İstanbul Konser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul Konser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Temmuz 2023 Cumartesi

Takeshi’s Cashew İstanbul’a hayran

 

Viyanalı psikedelik funk müzik grubu Takeshi’s Cashew, 30. İstanbul Caz Festivali’nin açılış partisinden Park Orman sahnelerine ve Parklarda Caz ile İstanbul’un her yerine duyurdu müziğini… Grupla Park Orman konserleri sonrası müziklerini ve İstanbul deneyimlerini konuştuk.


Garanti BBVA sponsorluğunda gerçekleşen 30. İstanbul Caz Festivali kapsamında İstanbul seyircisinin tanışma fırsatı bulduğu Viyanalı saykodelik/psikedelik funk müzik grubu Takeshi’s Cashew, festivalin Yeniköy’deki Avusturya Konsolosluğu’nun Avusturya Kültür Ofisi Bahçesi’nde gerçekleşen açılış partisinde İstanbul müzik seyircisinin kalbini kazandı. 3’ü Alman, 3’ü Avusturyalı olan grup üyeleri dinleyiciyi bir trans haline sokabilen muhteşem müziklerini Viyana dışında birçok ülkede sahneliyorlar.  2019 yılında kurulan, enstrümental bir grup olan ve isimlerini Japon bir bilgisayar oyunu programı Takeshi’s Castle’dan esinlenerek koyan Takeshi’s Cashew Türkiye’den yerli sanatçılarla birlikte güzel işler yapma niyetinde. İstanbul’un hayran kaldığı, çoğu alaylı müzisyenlerden oluşan ve sadece davulcu Tobias’ın klasik bir müzik eğitiminden geçtiği Takeshi’s Cashew grup üyeleri ise şöyle: Florian Feit saksofon, flüt, fujara (Slovak çoban flüdü), şakuhaçi (Japon bambu flüdü), bansuri (Hint flüdü), xaphoon, midi saksofon | Jassin B'Shary elektro gitar, bas gitar | Benjamin Zsak elektro gitar, bas gitar, buzuki, synthesizer | Lukas Zettl elektro gitar, synthesizer | Sebastian Antreju Fiedler bongo davulu, cembe, darbuka | Tobias Blessing davul, elektro davul. Spotify’da ve diğer müzik platformlarında ‘Humans in a Pool’ (2021) ve ‘Enters J’s Chamber’ (2023) albümleri yayınlanan grubun 2021 çıkışlı Akihi isimli single’larını da tavsiye ediyor, kendilerini İstanbul’a her yıl bekliyoruz! 


“GELMEDEN ÖNCE FATİH AKIN İZLEDİK”

Türk psikedelik rock grubu BabaZula’yı çok iyi bilen Takeshi’s Cashew üyelerinden multienstrümantalist Florien, “Gelmeden önce İstanbul sahnesine hazırlanmak için Fatih Akın’ın ‘Crossing the Bridge/Köprüyü Geçerken’ müzik belgeselini izledim” diyor. Park Orman konserleri sonrası kuliste gerçekleştirdiğimiz röportajda kendilerine çok yakında Türkiye’nin müziğin eve müzisyenine ışık tutan ‘Sen Kimsin’ isimli bir belgeselin daha yolda olduğunun da müjdesini verdik. Daha önce HAFTA Gazetesi’ne söyleşi veren Cenk Kaptan imzalı yapım yayınlandığında Takeshi’s Cashew gibi bu ülkenin müziğine hayran birçok müzisyenin ilgiyle izleyeceğine şüphemiz yok. 

BARIŞ MANÇO, TÜLAY GERMAN'I DİNLİYORLAR

Takeshi’s Cashew üyelerine hangi müzisyenlerimizi dinlediklerini de sorduk: “70’lerden çok Türk psikedelik rock dinliyoruz tabii, psikedelik bir grup olarak. Barış Manço ile video oyununda karşılaştık ‘İnce ince’ şarkısıyla. Barış Manço, Tülay Geman. Yenilerden Derya Yıldırım, Lalalar. Türk müzisyenlerle birlikte de müzik yapmak istiyoruz. 70’lerde Türkiye’de müzik yapmış olan bir arkadaşımızla - Ozan Ata Canani ile  - de birlikte bir şeyler yapmayı planlıyoruz.”  Instagram sayfalarında kendi müzikleri için “psikedelik kozmo funk” ifadesini kullanmış olsa da biz Takeshi’s Cashew’a yine de müziklerini hangi janr içine soktuklarını sorduk: “Kesinlikle psikedelik - bu bizim için önemli - ancak onun dışında kumbiya, afro beat, biraz kelt müziği, desert rock (çöl rock’ı) da müziğimizde oluşturduğumuz vahşi karışımın içinde yer alan unsurlar.”

“BU ŞEHİR BİZE ENERJİ VERDİ!”

Sadece festivalin açılış partisinde değil, 8 Temmuz’da İstanbul Caz Festivali Park Orman’da da Kovacs’ın headline olduğu ve Okay Temiz ile Riff Cohen’in “Cazda Ortadoğu namesi de çok lezzetli oluyor” dedirttiği bir akşamda ve İstanbul Caz Festivali’nin ücretsiz konserlerinden oluşan ‘Parklarda Caz’ kısmında da sahne aldı, Takeshi's Cashew İstanbul’un gerçek sahipleriyle karşılaşma fırsatı buldukları bu konserlerdeki ilgiden çok memnun kalan grup üyelerine Viyana’ya döndükten sonra bir kez daha sordum: “İstanbul nasıldı sizce?” diye: “Şehir bizi zaten inanılmaz etkilemiş ve bize enerji vermişti. İnsanlar o kadar dost canlısı ki! Festivaldeki ev sahibimiz de bizi çok sıcak ve büyük takdirle karşıladı. Belki bunu 1000 kez söyledik ama böyle güzel bir şehre seyahat edip insanlarına müziğimiz çalabiliyor olduğumuza hala inanamıyoruz. Festivaldeki host’umuz Dilara ile Boğaz turu da yaptık, Balat’a, Kadıköy’e cıvıl cıvıl restoranlara, üniversite kampüsüne gittik ve inanılmaz bir İstanbul deneyimi yaşadık. Çok mutluyuz.” 



21 Ekim 2022 Cuma

Snarky Puppy İstanbul’a geliyor!

 

4 Grammy ödüllü enstrümental müzik grubu Snarky Puppy, yeni albümleri Empire Central ile dünya turnesine çıktı ve 5 Kasım’da Zorlu PSM’de İstanbullu hayranlarıyla buluşacak. Grubun kurucusu ve basçısı Michael League ile yeni albümlerini ve çok sevdiği İstanbul’un müzikleri üzerindeki etkilerini konuştuk.


Jazz, füzyon, funk, soul, blues, gospel, r&b, hepsi var Snarky Puppy’nin müziğinde ama grubun kurucusu ve basçısı Michael League’in de ifadeleriyle “Enstrümental bir müzik grubu”. Onları bir kategoriye sokmam zor, oldukları gibi kabul edip tadını çıkarmak en doğrusu. 4 kez aldıkları Grammy ödülü de “En iyi çağdaş enstrümental albüm” kategorisinde geldi. Univeristy of North Texas Jazz Studies bölümünde okurken bir araya gelen (League’in ifadeleriyle) “üç beş beyaz cazcı” Teksas Dallas’ın siyahi Amerikan müzik sahnelerinde gerçek sesini bulduktan sonra 4 Grammy ödülü ve sayısız caz ödülü aldılar. 28 Eylül’de çıkan 6 parçalık yeni albümleri Empire Central için dünya turnesine çıktılar ve bir yılı aşkın bir süre devam etmesi beklenen turnede 5 Kasım 2022’de yolları İstanbul’dan da geçecek.

Snarky Puppy’nin kurucusu ve basçısı Michael League ile turne öncesi evinde geçirdiği son akşamında efsanevi müziklerini, Empire Central albümünü, dünya turnesini ve çok sevdiği İstanbul’u ve İstanbul’un bu efsanevi grubun müziği üzerindeki etkilerini konuştuk. Türk müzik kültürüne özel bir ilgisi olan League, iki ay kaldığı Beyoğlu’nda ud dersleri de almış ve Kardeş Türküler ve The Secret Trio gibi bu toprakların kültürel çeşitliliğini en iyi yansıtan gruplarını dinlemekten büyük keyif alıyor; İstanbul seyircisinin yaptıkları müziği ve sahnelerinde olup biteni diğer birçok ülkedekinden daha iyi anladığını söylüyor.

Snarky Puppy’nin tarihinden bahsedebilir miyiz biraz?

Aslında üniversitede (University of North Texas Jazz Studies) bir grup müzisyen birlikte çalıyorduk en başta. Her hafta benim evimde yazdığım veya aranje ettiğim şarkıları çalıyorduk. Sonra çoğumuz Dallas’a taşınıp siyahi Amerikan müziği sahnelerinin bir parçası olduğumuzda yaptığımız iş de yeni bir hayat buldu. Robert ‘Sput’ Searight (davul), Shaun Martin (klavye), Bernard Wright (Miles Davis, Chaka Khan ve Marcus Miller gibi isimlerle çalışmış efsane klavyeci), Bobby Sparks (klavye), Jason JT Thomas -bu beş isimden üçü hala bizimle çalıyor- gibi isimlerle sound çok değişti. Çünkü öncesinde konservatuarda caz okumuş üç beş beyaz müzisyendik. Sonra grup siyahi Amerikalılar, kilise müziğiyle büyümüş isimlerle bir araya gelince gerçek sound ortaya çıktı. Snarky Puppy’nin bu evrimi aslında Amerika’nın siyah ve beyazının bir araya gelmesiyle de paralel bir hikaye.

Kategorilere sığdırılmanız zor ama yine de müziğinize bir janr vermemiz gerekse?

Enstrümantal müzik diyebilirim. Çünkü caz yapıyoruz desem, aslında tam caz da yapmadığımızı açıklamam gerekecek. Funk da yapıyoruz. Orijinal enstrümantal müzik demek en doğrusu çünkü müziği yazıyoruz ve şarkı söyleyen yok. Enstrümantal bir topluluğuz. Ama rotasyon halinde çalışan müzisyenlerimiz de olduğundan kolektif de denebilir. Müzik yaparken çok açık fikirli bir yaklaşımımız var. İnsanlara bir sınır koymuyoruz, böylece daha özgürce deneyip keşfedebiliyorlar. Yeni ve daha önce adım atılmamış bir arazide ilerler gibi yapıyoruz bu işi. Hep yeni şeyler yapmaya çalışıyoruz, bu her zaman en önemli önceliğimiz. Beğenilen bir şey üzerinden gitmiyoruz.

Snarky Puppy muhteşem işbirliklerine de imza atıyor. En etkilendiğiniz hangi işbirliğiydi?

Ayrım yapması çok zor. Ama Jules Buckley yönetimindeki Metropol Orchestra ile çalışmak inanılmazdı. Birden grubunuza 50-60 kişi daha ekleniyor. Family Dinner Vol. 2 albümünde de aynı odada muhteşem müzisyenler bir aradaydı: Jacob Collier, Susanna Baca, İsveç’ten Becca Stevens and Väsen, Laura Mvula, Carlos Malta, Bernardo Aguiar... Çok uluslararası, çok çeşitli müzisyenlerin olduğu çılgın bir dünyaydı.

İstanbul sizin için ne ifade ediyor? Dinlediğiniz Türk müzisyenler de var mı?

Bu sefer turnede olduğumuzdan uzun kalamayacağız ama İstanbul’da birçok müzisyen arkadaşım var. Birkaç yıl önce Beyoğlu’nda iki ay kaldım. Harika bir deneyimdi ve birçok arkadaşım oldu o dönemde. Immigrance albümüzde aslında çok büyük bir Türk etkisi var. O albümün kapağını Türkiye’den bir sanatçı yaptı, dinlemeyi çok sevdiğim Kardeş Türküler’le de çalışmaları olan Zeycan Alkış tasarladı kapağı. O albümde Even Us isimli parçada ud çaldım, İstanbul’da ud dersleri alıyordum. Yine o albümden Bigly Strictness’ta efsane perküsyoncu Mısırlı Ahmet tarafından kullanılan bir ritmin varyasyonlarını kullandık. O kadar çok Türk müziği dinledim ki ve biraz da Türk müziği eğitimi de aldım; o yüzden her zaman bir etkisi olacak müziğimde diye düşünüyorum. Kardeş Türküler’i çok seviyorum. The Secret Trio da inanılmaz; sanırım o grupta sadece Tamer Pınarbaşı Türk. Ama uzun yıllar Türkiye’de yaşamış Makedonyalı klarnetçi İsmail Lumanovski, Ermeni asıllı Amerikalı udî Ara Dinkjian’ın babası da Diyarbakırlı bir Ermeni Türk’müş. Çok iyi Türk müzisyenler var. Benim dinlediğim Türk müziklerinin çoğu eski müzikler.

İstanbul müzik seyircisini nasıl buluyorsunuz?

İstanbul seyircisi her zaman muazzam. Türkiye’de öyle derin bir müzik kültürü var ki, seyirci arasındaki sıradan bir izleyici bile yaptığımız müziği sahne aldığımız birçok ülkedeki seyircilerden daha iyi anlıyor. Türkiye’de insanlar çok karmaşık melodilere aşina bir şekilde büyüyor. Çok zengin bir müzik kültürünüz var. Küba’ya gittiğimizde de benzer hisler yaşıyoruz. Brezilya’da da öyle. Elektrikçi veya barmen bile sahnede ne olup bittiğini başka ülkelerde gördüğümüzden daha iyi anlayabiliyor, bence bu çok etkileyici. İstanbul’un özellikle bu özelliğine bayılıyorum. Önümüzdeki birkaç yıl içinde çok çok çok yüksek ihtimalle Türkiye’de de bir stüdyo kaydı yapacağız diye düşünüyorum.

EMPIRE CENTRAL DALLAS’TAKİ KÖKLERİMİZE BİR YOLCULUK

Yeni albümün nasıl bir hikayesi ve sound’u var?

Bu albümün kaydı için tekrar Teksas’a döndük çünkü Dallas’ta inanılmaz bir müzik kültürü var. Austin’in çok gürültü yaptığına bakmayın, Dallas kendi reklamını yapan bir yer değil. Bence Dallas ve Houston müzik sahneleri Austin sahnelerine göre çok daha zengin. Kirk Franklin, Erykah Badu ve Nora Jones gibi inanılmaz müzisyenlerin ve diğer birçok önemli ismin çıktığı bir yer Teksas. Empire Central’ı yaparken aklımızdaki Teksas’tı. Gruba müzikleri yazarken Teksas’ı düşünün dedim. O yüzden belki biraz daha funky ve groovy bir sound’u oldu albümün. Daha doğrudan bir anlatımı oldu bu albümün ve daha az izoterik unsur barındırıyor. Albüm kayıtlarının videolarında da bunu görmek mümkün.

“STREAMING ŞİRKETLERİNİN ÖNCELİKLERİ MAALESEF SANATÇI DEĞİL”

Sadece müzisyenlere daha iyi ödeme yaptığından değil, müzik kalitesi daha iyi olduğu için de Tidal (Henüz Türkiye’de yok) kullanıyorum. Spotify da müzisyenlere ödeme yapıyor evet ama Snarky Puppy’nin Spotify’dan bir ayda kazandığını iki konserde sadece merchandise masasında kazanıyoruz. Bence hiçbir müzisyen şu anda olup bitenden çok hoşnut değil. Ben dinlediğim müzisyenlerin plaklarını alıyorum. İstanbul’da kendimi baya kontrol altında tutmam gerekiyor çünkü 70’ler Türk saykedelik rock müziğini çok seviyorum. Tabii ki Napster’dan daha iyi çünkü o zaman kimse emeğinden hiçbir şey kazanamıyordu. Streaming şirketlerinin olması ve müzisyenlerin birşeyler kazanmasına aracı olmaları tabii ki iyi, ama mevcut haliyle sürdürülebilir mi - özellikle de albüm satışı olmadan ayakta kalmaya çalışan bağımsız müzisyenler için? Hayır… Ama herşeyin artısı ve eksisi var tabii ki, Madagaskar’da yaşıyor olsanız da Wi-fi ve akıllı telefonunuzla ünlü olabiliyorsunuz. Müzik kariyerimiz Facebook ve YouTube sayesinde oldu, bu yüzden bu araçlara minnettarım ancak bazen bazı şirketlerin en önemli önceliği sanatçıları olmadığı çok açık maalesef.

20 Mart 2011 Pazar

Onu olduğu kişi yapan rejime söven bir piyanist; Anjelika Akbar


Yıllardır klasik müzikle iyi kötü haşır neşir olmama rağmen, yeni yeni tanıştığım Anjelika Akbar bugün İstanbul'un Taksim beldesinde Tom Tom sokağın çıkışına doğru yerleşik olan, ve çok geniş bir yelpazede canlı performansa ev sahipliği yapan İndigo'da idi. Sosyal medyanın İstanbul Geceleri ile olan ilişkisini yakından takip edenlerin bildiği "İstanbulKonser" sağolsun (twitter'da da facebook'ta da bu şekilde ulaşabilirsiniz) iki kişilik davetiye kazanmış olduğum bu konsere gitmeden önce,- naçizane - yerinde ve subjektif değerlendirmeler yapabilmek için Anjelika Akbar'ın müziği ve hayatı hakkında bilgi edinip müziğine daha yakından kulak kesildim.

Canlısı daha da farklı olacaktı tabii... Sonrasında ise belki de konsere bu parasızlığıma rağmen gitmemi asıl sağlayan videoyu seyrettim. Anjelika Akbar, Astor Piazzola'nın Libertango'su için "müziğin mutfağı böyle tatlı bir şeydir" konseptli bir klip yapmıştı. Görüntüler şahaneydi özellikle de still life fotoğrafçılığa ilgi duyan bir amatörseniz seyretmeden geçmeyin derim. Tabii parçayı dinlerken düşündüm, burda çello olmasa, dinleyici-izleyici kitlesi bu kadar beğenir miydi? Çellist Rahşan Apay ve harika çellosu olmasa Libertango sosyal medyada bu kadar ses getirir miydi?



Hayatından ve şehrimize gelişinin hikayesinden bahsedecek olursak, Kazakistan doğumlu Akbar, iki buçuk yaşında nota bildiği, piano çalabildiği ve dört yaşındayken "mutlak kulak" yeteneğine, yani duyulan bir notayı bir referans almadan, başka bir notayla karşılaştırmadan tanıyabilme yeteneğine sahip olduğu ortaya çıktığı için, Moskova Çaikovsky Devlet Konservatuvarı'nın dikkatini çekmiş. Tabii burda müzisyen ve filozof bir babaya ve müzisyen bir anneye sahip olmanın verdiği bir avantajı olduğunu düşünüyorum. Moskova'nın dikkatini çekme konusunu kastediyorum, yoksa anneden babadan yeteneğin saltanat şeklinde geçtiğine çok da inanmıyorum. Anjelika yetenekli bir çocuktu orası aşikar. Dolayısıyla Sovyetler Birliği ve köklü eğitim sisteminin incilerinden biri olan Üstün yetenekli öğrenciler için 11 yıl eğitim veren Uspensky Devlet Müzik Okulu'na başlar. Eğitimini tamamladıktan ve yetenkli genç besteci ödülünü de aldıktan sonra UNESCO üyesi olarak geldiği Türkiye'de kalmaya karar verir.

Velhasıl, saat 20:00 de başlayacak konser için sanatçıların en az yarım saat geç sahne aldığını bilerek 20:40'da mekanın kapısındaydım. Fakat kapıdaki görevliden aldığım bilgiyle biraz şaşırıyorum; Söyleşi var şu an, konser 21:00 gibi başlayacak. Allah allah diyorum içimden, piyanistler konuşkan olmaz benim bildiğim, hele de konser öncesi! Tom Tom Sokağın yağmur altındaki cumartesi telaşını biraz seyre dalıp saat dokuzda içeri girdiğimdeyse baskın bir rus aksanının sevimliliğiyle konuşan Anjelika'yı duyuyorum. (yani konser hala başlamamış!)

Konser sırasındaki konuşmalarından anladığım; Türkiye'ye gelmesindeki önemli etkenlerden biri de Sovyetlerdeki rejime biraz tepkili olmasıymış. Özgürlüğünün kısıtlandığını düşünmüş sanırsam. Nazım Hikmet için yaptığı "Yalnız Çınar" adlı besteyi seslendirmeden önce, "Nazım bir hapishaneden kaçıp diğer bir hapishaneye geldi aslında, sizler bilmiyorsunuz." dedi...dedi ve ben o anda sahnede bir piyanist yerine nankör bir kedi görmeye başladım. Türkiye'de hala öylesi bir eğitim sistemine sahip olmamamızın acısıyla mıdır, harika yeteneklerin tarlada tapanda, okul bahçelerinde ve internet kafelerde, akşamları ise dizi seyreden annelerinin babalarının yanında yöresinde heba olduğu bir sisteme sinirleniyor olmamdan mıdır bilmem, onu harika çocuk olarak görüp eğitim veren ülkeyi ve rejimini eleştirmesini çok manasız bulmuştum. Onun yeteneğini değerlendiren bir sistemin etinden sütünden faydalanıp büyüyen harika çocuk, Türkiye'de yaşamayı seçmişti. Her "harika çocuk" harika diyarlar görmek isteyecekti tabii, neden olmasın? Hoş gelmiş sefa getirmiş. Fakat sonrasında kendi tezini çürütmesi ve Ankara Üniversitesin'in rektörüne konservatuar bölümünü kurarken "20-25 kuyruklu Steinbeck piano lazım rektör bey" dedikten sonra aldığı tepkiyi (Anjelika hanım tüm Türkiye'de o kadar Steinbeck yoktur) aslında müzik yapması gerekirken hayat hikayesini anlattığı söyleşisinde malzeme yapması kabul edilir değildi. Neymiş efendim Moskova'da okullarında 120-130 kuyruklu Steinbeck varmış, ama rejim berbatmış! şimdi şimdi Türkiye standartlarına alışıyormuş. Türkiye nota satılmayan bir ülkeymiş! Almanya'da notacı görünce Moskova'yı ve o güzel günleri düşünüp hüngür hüngür ağlamış. mış..muş..

Anjelika Akbar devamlı konuşuyordu. 99 yılında Su adlı kendi prelütlerinden oluşan albümü yapan, Vivaldi'nin "Dört Mevsim"ini dünyada ilk kez piyanoya uyarlayan, Bach'ın klasik eserlerini doğu enstrümanlarıyla kolaj yapan ve bunun yüzünden klasik müzik çevrelerince katı bir şekilde eleştirilen Anjelika Akbar, müziğinin arkasında durup tüm bu çalışmalarını paylaşmak için heyecan duyacağına iki dakika süren her eserin ardından beş dakika anlatıyordu. Bu arada beş cümlesinin 3 tanesi "İçimdeki Türkiye'm" adlı kitabımda anlattım ama size de anlatayım- diyerek başlıyor ve beni düşündürtüyordu. Acaba etkinliğin açıklamasını mı iyi okumadım? Kitap lansmanı mıydı yoksa bugün? Neden kuyruklu piyanonun yanında kocaman bir kitap görseli var ve üzerine düşen ışık devamlı değişiyor?

Derin nefes alıp belki de müziğin tadını çıkarmalıyım diyerek sabırla bekledim.

Normalde Chopin'den ve Bach'tan dinlemeye alışık olduğum prelüdler kulağıma biraz farklı gelse de, önyargılar(ım)dan etkilenmeden, kişiliklerle melodileri ayrı dünyalarda değerlendirmeye çalışarak, çok sevdiğim pianist bir arkadaşımın "kesinlikle gitme o konsere" demesine aldırmadan özenle dinlemeye devam ettim. Hatta indigo'nun bir kısım seyircisinin adabı muaşeret'ten uzak, fısıltısız ve devamlı konuşan hallerine "şş sessiz konuşun" uyarılarında bile bulundum. Nitekim benim için Chopin'i biraz daha sevdiğim, ruhuna biraz daha dua ettiğim, bir sanatçının kendi menejerliğini yapar gibi, müziğini icra etmesinden çok, oğlunun başarılarından, diğer oğlunun her gece zorla Bach dinleyerek uyuttuğu için müziği sevmemesinden, annesini müzikten kıskanmasından, müzik bekleyen bizlere günlük yaşamından bahsetmesinin ne kadar itici olabileceğini anladığım dolu dolu bir akşam oldu.

Sevgili Ozan Çoban, "boş ver gitme" dediğinde sana "bırak şu sanatçı ukalalığını, tevazuya gel!" gibi eleştirilerle tepki verdiğim için özür dilerim :) Eleştirmekte haklıymışsın, ve evet senin Libertango yorumun çok daha güzel :)internet üzerinde kaydınızı bulabilseydim buraya da eklemekten gurur duyardım. Ama dediğim gibi, tanımak için yakından bakmak gerek, belki benim bunları dile getirebilmem için bu akşam orada olmam gerekiyordu. Aşık Veysel'in uzun ve ince bir yolda olmasından doğan o güzel ezgiyi, tevazudan yoksun bir sahnede görmem gerekiyordu...

kim bilir?

hil'alem