Sziget etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sziget etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Eylül 2012 Salı

Sziget Müzik Festivali 2012 - biz yine oradaydık

Geçtiğimiz sene hayatımıza anlam katan Sziget Müzik Festivali bu sene de seyahat programımızdaydı. Kim kim miydik? Soldan sağa: Gürsel, Engin, Hil'alem, Gözde ve Barış... Bol bol da Hollandalı!


Bu sene 20.si gerçekleştirilen festival 8 Ağustos -12 Ağustos tarihleri arasında yine her zamanki Obudabi adasında, Tuna nehrinin üzerinde, Buda ile Peşte'nin tam ortasında, aslında çok da uzak değil, uçakla 2 saatlik mesafe ötemizde Budapeşte'deydi. Macaristan'ın yaşanası başkenti Budapeşte'de her yıl 400.000 kadar ziyaretçi alan ve Avrupa'nın en iyi festivallerinden biri olarak kabul edilen Sziget, etkinlik yönetimi açısından geçtiğimiz senelere göre biraz darbe almıştı ama en büyük sponsorlarından birini kaybetmesine rağmen, çok daha az bir bütçeyle yine yaşanası bir festival oldu.

Öncesinde şehrin tadını çıkarmak isteyenler için geniş bir yelpazede hostel, apart ve otele sahip şehirde biz - biraz keyfimize düşkünlükten, biraz da bir hafta çadırda uyuyacak olmanın verdiği korkuyla, ilk iki günümüzü Akacfa Apartments'ta geçirdik. Çok büyük bir şehir olmamasına rağmen demir yolları ve metrolarla sarmalanmış Budapeşte'de hosteldan şehre ulaşım en fazla 10 dakika sürüyordu. Bunu fırsat bilip, Dub step gençliğine katıldığımız Corvin Tötö'ye, şehirden azcık uzaklaşıp Obudabi gibi bir ada olan Margit Hid üzerindeki Holdudvar'a, Eski ve iç avlusu olan bir binanın Doni Darko hayalleri misali süslendiği Instant'a ve ispanyol merdivenlerinin Budapeşte versiyonu olan Gödör'e gittik bu iki gün içinde. Turist olarak gezmeyi hiç sevmeyen bu dörtlü gulaş bile yemedi. Amaç sıradan vatandaşların takıldığı mekanlara takılmaktı, gerçekleştirdik. Bunun gururunu yaşıyoruz :)

Sonrasında her bir dilde hoşgeldin yazan demir köprüden geçerek adamıza adım attık. (Day -2) Haftalık konser planlarımızı yapmak için ingilizce festival magazini ara dururken, bir süre sonra farkettik ki bu sene herşey Macarca! Geçen seneden çadır komşumuz bizi Janis Joplin caddesinin köşesinde güleryüzüyle karşıladı ve arşınladık adayı. Ama baya arşınladık. En yakın kahve noktasının on dakika mesafede olduğu sakin bir köşe seçtik bu sene çadırlarımız için. İyi mi ettik, kötü mü ettik diye düşünüp, kalabalıklarda olmanın her zaman daha iyi olduğuna kanaat ettik. Seneye o kadar arşınlamıyoruz! :)  
"Line-up 20. yıla yakışan bir line-up değildi" sızlanmalarına rağmen, biz ve hollandalılardan oluşan mahallemiz isabetli ve eğlenceli seçimler yaparak belki de festivalde hiç kimsenin eğlenmediği kadar eğlendik! Day -2 ve Day -1 gündüz çadırların ortasındaki ortak alanda chill-out modunda, öğleden sonraları frizbi oynamacalar ve süpermarkete gidip festival ortamında fast food'dan ölmemek için alışveriş yapmalarla geçti. 1. gün ise festivalin bizler için doruk noktası oldu diyebilirim. OTP Bank Dünya Müzikleri Sahnesinde önce Amsterdam Klezmer Band ile binlerce hayran tozu dumana kattık, sonrasında ise Che Sudaka ile mükemmel bir bayırda dünyanın farklı ülkelerinden gelen bu müzisyenlerin ritmi ile zıplamaktan bir hal olduk. Che! Su! Da! Ka! diye bağırmamızın en önemli sebebi, hayatımızda enerjisi bu kadar yüksek bir performans görmemiş olmamız, ve kalabalık kadromuzun sinerjisiydi! 

Ana sahnede de iyi isimler olmasına rağmen, ruhumuza modumuza uygun olan dünya sahnesiydi. Doğal bir sahneydi herşeyden öte! İnsanları, coğrafyası (sahnenin vadi gibi bir noktada olduğunu ve izleyenlerin sahnenin karşısındaki bayırda çayır çimen yayıldığını düşünün :) ) Emir Kusturica - No Smoking Orchestra ve Goran Bregovic & Wedding n Funeral Band da yine bu sahnedeydi. Daha ne olsun? Dünyalar bizim. Her birinde ayrı ayrı göbek attık, millerce uzakta kendimize yakınlaştık her bir konserde.
Dünya Müzikleri Sahnesi'ne çok yakın konumlanmış Roma Stage'in ise ayrı bir yeri var yine listelerimizde. Günün şarkısı blogunda paylaştığım ve  ilk defa  yaklaşık altı ay önce Radyo Pangea'dan duyduğum Polonyalı çingene grup Caci Vorba'nın line up'ta olduğunu duyunca çocuklar gibi sevindim. Koşa koşa gittim melankolik çingene hallerine. Ses rengi ile balkan müziğine ayrı bir tat katan vokalin hem kemençe, hem keman çalması bir de sesi ile dağları delmesi, unutulacak gibi değil. İsmini bilmediğimiz çingene ruhlu dostlarla dans ettik. Roma çadırında. Nereden geldiğini bilmediğimiz havvalarla, ademlerle şarkılar söyledik. Sziget'in çingene çadırı ayrı bir dünya... Trakya düğünlerinden fırlamış şoparlar gibi 9-8 lik balkan ritimlerinde dağıtırken "dünya küçük" dediğimiz bir olaysa çok sevgili Babylon'un yönetiminden arkadaşlarla karşılaşmamız oldu. Dünya küçük gerçekten yahu!

Gelelim ana sahneye... Festivalin en büyük isimlerinin bulunduğu ve main stream festival ziyaretçisinin mekanı olan ana sahnede kaçırmayı göze alamayacağım 3 isim vardı. Jazz'ın yükselen sesi, İstanbul'u da jazz festivalinde bir konseri ile şenlendirmiş Caro Emerald (e bu kadar Hollandalı'ya ancak bir Hollandalı), şimdinin ve geleceğin en iyi erkek vokallerinden biri olduğunu düşündüğüm İtalyan-İrlanda karmaşık geçmişli, bir de üstüne Londra'da büyümüşlüğün aksanına sahip Paolo Nutini, ve efsane Mando Diao. Evet birçoklarına göre çok daha fazla isim vardı dünyaca tanınmış ve kaliteli müzik yapan. Killers vardı, Hurts vardı, Placebo vardı, Snoop dog ve LMFAO vardı.


Caro Emerald, albüm kayıtlarındaki kadar berrak sesiyle ve başarılı jazz parçalarıyla eğlendirdi seyirciyi. İstanbul'da konserin yarısında topukluları çıkaran Caro, Sziget'te hiç ayakkabı giymemişti. Paolo Nutini ise dinlemenin yanında şarkılara kendisini nasıl verdiğini görebilmeniz için kesinlikle yakından izlenmesi gereken bir vokal. Rock n roll, country, pop, jazz her türe yatkın bu çocuk, zamanında rock n coke'da hakettiği ilgiyi görmemişti. Neyseki Sziget var diyorum. Bazı isimler hakettikleri yerdeydi. Mando Diao ise efsane bir performans sergiledi. I wanna dance with somebody performanslarını unutamıyorum. Binlercemiz eşlik ettik. Dans etmek istedik. Tekrar tekrar bise çağırdık Mando Diao'yu.

Ve "canım ot çekti - yo yo whats up broo" gibi manasız sözler sarfeden Snoop Dog gibi sığ bir showman'e karşın (manasız da gerek bazen tamam, onda da eğlendik mi eğlendik, LMFAO'da wiggle wiggle wiggle dedik mi dedik)  Mando Diao konser bitiminde şu sözleri söyleyerek gönlümü fethetti. "Bu akşam her ne kadar sarhoş olursanız olun, hangi kızla yatarsanız yatın, ama bir dakika durun ve Suriye'de hayatını kaybeden kardeşlerinizi düşünün! Onlar için dua edin!" Morrisay'in vejeteryanlıkla ilgili videosu geldi aklıma. Harbiye'de vejeteryan olmayı düşündüğüm o an geldi aklıma. Sonra da hala prensipleri olan ve aklını yitirmemiş, dünyaya ve insanlığa önem veren, fark yaratabileceğinin farkında olan sanatçıların var olmasına seviniyor olmam..

Bu kadar seçeneğin arasında, bir hafta boyunca keyifli vakit geçirmek istediğiniz bir festivalde öncelik sıralaması yapamazsanız yandınız! Ayrıca bünyeye günde 2-3 çeşit müzikten fazlasını alırsanız, şarapla birayı karıştırmak gibi. sonra da komposto içmek üstüne. Müzikal yolunuzu çizmek gerek böyle programlarda, yoksa kaybolur, hiç bir şeyden keyif alamazsınız. Sırf müzik eleştirmenliği sıfatıyla gidiyorsanız ayrı konu, fakat yılın 14 günü için kiraladığımız hayatlarımızdan azıcık uzaklaşmışken, takmadık böyle şeyleri biz. Keyfimize baktık. Ünlü diye her isme yetişmeye çalışmadık. Kısmet bir dahakine dedik :) Bu bir tercihti, bundan da pişman değiliz.

Bir de her zaman bahsetmeden geçmediğim Civil Sziget ve outdoor etkinlikleri konusuna gelirsek, Hungarian Rocking Horse ve rocking sofa'lar ana sahneye konumlandırılmış en büyük ve eğlenceli oyuncaklardı. Yine evlilik çadırından, dev satranç tahtasına, gay haklarından kilisesine, ücretsiz reiki hizmetlerinden, isteyenin o tarihlerde ekranlarda yer alan olimpiyat oyunlarını izleyebileceği sport arenalara, çadırda yatmaktan sırtı tutulmuşlara masaj hizmetinden, dünya mutfaklarından yüzlerce seçeneğe, Sziget'e sırf müzik için değil, keyif için gelenlere yine çok geniş bir yelpazede seçenek sunulmuştu. Hollanda ve Türkler karması olarak Fransızlara karşı oluşturduğumuz beachvolley takımımızsa 5 set süren maçta 3-2 yenildi. Hollandalılar yenilince biz de yenilmiş sayıldık anlayacağınız :)



Sziget'in 20. yılı belki beklenildiği kadar şaşalı geçmedi. Fakat bize yetti. Şehrin keşmekeşinden kaçıp, istediğimiz keşmekeşin içine girdik. 2 saat uzaklıkta ama 2 ışık yılı farkla zıpladık çimenlerde. Şehrin ünlü sıcak spa'larında keyfimizi de yaptık. Ve hatta bungee jumping de yaptık! Aklımızda hafta boyunca yuttuğumuz toz bulutundan başka hiç birşey kalmadı. Her sene gidesimiz var. Seneye belki Balaton diyerek ayrıldık adadan ağır kamp çantalarımız ve çadırlarımızla...HEV trenimize, 3 numaralı mavi metroya ardından da havaalanı otobüsüne adım başı yapılan kontrol noktalarında city pass bilekliklerimizi göstererek binip, havaalanındaki tur turistlerinden uzak durarak online check-inimizi yapıp son HUF'larımızı harcadık... Seneye yine oradayız. (Belli de olmaz belki Balaton)

Festival fotoğraflarının daha fazlası içün :)
SZIGET 2012 http://www.facebook.com/media/set/?set=a.10151020159308723.425707.568248722&type=3
SZIGET 2011 http://www.facebook.com/media/set/?set=a.10150272873198723.335491.568248722&type=3

25 Şubat 2012 Cumartesi

Gevende - Yezidi'nin güneşe bakması gibi müzik yapıyor...



Unutulmaz bir performansı kaçırmış olanlara, Haymatlos'ta gerçekleşen Gevende performansından

Gevende
Ahmet K. Bilgic - Ses & Gitar
Ömer Öztüyen - Viola
Okan Kaya - Bas gitar & Cümbüş & Ses
Gökçe Gürçay - Davul, tencere, tava, damacana
Serkan Emre Çiftçi - Trompet

Taksimin masa ve sandalyeleri kaldırılmış sokakların biri olan Bekar Sokak’ta uzun uğraşlar sonucu gitmekten vazgeçtiğim konserin biletlerini başka müzikseverlere devrettikten sonra, aylardır merak ettiğim, ama sanki sürprizi kaçacakmışçasına internetten müziklerini yok denecek kadar az dinlediğim, performanslarını dinledikten/yaşadıktan sonra yıllardır dinlemediğime, playlistlerin ilk sıralarına koymadığıma pişman olduğum Gevende’nin Haymatlos’taki konseri evrensel bir müzik ziyafeti çekilen gecelerden biriydi. Alternatif bir müzik yapıyorlar demek saygısızlık olur. Deneysel, ufuk açan, etnikten kopmamış, cazdan esin almış, rock'ın elini öpmüş, house ile uzaktan akraba ama her halükarda ruha iyi gelen bir müzik yapıyorlar. İçsellik önemli Gevende'nin yaptığı tüm işlerde. “Alternatif” yaptıkları işitanımlamak için çok yetersiz kalacak bir sözcük.

Sentez bir sound sahibi bütün besteler hem daha önce duyduklarınızdan hem de birbirinden farklı. Özgün...Bir an anadolu ezgilerini taşıyan rock rifleri, sonrasında balkan ezgisi taşıyan çeltik melodileri. Dünya gezdiren, evrensel bir müzik Gevende’ninki. Ayık da olsanız, bayık da olsanız, kendilerinden dinleyeceğiniz iki saatlik bir performans, sizi olmadık yerlere götürecek. Müziklerini “ibadet gibi” diyerek nitelendirebileceğim, Yezidi’nin güneşe bakmasına benzetebileceğim, insan denen varlığın tüm duygularına tercüman olan bir oluşum Gevende. Yıllardır tanımıyor olmanın utancı içerisindeyim hala. Ama bu utancı konser sonrası odalarına dalıp “ya arkadaşlar sizin Sziget’te dünya müzikleri sahnesinde olmanız lazım! Var mı girişimler?” gibi içimde tutamadığım düşüncelerle unuttum gitti.

Bir gitar, bir bas, bir viyola, bir trompet ve bir davul bu kadar mı uyumlu olur? Böylesi mi konuşur birbiriyle? Enstrümanları görünce önce geçtiğimiz yıldan beri dinlediğim Debout sur le Zinc’e benzettim. Ama daha müziklerini duymamıştım. Vokal Ahmet K. Bilgiç’in gürültünün ortasına düşen etkili sesiyle ikiye ayrılan gece, Gevende öncesi ve Gevende sonrası bir hal aldı bende. Bestelerinin özgünlüğüyle bugüne kadar Türkiye’de yarışabilecek çok grup görmedim. O besteler nerden gelmiş, siz nerelere gittiniz de yan yana koydunuz bu notaları? Hele de konuşulmayan doğaçlama bir dil ile – yani Orhan Veli’nin deyişiyle – kifayetsiz kalan sözcüklerden alıp rolü, nasıl da müziğinize verdiniz? Helal olsun!


Müzisyenlerin her biri birbirinden yetenkli ve Gevende’nin her bir bireyi çaldıkları enstrümanın sınırlarını zorluyor. Basçı Okan Kaya, Erkan Oğur’un keşfedip de telifini Hollanda’lılara kaptırdığı perdesiz gitar çalar gibiydi. Bam telimize telimize dokundu. Enstrümanının sınırlarını en fazla zorlayan ve sahnenin en seyredilesi insanı head vokal/elektro gitarist Ahmet K. Bilgiç bana geçtiğimiz aylarda ölen Freddy Mercury, sonra da Jim Morrison’ı sonra da Noir Desir’in hapiste olan vokalini, daha kimleri kimleri düşündürtmedi ki! Yanlış anlaşılmasın, bu isimlere müziği benzediğinden değil, özgünlükte aşağı kalır hiçbir yanı olmadığından düşündüm bu isimleri.

Gevende’nin bir diğer farklılığı ise böyle gruplarda nadiren görebileceğiniz, müzisyenler arasında sahnede gerçekleşen o iletişim! Her biri bir diğerinin yaptığı müzikle mest oldu. Egolar çekmecelere konulmuş, müzik için üst bir kimliğe geçmiş beş müzisyen. Davulcu Gökçe Gurcay’ın basın sololarında, trompetin sololarında aldığı keyif yüzüne yansıyor, viyola davulun ritmiyle tek bir vücut oluyor, Haymatlos’ta biraz eksik olduğu aşikar olan ses sisteminin gazabına uğrayan trompetçi Serkan Emre Çiftçi  bile, yapılan müziği aşkla dinliyor. Parçaların hepsini ilk defa dinliyor olmanın fikir özgürlüğüyle her birine anlam yüklemeye çalıştığım beyin fırtınası sonrası bir sufinin kızgınlığı, Tebrizli Şems’in intikam almak için kuyusundan çıkması, sonrasında da bir akvaryum sakinliği hayal etmiştim. Konsere ısrarla çağıran arkadaşla en ön sıralardan izlediğimiz performansın ikinci yarısında bir de ne göreyim! Playlist’te akvaryum diye bir parça var! İşte bu kadar kelimesiz ama net Gevende. İçinizi okuyan cinsten.

Böylesi bir müziğin sadece Haymatlos’ta değil, İstanbul’un, Türkiye’nin ve hatta dünyanın bütün önemli sahnelerinde yer almasını yürekten diliyor ve bir gün bunun olacağına gerçekten inanıyorum.

Gevende! Yüreğine sağlık! Keza yürek olmadan böyle müzik yapılamaz.