜZİK TUTKUNU YAZILIMCILAR ARIYOR

Cenk Kaptan’ın Silikon Vadisi’nde yatırım turlarına bile çıkmaya niyetlendiği ancak sonradan Türkiye bağımsız müzik dünyasından başlama kararı aldığı bir diğer girişimi MixArt.ist, Sen Kimsin? belgeselinin çözüm önerilerinden biri aslında. OLTA Dayanışma’nın birçok müzisyeninin dahil olduğu ve müzik tutkunu bir yazılımcı arayışı süren girişim, kanal kayıtların kişiselleştirilebilir şekilde dinleyicilere kendi müziklerine yapabilecekleri şekilde sunulduğu, hem görsel hem de işitsel bir şölen deneyimi. Gelecekte müzisyenlerin kanal kayıtlarını kendilerinin upload etmesi planlanan beta aşamasındaki interaktif platformda, siz de sevdiğiniz eserleri yeniden yazabilir, MixArt.ist ile müziğin parçası olabilirsiniz. “Müzik 4.0: MixArt ile müziği demokratikleştirdiler!” başlıklı yazımız da meraklıları için ekonomim.com adresinde.



13 Şubat 2019 Çarşamba

Radyo bana ütünün buharını hatırlatıyor



Öncelikle dünya radyo gününüz kutlu olsun! Evet, bugün dünya radyo günüymüş! Nerden öğrendin derseniz sabah radyoda duydum 😀

Önce 1880’lerde Heinrich Rudolf Hertz (Alman mucit bir abimiz) elektromanyetik dalgaları bulmuş, sonra 1895 yılında (İtalyan mucit bir abimiz) Gugliermo Marconi radyo iletişimini keşfetmiş. İcat edilen bu muhteşem aygıt/teknoloji, çok insanın hayatını değiştirdi ve değiştirmeye de devam ediyor. Afrika’da hala radyo istasyonlarının sayısı televizyon ve gazetelerden fazlaymış mesela ve bazı ülkelerde nüfusun büyük çoğunluğu hala haberleri radyodan takip ediyormuş.

Efendim Birleşmiş Milletler 1946 yılında kurduğu kendi radyosunun doğumgününü olan 13 Şubat’ı 2011’de Dünya Radyo Günü olarak kabul etmiş. Lakin bunlar işin fiziksel boyutu. Benim radyoyu başka bir taraftan anlatasım var.

Hayatınızda radyonun yeri var mı bilmiyorum ama, premium bir Spotify kullanıcısı, YouTube müzisyenleri takipçisi ve Instagramda müzikli paylaşımlara ortalamanın üzerinde ilgi gösteren bir kullanıcı olarak söylüyorum; “Radyonun yeri başka!” Hani kindle’ınız veya herhangi bir e-kitap okuyucunuz olsa da “Kitabın yeri başka!” dersiniz ya, ona benziyor.

Radyo hayatımda hep önemli bir yere sahip oldu. Annem alıştırdı aslında bizi radyoya. Yatılı okula giderken haftasonları okula dönmeden önceki gece bizi yatırdıktan sonra bavullarımıza konmak üzere ütü yaparken dinlediği Radyo Alaturka sayesinde farkında olmadan türk sanat müziği eserlerini bilir olmuşuz - çok sonra farkettim rakı sofralarında. Ve her Radyo Alaturka dinlediğimde o temiz nevresimlerin içinde kızkardeşimle yatağı ısıtışımız gelir aklıma - bir de ütünün buharı...

Ortaokul yıllarında can arkadaşım yoldaşım Sevinç’le Joy Fm’in ingilizce romans dolu şarkılarında hem “ağzımıza geldiği gibi” söz uydurur hem de küllü biralarla sarhoş olmaya çalışırdık - annesi içerde dua ederken :) Hoşgörülü kadındır Sıdıka anacım.

Sonra Darüşşafaka’da lise yıllarında yatakhanede “Uyanıııın, uyanın, uyanın, uyanın, uyanın!” diye bağıran (ama 58bin900 kez!) Bay J vardı Number one ya da Power Fm olması lazım.. Hoparlöre yastık fırlatanlar falan olurdu ama güzel zamanlardı, şahsen ben şikayetçi değildim. Lise son olduğumuz 2003 yılında da Noir Desir’in Le Vent Nous Portera hit olmuştu. Şarkının girişindeki melodiyi düşünün, pijamalarla o tempoda çıkardık yataklardan. Bence şahane bir uyanış!

Sonra Radyo Eksen girdi hayatımıza. Gülşah Güray hala sabahların vazgeçilmezlerinden. Sadece müzik değil müziğin arkasındakilerle araştırmacı gazeteci gibi program yapar Gülşah. Bayılırım! Arada sırf o çalıyor diye Radyo Eksen partilerine de gidiyoruz Hüsniye’yle (fahri ablam). Tarlabaşı'ndaki evinde de çok dinlerdik Bağcılardaki işlerimize (Dünya Gazetesi ve DHA) işe gitmeden önce, şimdi Abbasağa'da da dinliyoruz. Yine Eksen’de haftasonları Kaan Sezyum’la eşi Deniz’in bir programı var “Saygıdeğer Eşim”, şiddetle tavsiye edilir.

Bir ara 2003 yılında ben kendimi de radyoda buldum birden! Belçika’da yanında değişim öğrencisi olarak kaldığım aile ile Noel’i kutlamaya hazırlanıyoruz. Değişim organizasyonumdan birilerinin tavsiyesi üzerine, bir radyo kanalı/farklı kültüre mensup öğrencilerin Noel hakkındaki görüşleri üzerine bir röportaj yaptı benle. Daha gideli beş ay olmuş, flemenkçem rezalet! Ama atlattık bir şekilde ve ertesi gün Noel sofrasında tüm aile o röportajı dinleyip radyodan ne güldük ne güldük!

Sonra bir gün yıllarca burslu okuduğumuz Darüşşafaka’yı Geveze’nin programında anlatmamızı istediler - yine ben ve can arkadaşım yoldaşım Sevinç (hani bira külleyip sarhoş olmaya çalıştığımız) çünkü sınav başvuruları başlamıştı ve ne kadar duyurabilirsek o kadar çocuğun hayatı değişebilirdi. Gittik anlattık - ilk kez bir radyo stüdyosunun içine girmiştim ve yıllarca sesini duyduğum Geveze karşımda canlı canlı duruyordu, bir garip geldi - e o da insan tabi niye garip geldiyse...

Boğaz Köprüsü’nden servisle geçerken benzin fiyatlarını protesto etti bu ülke Nihat Sırdar’la. O zamanlar Alem FM deydi, memleket meselelerini ele aldığı için çok yer değiştirdi. Bizim servis şöförü abi de basardı kornaya :) çok eğlenirdik beyaz yakasın ama işe giderken böyle sanki devrim yapıyoruz

O kadar alışmışım ki radyoya! Kendi evime de ilk aldığım eşyalardan biri olmuştu radyo. Mutfakta radyo olmadan olur mu? Olmaz. Yemeğin tadı olmaz!

Velhasıl, Soundcloud, iTunes, Spotify - ve hatta Spotify’da beğendiğimiz şarkıların radyo istasyonuna tıklamak-, YouTube mix listeler vs derken geldik Internet radyoculuğuna... Radyo Kulesi diye bir uygulama var arkadaşlar, indirin pişman olmazsınız. Ücretsiz ve şahane! Hatta ben doyamayıp 19,99 tl olan notebook versiyonunu da indirdim.

Şimdi her sabah Radyo Sputnik’te Darüşşafakalı gazeteci abim Zafer Arapkirli’yi dinliyorum. Memleketin gündemini en tadınız kaçmadan ve kara mizahla dinleyebileceğiniz noktalardan biri. Karasal yayında da var ama ben uygulamadan dinliyorum metrobüste işe (Diken) giderken. Jeneriklerinden Ahmet Hakan’ın köşesini okumaya başladığında eleştirel bir “oynak” imasıyla arkadan hafifçe duyulmaya başlayan 9-8 oyun havalarına bayılıyorum! Memleket meselelerine çözüm odaklı bir bakış açısı sağlayan sunumu ve konukları, gazete manşetlerini aktarırken kendisinin liseden de üç dönem alt kardeşi olan Dünya Gazetesi genel yayın yönetmeni Hakan Güldağ’ın manşetinde sona ünlem koymasıyla (ya da koymamasıyla) uğraşması ve iki saat dur durak bilmeden konuşabilmesi takdire şayan :) Zafer abiyi her sabah 07:00-09:00 arası dinlemeden edemiyorum gibi. Arada Eksen Gülşah Güray’a döndüğüm de oluyor reklamlar sırasında :)

Son olarak Radyo Kulesi uygulamasında bu saydıklarım dışında bazı favorilerimi de paylaşayım bitsin: Radio Swiss Jazz (evet jazz dinleyip belgesel izliyorum :P), Anatolian Funk (şu anda tadilatta çok üzülüyorum), Radio Deep Sound, Swiss Classic Radio (isviçreli biliminsanlarından sonra radyolarını da takdir ediyorum) ve Açık Radyo!

10 Kasım 2017 Cuma

İzlanda'dan öngörülemeyen ezgiler



Salon İKSV'de gerçekleşen Ólöf Arnalds konserindeydim bu akşam. İzlandalı şarkıcı ve çok enstrümanlı Ólöf Arnalds aslında klasik müzik eğitimi süresince keman ve viyola enstrümanlarını çalmış, gitar çalmayı kendi kendine öğrenmiş. Fakat enstrümanlarından ziyade masalsı sesiyle öne çıkıyor "İzlanda'ya folk müziği getiren şarkıcı" diye de anılan sanatçı. Arnalds İzlandalı efsane ses Björk ile bir düet de yapmış.

Sisli kuzey topraklarından hatta bir adadan yükseldiği çok belli Ólöf Arnalds'ın ezgilerinin. Tahmin edilemeyen, öngörülemeyen ezgiler dizmişler tabiri caizse. Jazz gibi ama değil. Standart değil yani, var mı düzensizlik kaos :) Böyle nasıl diyeyim hani Tolkien romanlarına ya da Game of Thrones gibi fiction dünyalara eşlik eden bir müzik yapıyor İzlandalı grup. Biraz da masalımsı... Björk'le de düet yapan şarkıcının sesini için Björk "bir çocukla yaşlı bir kadının sesi arasında bir ses" diye tarif ediyor.

Sahnede bir insan sesi iki de gitar o kadar. Klasik gitarlar yerini bazen bir ukulele ve bir elektro gitara bırakıyor. Ama müziğe en hakim şey bir sakinlik ve bir sorgulama hali. Evet tezat belki bu iki olgu birbirine ama bana melodilerinde hep bi sorgulama hali var gibi geldi. Belki de ezgilerin arasında hissettiğim İskandinav insanının başka sorunu olmamasından kaynaklanan varoluş kaygılarıdır bilmiyorum. Ama kesinlikle uzaya, paralel evrene, Orta Dünya'ya daha çok yakışan bir müzik Olöf Arnalds'ın yaptığı. Bakın yalan olmasın bazen de özellikle ukulele ile çalınan parçada kendimi bi Japon ezgisi dinlermiş sandım bir an. Acep adaların kendine has bir olayı mı bu?

Bugüne kadar 4 albümü çıkmış Ólöf Arnalds. Innundir Skinni adlı albümün prodüktörlüğünü Sigur Rós üyeleri üstlenmiş.
Videodaki Björkle düet yapılan şarkının sözleri de hemen şuracıkta:

[Verse 1]
Stream of cold
Breathing slowly
Tired feet
Press the ground

[Pre-Chorus 1]
Gentle flow
Scent of growth
That opens me

[Chorus 1]
And I surrender now
I stand up now
I open to
Only you now
I choose now
I refuse now
I ignore you now
Claim my power
I carry you
I nurture you
Give birth to you
Again
Feel your heart again
Touch me again
I surrender
Again

[Verse 2]
Feel my pride
From the inside
Jungle red
Easier felt than said

[Pre-Chorus 2]
I'm raising you
Yet my grace is unknown to you

[Chorus 2]
I carry you
I nurture you
Give birth to you
Again
Feel your heart again
Touch me again
I surrender
Claim my power
I surrender now
I stand up now
I open to
Only you now
I choose now
I refuse now
I ignore you know
Claim my power

14 Kasım 2016 Pazartesi

Doğal ortamında söylenen şarkılar... Georgian poliphonic heaven!!!



Ezginin en hası enstrümanı az, insan sesi çok ve tok olanı ve doğal ortamında söyleneni... İşte bu üç Gürcü kızımız da doğal ortamlarında inanılmaz bir harmoni yakalayıp, günümüz selfie teknolojisiyle de seslerini dünyaya duyurdular. Youtube ve Facebook'ta videolarını paylaşarak albüm çıkartacak noktaya bile geldi Trio Mandili adlı bu grup. Ama ben onları o topraklı yoldaki çok sesli şölenleriyle hatırlayacağım.



Bir de yine aynı memleketin insanından başka bir ezgi var... Burada da muazzam sesleri ve rahatlıklarıyla müzik şölenini yaratan rakı sofrasındaki Gürcü abiler... Oturuşları duruşları, elleri ve vücutlarıyla seslerine hükmedişleri, ağır ağır, tatlı tatlı çok sesli bu Gürcü ezgisini adeta sevişleri... Bir kaç ay içinde aynı yöreden iki ayrı doğal ortamında söylenen şarkı görünce dayanamadım, herkes dinlesin istedim! Viva la Georgia! Viva la Musica Poliphonica!

27 Mayıs 2013 Pazartesi

August Rush, müziği sadece dinleyenlerin duyabildiği bir film...

Dinleyin...
Duyabiliyor musunuz?
Müziği...
Ben her yerde duyabiliyorum
Rüzgarda...
Havada...
Işıkta...
Müzik her tarafta!
Tek yapmanız gereken ona açık olmak...
Tek yapmanız gereken dinlemek...

Görüntülerdeki ışık huzmelerine bu sözler eşlik ediyor 2007 yapımı August Rush'ın ilk saniyelerinde. Kulağını bütün güzelliklere kapatmışları bile dinletecek bir çocuk sesiyle "Dinleyin" diyor August Rush. Kirsten Sheridan tarafından yönetilen August Rusg (Kalbini Dinle) müziği yemekten daha çok sevenler için, izlemeden ölünmeyecekler listemizde artık.

Müziğe bir peri masalına inanır gibi inanan ve bir müzik dehası olduğunun farkında bile olmayan Evan Taylor'un (Freddie Highmore)dolunaya bakarak anne ve babasını müzikle bulacağını düşünürken kendini bulduğu bir yolculuk August Rush. New York çocuk esirgeme kurumunda başlayan ve müziği duymasına engel bir dolu etkene rağmen gamzeli bir gülümsemeye şahit olduğumuz Evan Taylor'un hikayesi, sadece doğayı ve yaşamı dinleyerek izleyiciye her hün yanından geçip de farkına varamadığımız armoniyi hatırlatıyor. . Björk'ün oynadığı müzikal film Karanlık'ta Dans'ı izleyenleriniz var ise, bana yer yer onu anımsattı. Sokakta yürürken tamamen görmezden geldiğimiz seslerin bazen birilerinin hayatındaki en değerli varlıklar olduğunu söyleyen, lirik bir hikaye olmuş August Rush. Hem çelloyu, hem gitarı hem de sokağın kendisini birlikte müzik yaparken izleyebileceğimiz, müziğin tek umut olduğu güzel bir hikaye...

Elektrik tellerine bakarken içinden bir ses geçtiğini duyana kadar dinlemek vardı filmde. Naif bir çocuğun müziği duymak için elektrik tellerine uzun uzun baktığı bir sahne. Sanki yeryüzü ahşap bir gitar, elektrik telleri de gitarın telleri...Müziğin kaynağının ne olduğu sorusuna, "sadece bazılarımız mı onu duyabiliyor?" sorusuna, sokak çocuklarına müzik yaptırarak geçinen Wizzard karakterinin (Robbin Williams) çok iyi bir cevabı vardı.

-Sadece bazılarımız duymak için dinliyor evlat!

İşte August Rush dinlemeyi sevenler için müzikli bir şölen olmuş. Oscar'a müzikleriyle aday olmuş, genç oyuncu Freddie Highmore'un harika performansı ile daha da şen hale gelmiş, Robbin Wiiliams ile hayat bulan Wizzard'ın müziğe aşık ama hayata tutunmaya çalışan bir çıkarcı karakter arasında gidip geldiği ve gitarın en güzel kullanıldığı ve bittikten sonra mutluluktan en az yarım saat sessiz kalmak isteyeceğiniz August Rush müzikli bir şölen...Afiyetle izleyiniz.

4 Eylül 2012 Salı

Sziget Müzik Festivali 2012 - biz yine oradaydık

Geçtiğimiz sene hayatımıza anlam katan Sziget Müzik Festivali bu sene de seyahat programımızdaydı. Kim kim miydik? Soldan sağa: Gürsel, Engin, Hil'alem, Gözde ve Barış... Bol bol da Hollandalı!


Bu sene 20.si gerçekleştirilen festival 8 Ağustos -12 Ağustos tarihleri arasında yine her zamanki Obudabi adasında, Tuna nehrinin üzerinde, Buda ile Peşte'nin tam ortasında, aslında çok da uzak değil, uçakla 2 saatlik mesafe ötemizde Budapeşte'deydi. Macaristan'ın yaşanası başkenti Budapeşte'de her yıl 400.000 kadar ziyaretçi alan ve Avrupa'nın en iyi festivallerinden biri olarak kabul edilen Sziget, etkinlik yönetimi açısından geçtiğimiz senelere göre biraz darbe almıştı ama en büyük sponsorlarından birini kaybetmesine rağmen, çok daha az bir bütçeyle yine yaşanası bir festival oldu.

Öncesinde şehrin tadını çıkarmak isteyenler için geniş bir yelpazede hostel, apart ve otele sahip şehirde biz - biraz keyfimize düşkünlükten, biraz da bir hafta çadırda uyuyacak olmanın verdiği korkuyla, ilk iki günümüzü Akacfa Apartments'ta geçirdik. Çok büyük bir şehir olmamasına rağmen demir yolları ve metrolarla sarmalanmış Budapeşte'de hosteldan şehre ulaşım en fazla 10 dakika sürüyordu. Bunu fırsat bilip, Dub step gençliğine katıldığımız Corvin Tötö'ye, şehirden azcık uzaklaşıp Obudabi gibi bir ada olan Margit Hid üzerindeki Holdudvar'a, Eski ve iç avlusu olan bir binanın Doni Darko hayalleri misali süslendiği Instant'a ve ispanyol merdivenlerinin Budapeşte versiyonu olan Gödör'e gittik bu iki gün içinde. Turist olarak gezmeyi hiç sevmeyen bu dörtlü gulaş bile yemedi. Amaç sıradan vatandaşların takıldığı mekanlara takılmaktı, gerçekleştirdik. Bunun gururunu yaşıyoruz :)

Sonrasında her bir dilde hoşgeldin yazan demir köprüden geçerek adamıza adım attık. (Day -2) Haftalık konser planlarımızı yapmak için ingilizce festival magazini ara dururken, bir süre sonra farkettik ki bu sene herşey Macarca! Geçen seneden çadır komşumuz bizi Janis Joplin caddesinin köşesinde güleryüzüyle karşıladı ve arşınladık adayı. Ama baya arşınladık. En yakın kahve noktasının on dakika mesafede olduğu sakin bir köşe seçtik bu sene çadırlarımız için. İyi mi ettik, kötü mü ettik diye düşünüp, kalabalıklarda olmanın her zaman daha iyi olduğuna kanaat ettik. Seneye o kadar arşınlamıyoruz! :)  
"Line-up 20. yıla yakışan bir line-up değildi" sızlanmalarına rağmen, biz ve hollandalılardan oluşan mahallemiz isabetli ve eğlenceli seçimler yaparak belki de festivalde hiç kimsenin eğlenmediği kadar eğlendik! Day -2 ve Day -1 gündüz çadırların ortasındaki ortak alanda chill-out modunda, öğleden sonraları frizbi oynamacalar ve süpermarkete gidip festival ortamında fast food'dan ölmemek için alışveriş yapmalarla geçti. 1. gün ise festivalin bizler için doruk noktası oldu diyebilirim. OTP Bank Dünya Müzikleri Sahnesinde önce Amsterdam Klezmer Band ile binlerce hayran tozu dumana kattık, sonrasında ise Che Sudaka ile mükemmel bir bayırda dünyanın farklı ülkelerinden gelen bu müzisyenlerin ritmi ile zıplamaktan bir hal olduk. Che! Su! Da! Ka! diye bağırmamızın en önemli sebebi, hayatımızda enerjisi bu kadar yüksek bir performans görmemiş olmamız, ve kalabalık kadromuzun sinerjisiydi! 

Ana sahnede de iyi isimler olmasına rağmen, ruhumuza modumuza uygun olan dünya sahnesiydi. Doğal bir sahneydi herşeyden öte! İnsanları, coğrafyası (sahnenin vadi gibi bir noktada olduğunu ve izleyenlerin sahnenin karşısındaki bayırda çayır çimen yayıldığını düşünün :) ) Emir Kusturica - No Smoking Orchestra ve Goran Bregovic & Wedding n Funeral Band da yine bu sahnedeydi. Daha ne olsun? Dünyalar bizim. Her birinde ayrı ayrı göbek attık, millerce uzakta kendimize yakınlaştık her bir konserde.
Dünya Müzikleri Sahnesi'ne çok yakın konumlanmış Roma Stage'in ise ayrı bir yeri var yine listelerimizde. Günün şarkısı blogunda paylaştığım ve  ilk defa  yaklaşık altı ay önce Radyo Pangea'dan duyduğum Polonyalı çingene grup Caci Vorba'nın line up'ta olduğunu duyunca çocuklar gibi sevindim. Koşa koşa gittim melankolik çingene hallerine. Ses rengi ile balkan müziğine ayrı bir tat katan vokalin hem kemençe, hem keman çalması bir de sesi ile dağları delmesi, unutulacak gibi değil. İsmini bilmediğimiz çingene ruhlu dostlarla dans ettik. Roma çadırında. Nereden geldiğini bilmediğimiz havvalarla, ademlerle şarkılar söyledik. Sziget'in çingene çadırı ayrı bir dünya... Trakya düğünlerinden fırlamış şoparlar gibi 9-8 lik balkan ritimlerinde dağıtırken "dünya küçük" dediğimiz bir olaysa çok sevgili Babylon'un yönetiminden arkadaşlarla karşılaşmamız oldu. Dünya küçük gerçekten yahu!

Gelelim ana sahneye... Festivalin en büyük isimlerinin bulunduğu ve main stream festival ziyaretçisinin mekanı olan ana sahnede kaçırmayı göze alamayacağım 3 isim vardı. Jazz'ın yükselen sesi, İstanbul'u da jazz festivalinde bir konseri ile şenlendirmiş Caro Emerald (e bu kadar Hollandalı'ya ancak bir Hollandalı), şimdinin ve geleceğin en iyi erkek vokallerinden biri olduğunu düşündüğüm İtalyan-İrlanda karmaşık geçmişli, bir de üstüne Londra'da büyümüşlüğün aksanına sahip Paolo Nutini, ve efsane Mando Diao. Evet birçoklarına göre çok daha fazla isim vardı dünyaca tanınmış ve kaliteli müzik yapan. Killers vardı, Hurts vardı, Placebo vardı, Snoop dog ve LMFAO vardı.


Caro Emerald, albüm kayıtlarındaki kadar berrak sesiyle ve başarılı jazz parçalarıyla eğlendirdi seyirciyi. İstanbul'da konserin yarısında topukluları çıkaran Caro, Sziget'te hiç ayakkabı giymemişti. Paolo Nutini ise dinlemenin yanında şarkılara kendisini nasıl verdiğini görebilmeniz için kesinlikle yakından izlenmesi gereken bir vokal. Rock n roll, country, pop, jazz her türe yatkın bu çocuk, zamanında rock n coke'da hakettiği ilgiyi görmemişti. Neyseki Sziget var diyorum. Bazı isimler hakettikleri yerdeydi. Mando Diao ise efsane bir performans sergiledi. I wanna dance with somebody performanslarını unutamıyorum. Binlercemiz eşlik ettik. Dans etmek istedik. Tekrar tekrar bise çağırdık Mando Diao'yu.

Ve "canım ot çekti - yo yo whats up broo" gibi manasız sözler sarfeden Snoop Dog gibi sığ bir showman'e karşın (manasız da gerek bazen tamam, onda da eğlendik mi eğlendik, LMFAO'da wiggle wiggle wiggle dedik mi dedik)  Mando Diao konser bitiminde şu sözleri söyleyerek gönlümü fethetti. "Bu akşam her ne kadar sarhoş olursanız olun, hangi kızla yatarsanız yatın, ama bir dakika durun ve Suriye'de hayatını kaybeden kardeşlerinizi düşünün! Onlar için dua edin!" Morrisay'in vejeteryanlıkla ilgili videosu geldi aklıma. Harbiye'de vejeteryan olmayı düşündüğüm o an geldi aklıma. Sonra da hala prensipleri olan ve aklını yitirmemiş, dünyaya ve insanlığa önem veren, fark yaratabileceğinin farkında olan sanatçıların var olmasına seviniyor olmam..

Bu kadar seçeneğin arasında, bir hafta boyunca keyifli vakit geçirmek istediğiniz bir festivalde öncelik sıralaması yapamazsanız yandınız! Ayrıca bünyeye günde 2-3 çeşit müzikten fazlasını alırsanız, şarapla birayı karıştırmak gibi. sonra da komposto içmek üstüne. Müzikal yolunuzu çizmek gerek böyle programlarda, yoksa kaybolur, hiç bir şeyden keyif alamazsınız. Sırf müzik eleştirmenliği sıfatıyla gidiyorsanız ayrı konu, fakat yılın 14 günü için kiraladığımız hayatlarımızdan azıcık uzaklaşmışken, takmadık böyle şeyleri biz. Keyfimize baktık. Ünlü diye her isme yetişmeye çalışmadık. Kısmet bir dahakine dedik :) Bu bir tercihti, bundan da pişman değiliz.

Bir de her zaman bahsetmeden geçmediğim Civil Sziget ve outdoor etkinlikleri konusuna gelirsek, Hungarian Rocking Horse ve rocking sofa'lar ana sahneye konumlandırılmış en büyük ve eğlenceli oyuncaklardı. Yine evlilik çadırından, dev satranç tahtasına, gay haklarından kilisesine, ücretsiz reiki hizmetlerinden, isteyenin o tarihlerde ekranlarda yer alan olimpiyat oyunlarını izleyebileceği sport arenalara, çadırda yatmaktan sırtı tutulmuşlara masaj hizmetinden, dünya mutfaklarından yüzlerce seçeneğe, Sziget'e sırf müzik için değil, keyif için gelenlere yine çok geniş bir yelpazede seçenek sunulmuştu. Hollanda ve Türkler karması olarak Fransızlara karşı oluşturduğumuz beachvolley takımımızsa 5 set süren maçta 3-2 yenildi. Hollandalılar yenilince biz de yenilmiş sayıldık anlayacağınız :)



Sziget'in 20. yılı belki beklenildiği kadar şaşalı geçmedi. Fakat bize yetti. Şehrin keşmekeşinden kaçıp, istediğimiz keşmekeşin içine girdik. 2 saat uzaklıkta ama 2 ışık yılı farkla zıpladık çimenlerde. Şehrin ünlü sıcak spa'larında keyfimizi de yaptık. Ve hatta bungee jumping de yaptık! Aklımızda hafta boyunca yuttuğumuz toz bulutundan başka hiç birşey kalmadı. Her sene gidesimiz var. Seneye belki Balaton diyerek ayrıldık adadan ağır kamp çantalarımız ve çadırlarımızla...HEV trenimize, 3 numaralı mavi metroya ardından da havaalanı otobüsüne adım başı yapılan kontrol noktalarında city pass bilekliklerimizi göstererek binip, havaalanındaki tur turistlerinden uzak durarak online check-inimizi yapıp son HUF'larımızı harcadık... Seneye yine oradayız. (Belli de olmaz belki Balaton)

Festival fotoğraflarının daha fazlası içün :)
SZIGET 2012 http://www.facebook.com/media/set/?set=a.10151020159308723.425707.568248722&type=3
SZIGET 2011 http://www.facebook.com/media/set/?set=a.10150272873198723.335491.568248722&type=3

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Efes One Love Müzik Festivali 2012

Bu yıl 11.si düzenlenen ve sanırım Istanbul'un en kıdemli müzík festívallerinden biri olan (Efes) Pilsen One Love Festival, bu sefer sadece müzíkseverlerin değil, geniş bir kitlenín gündemindeydi. Neden mi? Çünkü Eyüp sınırları içinde olan bu müzik festivaline ülkemizin güzel insanları hem bir bira festivali gözüyle baktı, üstüne bir de sosyal medyalarda sosyolojik baskı baskı yaptı ve festivale yarım saat kala Bilgi Universitesi'nin Santral kampüsünde ve civar beldelerde içki satışını yasaklanmasını sağladı. Gerçek müzik severler bu yasaktan gram etkilenmeyerek müziğini dinledi ayrı konu. Bir kaç bira eksik içince bir tarafları eksilmedi ama Türkiye kendinden ve demokrasisinden büyük bir ödün verdi. Kişisel özgürlüklere yapılmış bir darbe niteliğinde gördüğüm bu yasak sadece bir başlangıç. Peki siz "tehlikenin farkında değil misiniz?"

İşin politik kısmını geçip müzik kısmına gelirsek, ana ve alternatif iki sahnesi bulunan festivalin ana sahnesinden ayrılmayan bir dinleyici olarak ilk gün Damien Rice ve Kaiseir Chiefs, ikinci gün ise Elif Çağlar, Selah Sue, Kimbra ve Pulp performanslarını izleme fırsatı buldum. İrlandalı ve ingiliz baskın bu seneki festival line up'ında en kalabalık konserler de bu isimlerdi. Damien Rica'ın solo performansla bile koca ana sahneyi akustik müziği ile doldurması, her parçada seyirciyi farklı bir hisle coşturması, özel hayatından kesitlerle şarkı öncesinde şarkının hikayesini paylaşırkenki mütevazılığı ve sesinin duruluğu benim için Efes One Love'ın en müzikal yanıydı. Closer filminin tema müzikleriyle tüm dünyada bilindik bir isim haline gelen Damien Rice'ın şarkıları en çok eşlik edilen şarkılar oldu. Hem gitar hem de piyano solo parçalar seslendiren söz yazarı, besteci ve şarkıcı Damien Rice'ın konserini Jeff Buckley'den Hallelujah parçası ile sonlandırması ise performansına ayrı bir tat kattı.
Sonrasında ise geldik festivalin en iletişimci performansına; adını Güney Afrikalı bir futbol takımından alan İngiliz indie rock grubu Kaiser Chiefs. Geçtiğimiz yıl Sziget performanslarını izlememiş olmanın verdiği hüzün Efes One Love performansları ile geçti gitti! Lead vokal Ricky Wilson kamerayla, seyircilerle inanılmaz bir iletişim içindeydi ve enerjisi bir dakika olsun düşmedi. Alkol yasağına tepkisiyle de gündeme gelen performansında "çocuklar bira konusu için üzgünüm" diyerek ön sıralarda bulunan seyircilere bira dağıtmasıyla efsane kayıtlarına geçti. İngiliz asaletinden midir bilinmez grubun tüm üyelerinin bu sıcakta ceketlerini çıkarmaması bizi ayrı bi üzdü.
İkinci gün performansları daha chill out bir modda ilerledi. Daha önce lansman konserini de izlemiş olduğum ve bu sene İstanbul Caz Festivali'nin açılış performansına da layık görülen Elif Çağlar belki One Love Festivali'nin kitlesine çok da hitap etmiyordu fakat bize güneşli bir pazar gününde alkolsüz biramızı yudumlarken çok iyi geldi. MUSIC adlı albümüyle genç caz müzisyenler arasından hızla yükselmiş olan Elif Çağlar çok yetenekli ve sesi üzerinde inanılmaz bir hakimiyet sahibi bir vokal. Belki ana sahnede değil de alternatif sahnede yer almış olsaydı dinleyiciyle daha yakın olabilirdi diye düşündüm fakat bunlar bizim işimiz değil tabii. Biz keyifle dinledik klasik cazdan, hot caza doğru yelpazelenmiş şarkılarını. İngilizce ve ispanyolca şarkılar seslendiren Elif Çağlar ve orkestrasındaki müzisyenler Efes One Love'da hak ettiği ilgiyi göremedi belki performansının sonunda veda ederken "arkadaşlar biz aslında caz müzisyenleriz,bu festival bizim için çok yeni ve farklı bir mecra ama umarım beğenmişsinizdir" dedi ama biz onları seviyoruz! Performanslarını takip ediyoruz, bilsinler :)

Sonrasında sahneyi Belçika'lardan soul ve hip-hop füzyon bir müzik yapan Selah Sue aldı. Dansları ve müziğini tam anlamıyla hissederek icra etmesiyle büyüledi dinleyiciyi. Daha önce Babylon'da sahne alan ve izleme fırsatı bulamadığım Selah Sue, ilginç ve genizden gelen ses rengiyle, ve birbirine çok uzak iki müzik türünü harmanlamasıyla müzik sahnelerine hızlı ve etkileyici bir giriş yapmıştı. Orkestrasına olan sevgi ve saygısını göstermesiyle, ritmik ve aksak ritimli bir çok parçasındaki başarılı performansıyla ve müziğinin rüzgarına göre dans edişiyle de ayrı bir yeri var artık müzik listelerimizde.
Selah Sue'nun albüm kayıtlarından farksız performansının ardından sahne alan Kimbra ise, biraz hayal kırıklığıydı benim için. Halbuki genelde canlı performans ve stüdyo kayıtlarını izlemekten hoşlandığım Kimbra, teknik aksaklık ve eksikliklerden midir bilinmez, umduğum gibi değildi. Sesi daha az çıkan, konsantrasyonu düşük, şarkıların içinde kaybolmasına alışık olduğum halde değildi. Yine de iyi bir performanstı fakat hayal ve beklentilerimi karşılamadı. Settle Down adlı parçaya yaptıkları yeni versiyon çok mekanik ve o Nina Simone esintisinden uzak gibiydi fakat Plain Gold Ring her zamanki gibi muhteşemdi.
Pulp'ta ise itiraf ediyorum iki günün yorgunluğu, efsane İngiliz falan demeyip oturarak izlemeye başladım. Şekeri düşenlere çikolata fırlatması ve diettle olanlara cebindeki üzümleri fırlatması, en sevimli ingiliz aksanı ve o kadar zıplayıp etmesine rağmen yüzünden düşmeyen gözlükleri aklımda Pulp'ın front man'i Jarvis Cocker'ın. 90'larda yükselen Britpop akımının önemli isimlerinden biri haline gelen Pulp, belki de tek bir konser olarak seyredilmeliydi. Festivaller biraz fazla yükleme ve extrem mod değişiklikleri gerektiriyor. Şahsi fikrim Pulp'ın kesinlikle öncesinde bir şey dinlenmeden dinlenilmesi gerektiği. Yorgunluktan ötürü ve geçtiğimiz sene Budapeşte'de izlemiş olmanın verdiği karın tokluğuyla erken terkettiğim One Love kapanış konseri Pulp performansında ben çıktıktan sonra Jarvis Cocker striptiz yapmış sempatik sempatik, onu da kaçırdık :)
Sözün özü müzik dolu bir haftasonu oldu Efes sağolsun. Festival organizasyonuna ithafen birşeyler söylemek gerekirse mobil tuvaletlerden yükselen koku ve çok yüksek fiyatlı yiyecek standları avrupa standardında bir festivale yakışmıyordu. Zincir restoranların havaalanı misali fiyatları ikiye katlaması ise kabul edilemez bir şey. Bu konuda yetkililere sesleniyor, ve avrupa festivallerindeki fiyat uygulamalarını incelemelerini rica ediyorum.

Son söz; One Love bizim için her zaman Efes One Love olarak kalacaktır. Yıllardır Akbank Caz Festivallerinin, Yapı Kredi Caz Festivallerinin, Garanti Caz Yeşillerinin, Nike Human Race'lerin, Rock n Coke'ların olduğu bir ülkede Efes One Love Müzik Festivalindeki Efes isminden rahatsız olmak neden? Amaç ne? Alkol sigara ve ilaç reklamlarının yasak olduğu bir ülkede bu markaların tek reklam mecrası böyle etkinlikler. Yapmayın ayıptır!

PS: Fotoğraflar Efes Pilsen One Love Festival facebook sayfasından alınmıştır.

25 Şubat 2012 Cumartesi

Gevende - Yezidi'nin güneşe bakması gibi müzik yapıyor...



Unutulmaz bir performansı kaçırmış olanlara, Haymatlos'ta gerçekleşen Gevende performansından

Gevende
Ahmet K. Bilgic - Ses & Gitar
Ömer Öztüyen - Viola
Okan Kaya - Bas gitar & Cümbüş & Ses
Gökçe Gürçay - Davul, tencere, tava, damacana
Serkan Emre Çiftçi - Trompet

Taksimin masa ve sandalyeleri kaldırılmış sokakların biri olan Bekar Sokak’ta uzun uğraşlar sonucu gitmekten vazgeçtiğim konserin biletlerini başka müzikseverlere devrettikten sonra, aylardır merak ettiğim, ama sanki sürprizi kaçacakmışçasına internetten müziklerini yok denecek kadar az dinlediğim, performanslarını dinledikten/yaşadıktan sonra yıllardır dinlemediğime, playlistlerin ilk sıralarına koymadığıma pişman olduğum Gevende’nin Haymatlos’taki konseri evrensel bir müzik ziyafeti çekilen gecelerden biriydi. Alternatif bir müzik yapıyorlar demek saygısızlık olur. Deneysel, ufuk açan, etnikten kopmamış, cazdan esin almış, rock'ın elini öpmüş, house ile uzaktan akraba ama her halükarda ruha iyi gelen bir müzik yapıyorlar. İçsellik önemli Gevende'nin yaptığı tüm işlerde. “Alternatif” yaptıkları işitanımlamak için çok yetersiz kalacak bir sözcük.

Sentez bir sound sahibi bütün besteler hem daha önce duyduklarınızdan hem de birbirinden farklı. Özgün...Bir an anadolu ezgilerini taşıyan rock rifleri, sonrasında balkan ezgisi taşıyan çeltik melodileri. Dünya gezdiren, evrensel bir müzik Gevende’ninki. Ayık da olsanız, bayık da olsanız, kendilerinden dinleyeceğiniz iki saatlik bir performans, sizi olmadık yerlere götürecek. Müziklerini “ibadet gibi” diyerek nitelendirebileceğim, Yezidi’nin güneşe bakmasına benzetebileceğim, insan denen varlığın tüm duygularına tercüman olan bir oluşum Gevende. Yıllardır tanımıyor olmanın utancı içerisindeyim hala. Ama bu utancı konser sonrası odalarına dalıp “ya arkadaşlar sizin Sziget’te dünya müzikleri sahnesinde olmanız lazım! Var mı girişimler?” gibi içimde tutamadığım düşüncelerle unuttum gitti.

Bir gitar, bir bas, bir viyola, bir trompet ve bir davul bu kadar mı uyumlu olur? Böylesi mi konuşur birbiriyle? Enstrümanları görünce önce geçtiğimiz yıldan beri dinlediğim Debout sur le Zinc’e benzettim. Ama daha müziklerini duymamıştım. Vokal Ahmet K. Bilgiç’in gürültünün ortasına düşen etkili sesiyle ikiye ayrılan gece, Gevende öncesi ve Gevende sonrası bir hal aldı bende. Bestelerinin özgünlüğüyle bugüne kadar Türkiye’de yarışabilecek çok grup görmedim. O besteler nerden gelmiş, siz nerelere gittiniz de yan yana koydunuz bu notaları? Hele de konuşulmayan doğaçlama bir dil ile – yani Orhan Veli’nin deyişiyle – kifayetsiz kalan sözcüklerden alıp rolü, nasıl da müziğinize verdiniz? Helal olsun!


Müzisyenlerin her biri birbirinden yetenkli ve Gevende’nin her bir bireyi çaldıkları enstrümanın sınırlarını zorluyor. Basçı Okan Kaya, Erkan Oğur’un keşfedip de telifini Hollanda’lılara kaptırdığı perdesiz gitar çalar gibiydi. Bam telimize telimize dokundu. Enstrümanının sınırlarını en fazla zorlayan ve sahnenin en seyredilesi insanı head vokal/elektro gitarist Ahmet K. Bilgiç bana geçtiğimiz aylarda ölen Freddy Mercury, sonra da Jim Morrison’ı sonra da Noir Desir’in hapiste olan vokalini, daha kimleri kimleri düşündürtmedi ki! Yanlış anlaşılmasın, bu isimlere müziği benzediğinden değil, özgünlükte aşağı kalır hiçbir yanı olmadığından düşündüm bu isimleri.

Gevende’nin bir diğer farklılığı ise böyle gruplarda nadiren görebileceğiniz, müzisyenler arasında sahnede gerçekleşen o iletişim! Her biri bir diğerinin yaptığı müzikle mest oldu. Egolar çekmecelere konulmuş, müzik için üst bir kimliğe geçmiş beş müzisyen. Davulcu Gökçe Gurcay’ın basın sololarında, trompetin sololarında aldığı keyif yüzüne yansıyor, viyola davulun ritmiyle tek bir vücut oluyor, Haymatlos’ta biraz eksik olduğu aşikar olan ses sisteminin gazabına uğrayan trompetçi Serkan Emre Çiftçi  bile, yapılan müziği aşkla dinliyor. Parçaların hepsini ilk defa dinliyor olmanın fikir özgürlüğüyle her birine anlam yüklemeye çalıştığım beyin fırtınası sonrası bir sufinin kızgınlığı, Tebrizli Şems’in intikam almak için kuyusundan çıkması, sonrasında da bir akvaryum sakinliği hayal etmiştim. Konsere ısrarla çağıran arkadaşla en ön sıralardan izlediğimiz performansın ikinci yarısında bir de ne göreyim! Playlist’te akvaryum diye bir parça var! İşte bu kadar kelimesiz ama net Gevende. İçinizi okuyan cinsten.

Böylesi bir müziğin sadece Haymatlos’ta değil, İstanbul’un, Türkiye’nin ve hatta dünyanın bütün önemli sahnelerinde yer almasını yürekten diliyor ve bir gün bunun olacağına gerçekten inanıyorum.

Gevende! Yüreğine sağlık! Keza yürek olmadan böyle müzik yapılamaz.

19 Şubat 2012 Pazar

Elif Çağlar ve Circus Love video lansman + konseri


İstanbul müzik sahnelerine yeni isim ve albümlerin katılıyor olmasının sevinci bir yana, özellikle caz müzik severlerin açlığını bastıracak isimlerin gittikçe artması daha da güzel! Bu hafta yaklaşık bir yıl önce M-U-S-I-C albümüyle kendinden bahsettiren Elif Çağlar'ın albümün en sıcak parçalarından Circus Love için çekilmiş olan videosunun lansmanı ve konseri vardı Ghetto'da. Hafta içi gerçekleşmesine rağmen güzel bir kalabalığı ağırlayan konserde, Circus Love adlı parçaya Türkiye'de daha önce hiç denenmemiş bir teknikle -stop motion tekniğiyle - çekilmiş olan şeker gibi bir kliple başladı gece. Şeker derken, gerçekten hayal edebileceğiniz envai çeşit şeker, çikolata, meyve parçacıklarından oluşturulmuş karelerin tek tek el emeği ile yapılarak, stop motion tekniğinde bir video klibe dönüşmesinden bahsediyoruz. Şarkı dinlemeye, klip izlemeye değer!

Tüm söz ve müziklerin Elif Çağlar'a ait olduğu albümde mutlu ve hareketli şarkılar ağırlıkta. Özellikle Universal Love ve Everybody is an Artist in NewYork şarkılarının sözlerinde dünya gezmiş herkesin kendinden birşeyler bulabileceği parçalar olması, albümü daha da sıcak hale getirmiş. Serkan Yılmaz (piyano), Ozan Musluoğlu (kontrabas) ve Onur Alatan’ın (davul) eşlik ettiği şarkıların yanı sıra, Elif Çağlar’ın üç kıvırcık müzisyen olmalarından ötürü adı "The Curly Trio" olan grupta birlikte çalıştığı Cem Tuncer ve Kerem Türkaydın’la beraber kaydettiği bir şarkı da bulunuyor. Geçtiğimiz günlerde Babylon'da Alp Ersönmez'le "Cereyanlı" bir şekilde sahne alan usta trompet İmer Demirer ve Cengiz Baysal, Bilal Karaman, Ferhat Öz gibi birçok önemli caz müzisyeni albümde konuk olarak yer almış!

Önce İstanbul Bilgi Üniversitesinde caz kompozisyonu okumuş sonra da NewYork'lara gidip Queens College'da caz mastırı yapmış olan Elif Çağlar, keşke böyle saçlarım olaydı detirten bu kıvırcık saçlı ses, Türkiye'nin en sevilen caz vokallerinden biri oldu şimdiden. Geçtiğimizz yıl çıkan M-U-S-I-C adlı muhteşem albümünün en sevimli şarkısına çekilen kliple başlayıp biten gecede, çok başarılı bir caz vokali olan Elif Çağlar'ı, 2 saat süren performansı boyunca keyifle izledik. Konser boyunca güzel bir caz ziyafeti çektik çekmesine fakat, konser salonundaki izleyicilerin büyük çoğunluğunun devamlı muhabbet ediyor olması, hatta konser boyunca sahneye ancak bir iki kere dönüp bakmış olan bir kaç terbiyesiz seyircinin olması, tabii ki bu seyircilerin kendi ayıbıydı. Ara sıra ayyuka çıkan konuşma sesleri, ben bile sinirlenirken, sahne alan müzisyenlere ne hissetmiştir siz düşünün!

Bir diğer konu ise, her ne kadar caz bireyselliğin ağır etkilerinin görüldüğünü düşündüğüm bir müzik türü olsa da ve M-U-S-I-C bir solo albüm olsa da, Elif Çağlar'ın sahnede müzisyenlerle tam bir ahenk içinde olmadığını ve müzisyenlerin - ki cazda enstrümanlar vokal kadar hayati önem taşıyan ögeler - yeterince mutlu olmadığını düşündüm ve kendilerini biraz eşlikçi gibi hissettikleri hissine kapıldım ara sıra. Özellikle back vokallerin asık suratı ise, dikkat çekmeyecek gibi değildi. Şarkıların mutluluğuna tezat oluşturacak cinsten! Belki de bu sadece bu performansta böyleydi, bu konuda kesin bir şey söylemek tabii ki grubun dinamiklerini bilmeden doğru olmaz. Ama özellikle kontrbas ve klavyenin baskın şekilde yer aldığı albümde, müzisyenlerin sahnede daha da fazla takdir edilmesi gerektiği kanaatindeyim, naçizane...

bu önemli sesin müziklerine, ve kalemine kulak vermeniz için myspace sayfası ve blog linklerini de buradan paylaşalım,
http://www.myspace.com/elifmusic
http://elifmusic.blogspot.com/