9 Temmuz 2011 Cumartesi
çınar ağacı
5 Temmuz 2011 Salı
öykü kırıntıları
5
kaldırımdan değil de kaldırımın hemen bitişiğinden yürümeyi severdi Marienne. Her gün gidip geldiği yeşillikli yolda küçük bir kilisenin yanı başında bir cafede bulduğu işine giderken bisikletlerin rüzgarını kolunda ve yüzünde hissetmek ve karın altına gizlenmiş yeşillikleri izlemekti tek derdi. Diğer dertleri ancak ve ancak bu ayinimsi tekrar son bulduktan sonra düşünmeye başlardı. Köşeyi dönerken gazeteci çocuğun yerde gezinen bir kuşu ezmemek için direksiyonunu kırarken bisikletten düştüğünü gördü. Hemen yanına koştu. On beş on altı yaşlarında ten rengi ve güzel gözlerinden fas asıllı olduğu belli olan çocuğun dağılan gazetelerini toplamasına yardım etti. Çocuksa ağladı sessiz sessiz. Canı yanar gibi değildi ama çok içli bir ağlaması vardı.
- İyi misin? Bir şeye ihtiyacın var mı?
- Var...
- Yardımcı olmak isterim, susma söyle...
- Geçen hafta vurulan o çocuk var ya hani.
- Evet... Şehrin ırkçı manyaklarının vurduğu; çok üzüldüm...
- Abimdi o benim. Beraber yaşıyorduk...
- ...
- ...
- Adın ne senin?
- Mouhsine.
- Mouhsine gel sıcak bir kahve içelim. Şu köşede benim en sevdiğim kafe var; Zeezicht. Şu geçen bisikletlerin rüzgarını hissedebileceğimiz de bir masaya oturalım olur mu?
- Olur...
hil'alem
-
kaldırımdan değil de kaldırımın hemen bitişiğinden yürümeyi severdi Marienne. Her gün gidip geldiği yeşillikli yolda küçük bir kilisenin yanı başında bir cafede bulduğu işine giderken bisikletlerin rüzgarını kolunda ve yüzünde hissetmek ve karın altına gizlenmiş yeşillikleri izlemekti tek derdi. Diğer dertleri ancak ve ancak bu ayinimsi tekrar son bulduktan sonra düşünmeye başlardı. Köşeyi dönerken gazeteci çocuğun yerde gezinen bir kuşu ezmemek için direksiyonunu kırarken bisikletten düştüğünü gördü. Hemen yanına koştu. On beş on altı yaşlarında ten rengi ve güzel gözlerinden fas asıllı olduğu belli olan çocuğun dağılan gazetelerini toplamasına yardım etti. Çocuksa ağladı sessiz sessiz. Canı yanar gibi değildi ama çok içli bir ağlaması vardı.
- İyi misin? Bir şeye ihtiyacın var mı?
- Var...
- Yardımcı olmak isterim, susma söyle...
- Geçen hafta vurulan o çocuk var ya hani.
- Evet... Şehrin ırkçı manyaklarının vurduğu; çok üzüldüm...
- Abimdi o benim. Beraber yaşıyorduk...
- ...
- ...
- Adın ne senin?
- Mouhsine.
- Mouhsine gel sıcak bir kahve içelim. Şu köşede benim en sevdiğim kafe var; Zeezicht. Şu geçen bisikletlerin rüzgarını hissedebileceğimiz de bir masaya oturalım olur mu?
- Olur...
hil'alem
-
28 Haziran 2011 Salı
öykü kırıntıları
4
Hayır, o olamaz! desem de; Ayak sesleri yükseliyordu. Yokuş gün ortasında içimdeki ritmi bangır bangır duyabileceğim bir sessizliğe bürünmüştü. Kahvenin telvesinden garip ve muhtemel geleceği düşleyen ve merak eden ben, koca bir geçmişle karşılaşmıştım. Üç yıldır sesini duymaktan çekindiğim, görmek istemediğim, köşe bucak kaçtığım ve zaman zaman karşılaşmamak için "Hey gidi İstanbul, yardım et bana kalabalığınla" diyerek uğruna taştan şu şehre bile şükrettiğim o ademoğlu...Hiç değişmemişti. Arnavut kaldırımı taşlarla kaplı tarihi sokağa sırtımı dönmüş, onu görmemeye çalışıyordum. Ne oldu da sustu bu insanlar? Neden kimse bağırmıyordu? Bu sarsıntı neden? Kahve mi çarpıntı yaptı acep? Sırtımı delip geçen bakışlarından olsa gerek...Ne kadar olmuştu? Şaşıracak kadar çok, affetmeyecek kadar az bir vakit olsa gerek ki adrenaline laf geçiremiyordum. Kahve yerine sert bir şeyler mi söyleseydim? Basın mensupları gideli ne kadar olmuştu?
Yokuştan aşağı tozlanmış bir umut yuvarlandı...yuvarlandı...yuvarlandı...yitti.
Sokağın sesi tekrar yükselir gibi oldu. Falımda yeni yollar, yeni kararlar, balık, kaplumbağa, kalp vs. İçimdeki ritim kendine gelir gibi oldu derken tozlanmış bir yalan yokuşu tekrar tırmandı...tırmandı...tırmandı...bitti.
Hep bu arnavut kaldırımı taşlar yüzünden. Kaderimizin topuğu taşların arasına mı sıkıştı nedir? Yoksa çok takunyadan hayaller miydi bizim kurduklarımız? Ne olduysa oldu, ama ayağımız kaymıştı bir kere.
hil'alem
Hayır, o olamaz! desem de; Ayak sesleri yükseliyordu. Yokuş gün ortasında içimdeki ritmi bangır bangır duyabileceğim bir sessizliğe bürünmüştü. Kahvenin telvesinden garip ve muhtemel geleceği düşleyen ve merak eden ben, koca bir geçmişle karşılaşmıştım. Üç yıldır sesini duymaktan çekindiğim, görmek istemediğim, köşe bucak kaçtığım ve zaman zaman karşılaşmamak için "Hey gidi İstanbul, yardım et bana kalabalığınla" diyerek uğruna taştan şu şehre bile şükrettiğim o ademoğlu...Hiç değişmemişti. Arnavut kaldırımı taşlarla kaplı tarihi sokağa sırtımı dönmüş, onu görmemeye çalışıyordum. Ne oldu da sustu bu insanlar? Neden kimse bağırmıyordu? Bu sarsıntı neden? Kahve mi çarpıntı yaptı acep? Sırtımı delip geçen bakışlarından olsa gerek...Ne kadar olmuştu? Şaşıracak kadar çok, affetmeyecek kadar az bir vakit olsa gerek ki adrenaline laf geçiremiyordum. Kahve yerine sert bir şeyler mi söyleseydim? Basın mensupları gideli ne kadar olmuştu?
Yokuştan aşağı tozlanmış bir umut yuvarlandı...yuvarlandı...yuvarlandı...yitti.
Sokağın sesi tekrar yükselir gibi oldu. Falımda yeni yollar, yeni kararlar, balık, kaplumbağa, kalp vs. İçimdeki ritim kendine gelir gibi oldu derken tozlanmış bir yalan yokuşu tekrar tırmandı...tırmandı...tırmandı...bitti.
Hep bu arnavut kaldırımı taşlar yüzünden. Kaderimizin topuğu taşların arasına mı sıkıştı nedir? Yoksa çok takunyadan hayaller miydi bizim kurduklarımız? Ne olduysa oldu, ama ayağımız kaymıştı bir kere.
hil'alem
27 Haziran 2011 Pazartesi
"Nefretsiz Sokak" ve barışın kol gezdiği mahalleler
Farklılıkların renk katması gereken dünyamızda yeri gelir sığ bir benzerlik arayışına düşer toplumlar. Kendi renginden, dilinden, dininden, şehrinden, mahallesinden ve hatta ailesinden olmayanı dışlayan manipule eden, rahatsız eden, yok yere düşman eden, neo-saçma bir anlayışa kapılırlar. Toplumdur hata etmiştir, fakat bazı hatalar büyümesini, dallanıp budaklanmasını engelleyemeyeceğimiz nefret ağaçlarına dönüşebilirler ve tehlike bu noktada kalıcı hale gelebilir. Bu noktada hükümet ve yerel yönetimler – ülkemizdeki ve birçok Avrupa ülkesindeki gibi- ırkçılıktan ve farklılıklardan prim yapacaklarına, oy toplayacaklarına nefrete karşı kampanyalar yürütmelidirler. Devlet ve sivil toplum kuruluşları barışın suyu olmalıdır. Yerel yönetimler farklılıkları değerlendirmeli, avantaja dönüştürmelidirler; Tıpkı Belçika’da “Nefretsiz Sokak” kampanyasında olduğu gibi.
Lise yıllarından sonra bir sene süreyle kültürel bir değişim programıyla Belçikalı bir ailenin yanında, Antwerpen şehrinde yaşadığım süreçte şahit olduğum bu kampanya yüzbinlerce insan tarafından desteklendi. Nefretsiz Sokak kampanyası 2003 yılında artan ekonomik sıkıntılar ve bu sıkıntıların ana kaynağının Avrupa’ya yapılan göçler olarak görülmesi, Fas asıllı bir gencin sadece Fas kökenli olduğu, “farklı” olduğu için, öldürülmesiyle patlak veren ırkçı bir hareketin karşısında durmak ve anlayışla vahşete boyun eğdirmeyi amaçlıyordu. Bu manasız vahşete dur demek, cinayetleri sevgiyle kınamak ve beraber yaşamayı öğrenmek için yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşlarının katkılarıyla yürütülen kampanyada sokak tabelası tasarımında bastırılmış milyonlarca “Nefretsiz Sokak” afişi bölge halkının camlarını süsledi. Özellikle Antwerpen gibi ırkçı hareketlerin korkutucu şekilde arttığı şehirlerde kampanya inanılmaz bir başarıya ulaştı. Fas, Tunus gibi kuzey Afrika ülkelerinden ve Polonya, Türkiye gibi Avrupa Birliği adaylığı sürecinde ya da yeni yetme üyeliğinde can çekişen ülkelerden gerçekleşen göçler sonucu çok farklı kültürlerin bir arada yaşamakta olduğu on milyon nüfusa sahip Belçika’da, kişiler “Nefretsiz Sokak” kampanyasıyla nefreti değil, barışı körüklemeyi seçtiler. Yaşanan vahşet dolu ırkçı hareketlerin karşısında olan her birey, her aile, her kurum, her fırın, her kafe, her bar “Nefretsiz Sokak” afişleriyle barış yanlısı olduğunu gösterdi. Bir arada yaşanabileceğini, sorunların nefretle hiçbir yere gelemeyeceğini kanıtladı.
Bu yüzden, halkların farklılıklarından kendilerine çıkar sağlayan yönetimlere ve kurumlara seslenmek istiyorum; benzer kampanyaların ülkemizde de yürütülmesi için bir şeyler yapın! Halkların kardeşliği için, nefreti değil barışı körükleyin!
hil'alem
Fotoğraflar:
Emre Celikcan
Tim Broddin
Rene Rotterdam
Lisa Daveltere
Gönderen
Hil'alem
zaman:
Pazartesi, Haziran 27, 2011
0
yorum
Etiketler:
Antwerpen,
Anvers,
Barış,
Belçika,
Irkçılık,
Sivil Toplum,
Toplum,
Zonderhaat Straat
öykü kırıntıları
3
...merdivenlerin gıcırdaması salondan gelen piyano sesine karışıp aklımın köşesinde şizofren bir aria besteliyordu. Daha fazla katlanamadım benden daha fazla sevdiği piyanosuyla aşk yaşar gibi vakit geçirmesine. Benim için çaldığı ve gözlerimin içine bakıp daha da kaptırarak çalmaya devam ettiği günleri düşünmeyi de bırakmalıydım artık. Hesse'nin kitaplarından fırlamış sakat bir müzisyen ve güzel sevgilisi Gertrud gibiydik.. Yapamıyorduk artık. Geçen ayın Atlas dergisini taşınma telaşından bir türlü okuyamamıştım. Belki biraz okursam savarım bu düşünceleri aklımdan. Haftasonu şu bahsettiğim pansiyona gidelim desem gelir mi acaba? Piyanosuz?
hil'alem
...merdivenlerin gıcırdaması salondan gelen piyano sesine karışıp aklımın köşesinde şizofren bir aria besteliyordu. Daha fazla katlanamadım benden daha fazla sevdiği piyanosuyla aşk yaşar gibi vakit geçirmesine. Benim için çaldığı ve gözlerimin içine bakıp daha da kaptırarak çalmaya devam ettiği günleri düşünmeyi de bırakmalıydım artık. Hesse'nin kitaplarından fırlamış sakat bir müzisyen ve güzel sevgilisi Gertrud gibiydik.. Yapamıyorduk artık. Geçen ayın Atlas dergisini taşınma telaşından bir türlü okuyamamıştım. Belki biraz okursam savarım bu düşünceleri aklımdan. Haftasonu şu bahsettiğim pansiyona gidelim desem gelir mi acaba? Piyanosuz?
hil'alem
25 Haziran 2011 Cumartesi
öykü kırıntıları
2
...yolculuğunun ilk gününü düşündü. ceviz ağacının yapraklarının arasından odasının camına vuran ışık huzmelerine giderayak hüzünle bakışı geldi aklına. Gecenin sessizliğinde tütünün yanarken çıkarttığı çıtırtı sesini bile duyabilecek sessizlikte sigarasından bir nefes daha aldı. Verandadan koyun karşı yakasında balıkçıdan dağılmaya başlayan gezgin müzisyenleri gördü. Onlar bile bitiriyorsa geceyi saat hayli geç olmalıydı. Yerinden kalkıp gramofona doğru ilerledi ve eski bir Billie Holiday plağı taktı. Yatsam iyi olacak diye düşünüp sigarasını yarısına gelmeden söndürdü.
hil'alem
...yolculuğunun ilk gününü düşündü. ceviz ağacının yapraklarının arasından odasının camına vuran ışık huzmelerine giderayak hüzünle bakışı geldi aklına. Gecenin sessizliğinde tütünün yanarken çıkarttığı çıtırtı sesini bile duyabilecek sessizlikte sigarasından bir nefes daha aldı. Verandadan koyun karşı yakasında balıkçıdan dağılmaya başlayan gezgin müzisyenleri gördü. Onlar bile bitiriyorsa geceyi saat hayli geç olmalıydı. Yerinden kalkıp gramofona doğru ilerledi ve eski bir Billie Holiday plağı taktı. Yatsam iyi olacak diye düşünüp sigarasını yarısına gelmeden söndürdü.
hil'alem
öykü kırıntıları
1
rüzgarın sesine dalıp içi geçen Chardonnay, rüzgarla hareket eden perdenin sesiyle sıçrayarak uyandığında, en yakın kasabanın maymun patikasından 4km doğuda olduğunu hatırladı. Şömineye bir kaç odun atıp verandaya bakan camın yanındaki bambudan sandalyesine oturdu, tiftikten battaniyesini dizlerine çekti ve karanlığa doğru bir sigara yaktı...
hil'alem
rüzgarın sesine dalıp içi geçen Chardonnay, rüzgarla hareket eden perdenin sesiyle sıçrayarak uyandığında, en yakın kasabanın maymun patikasından 4km doğuda olduğunu hatırladı. Şömineye bir kaç odun atıp verandaya bakan camın yanındaki bambudan sandalyesine oturdu, tiftikten battaniyesini dizlerine çekti ve karanlığa doğru bir sigara yaktı...
hil'alem
31 Mayıs 2011 Salı
"sen uyu ben yazayım prenses" diyebilen güleç kahramanların masalı
ve Çağan Irmak'ın kaleminden "dünyanın tüm masallarının aksine, uyanınca okunacak bir masal" bu hikaye...-birinin uyuyup, diğerinin düş gördüğü...
Prensesin Uykusu Fragman imedebe
bir o kadar gerçek ve bir o kadar masal bu şehir aslında... her hikayesinde ayrı kahraman, her kahramanda ayrı çehre, her çehrede ayrı ifade ve her ifade ayrı hikaye...
Annesi ile yeni bir muhite taşınan ve dünyanın tüm fısıltılarına kulak veren Gizem, taşındıkları bina da ilk gün karşılaştıkları isimsiz ama gülümsemesi akıllara kazınan kitapsever komşu genç, komşu gence bir türlü güvenemeyen genç anne Seçil ve tüm diğer kahramanlar...Kütüphaneci komşunun ev arkadaşı Neşet, peri teyze, otobüs durağında ne yaptığı belli olmayan Bahtiyar amca, gövdesinin kabukları çıtır çıtır çınar ağacı, kitaptan fırlayıp tarihi kütüphanede yüzmeye başlayan ahtapot, her gün doğmaktan bıkmayan güneş, daha kimler var kimler!
Taslak hikaye bu filmin tuzu biberi olan kahramanları ve bakış açılarını çıkardığınızda her hangi bir İstanbul dramından farklı olmayabilirdi. Çünkü gerçekler her daim aynı. Prenses'in Uykusunda değişen ne derseniz, üzerine yumurta kırılan ottan, eski bir yönetmenin yeşilçam'a aykırılığını iki gence anlatışına, gerçek bir çınar ağacıyla gerçek olamayacak kadar güzel bir halk otobüsü sahnesinin detaylarına kadar her şey o kadar farklı ve "farklı" ki...
Pozitif bir Donni Darko düşünün ya da sevmeye teşvik eden Otomatik bir Portakal. Derdim Kübrick ya da David Lynch ile kıyaslamak değil fakat Prenses'in uykusunda gülümseten bir şizofreni var. Yalnız bir şehir insanının yüzünün orta yerine taktığı palyaço burunluğundan olsa gerek, bir kahkahaya ve umuda tutunası var.
Çağlar Çorumlu'nun hikaye içinde hikayesi olan has kahramana can kattığı performansı, Genco Erkal'ın dram sahnelerinde bile gözünüzü mutluluktan yaşartacak tiratları, Sevinç Erbulak'ın "içimizden ve bizden biri" demenize bile gerek kalmayan doğallığı Prenses'in Uykusunu taçlandırmış.
Çağan Irmak'ın Redd'in 2006 yılında çıkarttığı Kirli Suyunda Parıltılar adlı albümlerinde yer alan Prenses'in Uykusuyum adlı parçadan esinlenerek çekmeye karar verdiği ve Pamuk Prenses'e, Deli Dumrul'a, Polyanna'ya, Zeki Demirkubuz'a, masala da milenyumun rock müziği ne de güzel gidermiş dedirten Redd grubuna teşekkür ederek imzaladığı güneşli filmi Prenses'in Uykusu, Grimm Kardeşleri kıskandıracak cinsten bir beyaz perde masalı olmuş. Hikayenin en kırılgan anlarında görüntüler gerçek değil de animasyon olmuş...güzel olmuş...Gişe hasılatının büyük bir kısmının Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı'na bağışlandığı 2010 yapımı filmde, şehir karamsar İstanbul iken, içindeki yürekler Çağan Irmak'ın kamerasının arkasında yeni kavrulmuş kahve tadında gülümsemiş. Masal kahramanları gerçeklere inat gülümsemiş. Canavarlar kükremiş kükremesine ama sesleri elimizde tuttuğumuz kalem kadar gerçek olan perilerin yüreklerinden öteye geçememiş. Rüzgar bi esmiş; sonra güneş açmış...
Hayatımıza her gün bir kenarından değen kahramanların, perilerin, canavarların, komşuların, ağaçların ve palyaçoların tüm masalları adına yüreğine sağlık Çağan Irmak.
hil'alem
Prensesin Uykusu Fragman imedebe
bir o kadar gerçek ve bir o kadar masal bu şehir aslında... her hikayesinde ayrı kahraman, her kahramanda ayrı çehre, her çehrede ayrı ifade ve her ifade ayrı hikaye...
Annesi ile yeni bir muhite taşınan ve dünyanın tüm fısıltılarına kulak veren Gizem, taşındıkları bina da ilk gün karşılaştıkları isimsiz ama gülümsemesi akıllara kazınan kitapsever komşu genç, komşu gence bir türlü güvenemeyen genç anne Seçil ve tüm diğer kahramanlar...Kütüphaneci komşunun ev arkadaşı Neşet, peri teyze, otobüs durağında ne yaptığı belli olmayan Bahtiyar amca, gövdesinin kabukları çıtır çıtır çınar ağacı, kitaptan fırlayıp tarihi kütüphanede yüzmeye başlayan ahtapot, her gün doğmaktan bıkmayan güneş, daha kimler var kimler!
Taslak hikaye bu filmin tuzu biberi olan kahramanları ve bakış açılarını çıkardığınızda her hangi bir İstanbul dramından farklı olmayabilirdi. Çünkü gerçekler her daim aynı. Prenses'in Uykusunda değişen ne derseniz, üzerine yumurta kırılan ottan, eski bir yönetmenin yeşilçam'a aykırılığını iki gence anlatışına, gerçek bir çınar ağacıyla gerçek olamayacak kadar güzel bir halk otobüsü sahnesinin detaylarına kadar her şey o kadar farklı ve "farklı" ki...
Pozitif bir Donni Darko düşünün ya da sevmeye teşvik eden Otomatik bir Portakal. Derdim Kübrick ya da David Lynch ile kıyaslamak değil fakat Prenses'in uykusunda gülümseten bir şizofreni var. Yalnız bir şehir insanının yüzünün orta yerine taktığı palyaço burunluğundan olsa gerek, bir kahkahaya ve umuda tutunası var.
Çağlar Çorumlu'nun hikaye içinde hikayesi olan has kahramana can kattığı performansı, Genco Erkal'ın dram sahnelerinde bile gözünüzü mutluluktan yaşartacak tiratları, Sevinç Erbulak'ın "içimizden ve bizden biri" demenize bile gerek kalmayan doğallığı Prenses'in Uykusunu taçlandırmış.
Çağan Irmak'ın Redd'in 2006 yılında çıkarttığı Kirli Suyunda Parıltılar adlı albümlerinde yer alan Prenses'in Uykusuyum adlı parçadan esinlenerek çekmeye karar verdiği ve Pamuk Prenses'e, Deli Dumrul'a, Polyanna'ya, Zeki Demirkubuz'a, masala da milenyumun rock müziği ne de güzel gidermiş dedirten Redd grubuna teşekkür ederek imzaladığı güneşli filmi Prenses'in Uykusu, Grimm Kardeşleri kıskandıracak cinsten bir beyaz perde masalı olmuş. Hikayenin en kırılgan anlarında görüntüler gerçek değil de animasyon olmuş...güzel olmuş...Gişe hasılatının büyük bir kısmının Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı'na bağışlandığı 2010 yapımı filmde, şehir karamsar İstanbul iken, içindeki yürekler Çağan Irmak'ın kamerasının arkasında yeni kavrulmuş kahve tadında gülümsemiş. Masal kahramanları gerçeklere inat gülümsemiş. Canavarlar kükremiş kükremesine ama sesleri elimizde tuttuğumuz kalem kadar gerçek olan perilerin yüreklerinden öteye geçememiş. Rüzgar bi esmiş; sonra güneş açmış...
Hayatımıza her gün bir kenarından değen kahramanların, perilerin, canavarların, komşuların, ağaçların ve palyaçoların tüm masalları adına yüreğine sağlık Çağan Irmak.
hil'alem
Gönderen
Hil'alem
zaman:
Salı, Mayıs 31, 2011
0
yorum
Etiketler:
Çağan Irmak,
Çağlar Çorumlu,
Genco Erkal,
Kahraman,
Masal,
Prenses'in Uykusu,
Redd,
Sevinç Erbulak,
Sinema,
Türk Sineması
28 Mayıs 2011 Cumartesi
sen, birkaç tutam selülozdan oluşan dostum Kitap
Gelmeyen Godot?
Çöldeki Hayyam?
Kuyudaki Şems?
Varoldukça hafifleyen Kundera'nın kasaba kızı?
Komser Nevzat?
Hesse'nin aksak müzisyenleri?
Acı çeken Werther?
Paranın pisliğine bulaşmış Perkins?
Madam Bovary?
Meraklı Sofi?
daha nicesi...
peki sen, birkaç tutam selülozdan oluşan dostum Kitap...
sen olmasan hangi birini tanıyabilirdim?
hil'alem
26 Mayıs 2011 Perşembe
Hayalhane'de Ani Etki Ters Tepki'ler...(doğaçlama tiyatro)
İstiklali soldan diklemesine kesen, rahmetli Sadri Alışık'ın adını almış sokakta ilerlerken, Yeşilçam sokağı sağınızda bırakın - hiç girmeyin, sağ sırada bulunan aydınlatmalı tabelaların en heybetlisine bakın...İşte orada! HAYALHANE! Dayı ve kuzenlerle davetli olduğumuz oyunu seyretmek için bulmaya çalıştığımız Hayalhane tüm heybeti ve eski taş binalarının arasındaki asil led aydınlatmalarıyla bize bakıyordu.
Sanki şehrin bir köşesine saklanmış, merdiven altı sihir yapan, hayallerin tamamen zincirsiz olduğu bir kulüp ismi gibi. Ama değil. Hayalhane bir tiyatro sahnesi. Diğer tiyatro sahnelerinden ayrışmasının en önemli sebebi ise burada tiyatrodan öte bir iş yapılıyor olması...Seyirciyi de oyuna katan ve öncesinde herhangi bir senaryosu, sahnesi, kurgulanmamış ve yazılmamış olan oyunların - beyin fırtınası ve tiyatro sporu adlarının verildiği seyirciden yönelimler alarak kurgulanan, ayrı grupların skeçlerinin seyirci oylamasıyla elenerek bir sahne sporuna dönüştüğü eğlenceli oyunların oynandığı bir doğaçlama tiyatro sahnesi Hayalhane. Televizyonlardan da bir dönem yakalamış olduğu başarısıyla hatırlayacağınız Mahşer-i Cümbüş adlı programdaki unutulmaz ekibin yetiştirdiği Ani Etki Ters Tepki adlı topluluk bugün sezonun son tozunu yuttu şirin bir çatı katında yer alan Hayalhane'de.
Doğaçlama tiyatronun Türkiye'deki kalesi olan Hayalhane ve yetiştirici ustalar Mahşer-i Cümbüş dışında Hayalhane sahnesinin tozunu yutan diğer gruplar ise, Sürç-ü Lisan, Ehl-i Keyf, Mevzu Bahis ve Hayal Meyal. Şimdi fark ediyorum da Ani Etki Ters Tepki kafiyeyi bozmuş! Henüz her bir grubu seyretmeye fırsat bulamamış olsam da, Hayalhane sahnesinde geçireceğiniz bir akşamdan gülümsemeden ya da kahkaha atmadan ayrılmayacağınıza eminim.
Üniversitede iken Mahşer-i Cümbüş'ü de canlı canlı izleme fırsatı bulmuş, hatta FOX TV'nin taaa bilmemneredeki stüdyolarında, doğaçlama sırasında oyunculara yönelim verebilme şerefine nail olmuştum zamanında. Ama Hayalhane'yi ve doğaçlama gruplarını o kadar duymuş olmama ramen anca sezonun son gününe yetiştiğimi öğrenince de utandım...Ve ne yalan diyeyim bugün seyretmiş olduğumuz performans "boynuz kulağı geçebilir/ kulak her zaman daha önemlidir" paradoksunu yaşatan cinstendi. Tabii bu noktada gönüllü katılımcı seyircilerden biri olarak Ani Etki Ters Tepki'nin bu akşamki performansında sahnelerini paylaşma şerefine nail olmamın da bunda katkısı var. Nedense "18 yaşının üstünde bekar ve bayan" bir seyirci gönüllü istiyoruz dediklerinde, acı gerçeklerin kara mizahı, kursağımda ve yarım kalmış olan tiyatro maceramın da verdiği gazla elimi kaldırdım :) pişman da olmadım. Seyircinin senaryoda yer alması, beyin fırtınalarına ortak olması ve sahnede gelişen hayal ve meyallere ilham olması kadar eğlenceli bir şey olabilir mi? Hangi sahnede var bu rahatlık, bu samimiyet?
Her biri birbirinden sıcak, neşe saçan, etkileyici ve başarılı olan Ani Etki Ters Tepki topluluğunun oyuncuları birbirinden renkli. Hayalhane dediğinde de insan, renksiz bir şey gelmez zaten akla ya! Tiyatroda olduğu kadar çaktırmadan kurumsal hayatta da parlayan Bahadır Çakmak'a, tiyatro üzerine önemli çalışmalar yapan ve gönüllü seyirci performansımdan sonra şahsımı sahneye başarıyla uyarladığı için ayrıca teşekkür etmek istediğim Duygu Çelik'e, bizi bu akşam oyuna davet etmiş olan Pınar Erdoğan'a, askerden yeni dönen ve yüksek desibel kahkahaların atılmasına sebep olan Serkan Hızlı'ya, Achilles Valentin ve Yasemin Hançerli'ye bu neşeli ve hayal dolu akşam için çok teşekkür ediyorum. Anında etkileyip kesinlikle ters olmayan tepkiler verdikleri için...Modern tiyatronun can damarlarından biri oldukları için...Emekleri için...
Ve Perde! diyeceğiniz vakti bekliyorum arkadaşlar.
hil'alem
Ani Etki Ters Tepki Tam Kadro:
Müzik: Fatih Pestil
Işık: Fatih Günay
Oyuncular
Bahadır Çakmak
Duygu Çelik
Achilles Valentin
Pınar Erdoğan
Serkan Hızlı (O şimdi askerden döndü)
Talat Pamuk (O şimdi askerde)
Yasemin Hançerli
Sanki şehrin bir köşesine saklanmış, merdiven altı sihir yapan, hayallerin tamamen zincirsiz olduğu bir kulüp ismi gibi. Ama değil. Hayalhane bir tiyatro sahnesi. Diğer tiyatro sahnelerinden ayrışmasının en önemli sebebi ise burada tiyatrodan öte bir iş yapılıyor olması...Seyirciyi de oyuna katan ve öncesinde herhangi bir senaryosu, sahnesi, kurgulanmamış ve yazılmamış olan oyunların - beyin fırtınası ve tiyatro sporu adlarının verildiği seyirciden yönelimler alarak kurgulanan, ayrı grupların skeçlerinin seyirci oylamasıyla elenerek bir sahne sporuna dönüştüğü eğlenceli oyunların oynandığı bir doğaçlama tiyatro sahnesi Hayalhane. Televizyonlardan da bir dönem yakalamış olduğu başarısıyla hatırlayacağınız Mahşer-i Cümbüş adlı programdaki unutulmaz ekibin yetiştirdiği Ani Etki Ters Tepki adlı topluluk bugün sezonun son tozunu yuttu şirin bir çatı katında yer alan Hayalhane'de.
Doğaçlama tiyatronun Türkiye'deki kalesi olan Hayalhane ve yetiştirici ustalar Mahşer-i Cümbüş dışında Hayalhane sahnesinin tozunu yutan diğer gruplar ise, Sürç-ü Lisan, Ehl-i Keyf, Mevzu Bahis ve Hayal Meyal. Şimdi fark ediyorum da Ani Etki Ters Tepki kafiyeyi bozmuş! Henüz her bir grubu seyretmeye fırsat bulamamış olsam da, Hayalhane sahnesinde geçireceğiniz bir akşamdan gülümsemeden ya da kahkaha atmadan ayrılmayacağınıza eminim.
Üniversitede iken Mahşer-i Cümbüş'ü de canlı canlı izleme fırsatı bulmuş, hatta FOX TV'nin taaa bilmemneredeki stüdyolarında, doğaçlama sırasında oyunculara yönelim verebilme şerefine nail olmuştum zamanında. Ama Hayalhane'yi ve doğaçlama gruplarını o kadar duymuş olmama ramen anca sezonun son gününe yetiştiğimi öğrenince de utandım...Ve ne yalan diyeyim bugün seyretmiş olduğumuz performans "boynuz kulağı geçebilir/ kulak her zaman daha önemlidir" paradoksunu yaşatan cinstendi. Tabii bu noktada gönüllü katılımcı seyircilerden biri olarak Ani Etki Ters Tepki'nin bu akşamki performansında sahnelerini paylaşma şerefine nail olmamın da bunda katkısı var. Nedense "18 yaşının üstünde bekar ve bayan" bir seyirci gönüllü istiyoruz dediklerinde, acı gerçeklerin kara mizahı, kursağımda ve yarım kalmış olan tiyatro maceramın da verdiği gazla elimi kaldırdım :) pişman da olmadım. Seyircinin senaryoda yer alması, beyin fırtınalarına ortak olması ve sahnede gelişen hayal ve meyallere ilham olması kadar eğlenceli bir şey olabilir mi? Hangi sahnede var bu rahatlık, bu samimiyet?
Her biri birbirinden sıcak, neşe saçan, etkileyici ve başarılı olan Ani Etki Ters Tepki topluluğunun oyuncuları birbirinden renkli. Hayalhane dediğinde de insan, renksiz bir şey gelmez zaten akla ya! Tiyatroda olduğu kadar çaktırmadan kurumsal hayatta da parlayan Bahadır Çakmak'a, tiyatro üzerine önemli çalışmalar yapan ve gönüllü seyirci performansımdan sonra şahsımı sahneye başarıyla uyarladığı için ayrıca teşekkür etmek istediğim Duygu Çelik'e, bizi bu akşam oyuna davet etmiş olan Pınar Erdoğan'a, askerden yeni dönen ve yüksek desibel kahkahaların atılmasına sebep olan Serkan Hızlı'ya, Achilles Valentin ve Yasemin Hançerli'ye bu neşeli ve hayal dolu akşam için çok teşekkür ediyorum. Anında etkileyip kesinlikle ters olmayan tepkiler verdikleri için...Modern tiyatronun can damarlarından biri oldukları için...Emekleri için...
Ve Perde! diyeceğiniz vakti bekliyorum arkadaşlar.
hil'alem
Ani Etki Ters Tepki Tam Kadro:
Müzik: Fatih Pestil
Işık: Fatih Günay
Oyuncular
Bahadır Çakmak
Duygu Çelik
Achilles Valentin
Pınar Erdoğan
Serkan Hızlı (O şimdi askerden döndü)
Talat Pamuk (O şimdi askerde)
Yasemin Hançerli
Gönderen
Hil'alem
zaman:
Perşembe, Mayıs 26, 2011
2
yorum
Etiketler:
Achilles Valentin,
Ani Etki Ters Tepki,
Bahadır Çakmak,
Beyin fırtınası,
Doğaçlama,
Duygu Çelik,
Hayalhane,
Pınar Erdoğan,
Serkan Hızlı,
Talat Pamuk,
Tiyatro,
Yasemin Hançerli
3 Mayıs 2011 Salı
ladino şarkılarının barışçıl sesi; Yasmin Levy
bir gemiye binip de topraklarını bırakan seslerdir Ladino...
göçün göçerttiği allığını kaybetmiş avurtlardadır.
yok olmaya yüz tutmuş bir çığlıktır.
bir baba kız düetidir Levy'nin sahnesinde iki evren arası.
flamenco'ya çöl rüzgarının değdiği insanlık halidir.
esmer bir arap kızıdır.
kızgın bir demir teridir.
yakar..
Dildir, bilmeyen yüreği bile sızlatabilen
ve şarkılarda yaşayan.
500 yılı aşkın bir süredir sadece şarkılarda yaşayan Ladino dilinin can kurtaranlarından en önemlisi, yanı başında dokuz yılımı geçirdiğim ve ben ancak mezun olduktan sonra inşa edilen konser kompleksi TİM'in içinde beklemekte olduğumuz Yasmin Levy'nin babası Yithzak Levy'dir. Hayatını 15. yüzyıla kadar İspanya ve Portekiz'de yaşayan museviler diğer bir adıyla Sefarad Yahudiler'in müziğini ve dilini korumaya adamış olan Yitzhak Levy Türkiye'de doğmuş. Hem müzisyenlik hem de koro şefliği yapan Yitzhak kızına bırakabileceği en güzel miraslardan birini, sesini ve halkının şarkılarını bırakmış. Dünya müziklerinin her birini ayrı ayrı altından kefelere koyuyor olsam da ne yalan diyeyim, Ladino şarkılarına gelince iş, içimde kontrol edemediğim bir merak ve sürüklenme başlar. Dilin ve kültürün de aynı özelliklere sahip olmasından mı bilmem, Yasmin'in sesinin yanıklığından mı - onu da bilmiyorum- ama Sefarad Ladino şarkıları benim aklımın köşesinde devamlı çalan listeye girmiş ve orada kalacaktır.
1975 yılında bu dönme dolaba Kudüs'te küçük bir kasaba olan Bakka'da gözlerini açan Yasmin Levy küçük yaşta piyano çalmaya başlamış ve onsekiz yaşına kadar da müziği profeyonel olarak yapacağını düşünmemiş, ta ki yirmi yaşında ciddi ciddi bu şarkı söyleme işine girişip kendisi de bir müzisyen olan annesinin bir konserinde konuk şarkıcı olarak şarkı söyledikten sonra Yasmin'in türküsü durmamış. Dünya müziğinin en önemli sahnelerinden biri olan WOMEX 2002'de (The World Music Expo) sesindeki büyüyle uluslararası arenada ses getirdikten sonra Yasmin Levy'nin profesyonel müzik kariyeri başlamış olur. İlk albümü Yasmin & Romance'de ciddi Türk ezgilerinin etkisi bulunmasının sebebi de babasının Türkiye'de - Manisa'da doğmuş ve harmanına bu topraklardan uzun yıllar İsrail devleti kurulana kadar toz katmış olmasıdır. İsrail kurulduktan sonra İsrail devlet radyosuna Ladino şarkılarından sorumlu kişi olarak atanan Yitzhak Levy Ladino şarkıları üzerine bir çok kitap yapar, ve şu an yaşamakta olan bir çok ses kaydı gerçekleştirir.
Babasını bir yaşındayken kaybeden Yasmin'e ise yıllar öncesinde yapılmış bir plak kaydından gelen tozlu sese eşlik etmek, ve o özverili hayatın amacına ulaşması için aynı yolda devam etmek düşer...Önce baskın Türk ezgileri içeren Ladino albümü Yasmin & Romance, sonrasında ise Flamenko etkileri içeren ikinci albümü La Juderia'yı çıkarır. Sonrasında tekrar Ladino köklerine bir dönüş yapan Levy, üçüncü albümü -dünya kasabası anlamına gelen- Mano Suave'yi çıkartır. Albümün isminden de anlaşılacağı üzerine dünya kokan bir albümdür bu; İran'dan, Türkiye'den, Azerbaycan'dan, Yunanistan'dan, Paraguay'dan, İsrail'den, İspanya'dan kısaca dünyanın bir çok köşesinden önemli müzisyenlerle çalışır Yasmin Levy bu albümde. Dilini bilmediğiniz halde Yasmin'in müziğinin bu kadar etkileyici oluşu Yasmin'in dünya barışına inanan ve aynı sahnede normal arenaları tenzih eden, müziğin barışçıl kokusuyla farklılıkları bir araya getirip, onları bakırdan sesiyle özene bezene harmanlayabilmesinden ileri gelir. Eylül 2008'de İngiltere menşeyli bir sivil toplum kuruluşu olan Barış'ın Çocukları'nın iyi niyet elçisi seçilen Yasmin Levy, şu an halen senede iki kez orta doğudaki çatışmalarda büyümeye çalışan savaşkan tarafların çocuklarına kendi müziğini anlatır, müzikle hayallerine ulaşabileceklerinden bahseder. Anlayacağınız, Yasmin'in o etkileyici sesi harmoniyi savunur son nefesine kadar...Ve dünyanın tüm çocuklarına, aynı şarkıda hem Yahudi, hem Arap, hem Türk hem de Ermeni ezgilerinin olabileceğini gösterir. Müzik dediğimiz, gerçeğin ve mümkünatın yansımasıysa şayet - ki tüm kalbimle inanıyorum bu gerçeğe- Levy'nin müziği barış doludur...
İstanbul TİM'de vermiş olduğu konserde bir çok Türkçe cümleyi tamamen öğrenmiş olması, seyirciyie tam anlamıyla "sizinleyim, buradayım ve sizdenim" demesi, ve hatta bir Türk anonimi olan "Aman yolla İstanbul'a yolla"yı karnı burnunda haliyle, doğumdan önce son konseri olmasına rağmen göbek ata ata söylemesi Yasmin Levy'nin sadece müziğiyle değil, dünyaya bakış açısıyla da fark yarattığını gösterdi biz dinleyenlere. Çok sesli bir dünyanın tam ortasında yer alan bizleri bu harmoninin tadını çıkarmaya, Ladino'nun o kainat kokan notalarına, Yasmin'in göç kokan rüzgarlı sesine bırakıyorum...
Albümleri:
2004: Romance & Yasmin
2005: La Judería
2006: Live at the Tower of David, Jerusalem
2007: Mano Suave
2009: Sentir
http://www.yasminlevy.net/
hil'alem
göçün göçerttiği allığını kaybetmiş avurtlardadır.
yok olmaya yüz tutmuş bir çığlıktır.
bir baba kız düetidir Levy'nin sahnesinde iki evren arası.
flamenco'ya çöl rüzgarının değdiği insanlık halidir.
esmer bir arap kızıdır.
kızgın bir demir teridir.
yakar..
Dildir, bilmeyen yüreği bile sızlatabilen
ve şarkılarda yaşayan.
500 yılı aşkın bir süredir sadece şarkılarda yaşayan Ladino dilinin can kurtaranlarından en önemlisi, yanı başında dokuz yılımı geçirdiğim ve ben ancak mezun olduktan sonra inşa edilen konser kompleksi TİM'in içinde beklemekte olduğumuz Yasmin Levy'nin babası Yithzak Levy'dir. Hayatını 15. yüzyıla kadar İspanya ve Portekiz'de yaşayan museviler diğer bir adıyla Sefarad Yahudiler'in müziğini ve dilini korumaya adamış olan Yitzhak Levy Türkiye'de doğmuş. Hem müzisyenlik hem de koro şefliği yapan Yitzhak kızına bırakabileceği en güzel miraslardan birini, sesini ve halkının şarkılarını bırakmış. Dünya müziklerinin her birini ayrı ayrı altından kefelere koyuyor olsam da ne yalan diyeyim, Ladino şarkılarına gelince iş, içimde kontrol edemediğim bir merak ve sürüklenme başlar. Dilin ve kültürün de aynı özelliklere sahip olmasından mı bilmem, Yasmin'in sesinin yanıklığından mı - onu da bilmiyorum- ama Sefarad Ladino şarkıları benim aklımın köşesinde devamlı çalan listeye girmiş ve orada kalacaktır.
1975 yılında bu dönme dolaba Kudüs'te küçük bir kasaba olan Bakka'da gözlerini açan Yasmin Levy küçük yaşta piyano çalmaya başlamış ve onsekiz yaşına kadar da müziği profeyonel olarak yapacağını düşünmemiş, ta ki yirmi yaşında ciddi ciddi bu şarkı söyleme işine girişip kendisi de bir müzisyen olan annesinin bir konserinde konuk şarkıcı olarak şarkı söyledikten sonra Yasmin'in türküsü durmamış. Dünya müziğinin en önemli sahnelerinden biri olan WOMEX 2002'de (The World Music Expo) sesindeki büyüyle uluslararası arenada ses getirdikten sonra Yasmin Levy'nin profesyonel müzik kariyeri başlamış olur. İlk albümü Yasmin & Romance'de ciddi Türk ezgilerinin etkisi bulunmasının sebebi de babasının Türkiye'de - Manisa'da doğmuş ve harmanına bu topraklardan uzun yıllar İsrail devleti kurulana kadar toz katmış olmasıdır. İsrail kurulduktan sonra İsrail devlet radyosuna Ladino şarkılarından sorumlu kişi olarak atanan Yitzhak Levy Ladino şarkıları üzerine bir çok kitap yapar, ve şu an yaşamakta olan bir çok ses kaydı gerçekleştirir.
Babasını bir yaşındayken kaybeden Yasmin'e ise yıllar öncesinde yapılmış bir plak kaydından gelen tozlu sese eşlik etmek, ve o özverili hayatın amacına ulaşması için aynı yolda devam etmek düşer...Önce baskın Türk ezgileri içeren Ladino albümü Yasmin & Romance, sonrasında ise Flamenko etkileri içeren ikinci albümü La Juderia'yı çıkarır. Sonrasında tekrar Ladino köklerine bir dönüş yapan Levy, üçüncü albümü -dünya kasabası anlamına gelen- Mano Suave'yi çıkartır. Albümün isminden de anlaşılacağı üzerine dünya kokan bir albümdür bu; İran'dan, Türkiye'den, Azerbaycan'dan, Yunanistan'dan, Paraguay'dan, İsrail'den, İspanya'dan kısaca dünyanın bir çok köşesinden önemli müzisyenlerle çalışır Yasmin Levy bu albümde. Dilini bilmediğiniz halde Yasmin'in müziğinin bu kadar etkileyici oluşu Yasmin'in dünya barışına inanan ve aynı sahnede normal arenaları tenzih eden, müziğin barışçıl kokusuyla farklılıkları bir araya getirip, onları bakırdan sesiyle özene bezene harmanlayabilmesinden ileri gelir. Eylül 2008'de İngiltere menşeyli bir sivil toplum kuruluşu olan Barış'ın Çocukları'nın iyi niyet elçisi seçilen Yasmin Levy, şu an halen senede iki kez orta doğudaki çatışmalarda büyümeye çalışan savaşkan tarafların çocuklarına kendi müziğini anlatır, müzikle hayallerine ulaşabileceklerinden bahseder. Anlayacağınız, Yasmin'in o etkileyici sesi harmoniyi savunur son nefesine kadar...Ve dünyanın tüm çocuklarına, aynı şarkıda hem Yahudi, hem Arap, hem Türk hem de Ermeni ezgilerinin olabileceğini gösterir. Müzik dediğimiz, gerçeğin ve mümkünatın yansımasıysa şayet - ki tüm kalbimle inanıyorum bu gerçeğe- Levy'nin müziği barış doludur...
İstanbul TİM'de vermiş olduğu konserde bir çok Türkçe cümleyi tamamen öğrenmiş olması, seyirciyie tam anlamıyla "sizinleyim, buradayım ve sizdenim" demesi, ve hatta bir Türk anonimi olan "Aman yolla İstanbul'a yolla"yı karnı burnunda haliyle, doğumdan önce son konseri olmasına rağmen göbek ata ata söylemesi Yasmin Levy'nin sadece müziğiyle değil, dünyaya bakış açısıyla da fark yarattığını gösterdi biz dinleyenlere. Çok sesli bir dünyanın tam ortasında yer alan bizleri bu harmoninin tadını çıkarmaya, Ladino'nun o kainat kokan notalarına, Yasmin'in göç kokan rüzgarlı sesine bırakıyorum...
Albümleri:
2004: Romance & Yasmin
2005: La Judería
2006: Live at the Tower of David, Jerusalem
2007: Mano Suave
2009: Sentir
http://www.yasminlevy.net/
hil'alem
Gönderen
Hil'alem
zaman:
Salı, Mayıs 03, 2011
0
yorum
Etiketler:
Harmoni,
İsrail,
Ladino,
Müzik,
Sefarad,
Sephardic Songs,
Yahudi Müzikleri,
Yasmin Levy,
Yitzhak Levy
15 Nisan 2011 Cuma
şehr-i Napoli Turturro'nun müzikal belgeselinde; Passione!
Şu an son günlerine yaklaştığımız 30. İstanbul Film Festivali kapsamında izleme fırsatı bulduğum "Passione" (Tutku) adlı belgesel/müzikal ya da müzikal belgesel çok daha güzel oturacak; İtalyan yönetmen John Turturro'nun - aslında çoğumuzun Amerikan aktör olarak bildiği John Turturro'nun imzasını taşıyor. Belgesel bir çoğumuz için tatile gidilse İtalya'da belki ziyaret edilmesi şart olmayan şehirlerden biri olan Napoli hakkında. "Tutku"yu izleyenlerin çoğuna kesinkes fikir değiştirtecek bu belgeselde Napoli'nin tarihi, Napolitenler, evet makarnalara sos diye koyup yediğimiz Napolitenler, şehrin dünü ve bugünü, savaşları ve barışları, amatör ve profesyonel müzisyenlerle yapılan röportajlar ve müzik kayıtlarıyla anlatılmış. Yer yer tiyatral bir hal alan belgeselde Turturro ve belgesel ekibi de belgeseldeki bazı bölümlerde bizzat oyuncu olarak yer alıp, Napoli sokaklarında bir hayli eğlenmişler. Beyaz perdede müzik görmek isteyenlerin aklında bulunması gereken eserlerden biri olmuş Passione/Tutku. Yönetmen Turturro'nun Venedik Film Festivali'nde gerçekleşen ilk gösterimde de söylediği gibi Napoli gerçekten İtalya'nın müzik kutusu gibiymiş.
Sicilyalı amatör bir caz şarkıcısı olan annesinin de etkisi olacak ki Turturro müziği ayrı bir yere koyuyor. Aktörlüğe profesyonel anlamda Martin Scorsese'in Rogging Bull/Kızgın Boğa adlı filminde figüranlık yaparak başlayan Turturro oyunculuk eğitimini New York ve Yale üniversitelerinde tamamlamış. John Turturro'yu bugüne kadar hep farklı, çizgi dışı yapıtlarda oynamış olarak görmemize rağmen (Barton Fink, The Big Lebowski, O Brother Where Are Thow?, Napoli sokaklarında gezinerek yaptığı Tutku'da birden kendisini karşınızda anlatıcı olarak görünce şaşırsanız da, her role rahat girebildiğinden olsa gerek, yadırgamıyorsunuz.
Tutku'ya gelince, bir şehrin tutkusu içinde yaşayan insanının kanından gelir fikrimce. Hani Napoli'yi tamamen boşaltıp içine koysak on milyon Danimarkalı'yı - teşbihte hata olmasın, Danimarkalıları sevmediğimden değil de, konu bahis ortalama tutku eşiğimiz olduğu için Danimarka dedim- Napoli Napolili'liğini yitirir- keza İstanbul'umuz da öyle. Fatih Akın'ın şehr-i İstanbul'u müziğiyle anlattığı Crossing the Bridge- The Sound of Istanbul'u izleyip de üsluptan etkilenenler varsa şayet, Napoli şehri'nin iki üç görüntüyle değil de, aşçısından hayat kadınına müzisyeninden mültecisine çok sesli bir halk türküsü misali anlatıldığı "Tutku", rengarenk görüntüleri ve Napoli'nin bilinmeyenlerini bir müzik şöleniyle sunmasıyla görülmeye değer bir belgesel.
İtalyan müziğinin geçmişten bugüne macerasına farklı bir bakış getiren, İtalya'ya 2. Dünya Savaşında gelip eğlencesini yaşayıp dönmüş olan Amerikan askerlerine de, "savaştan bir süre sonra İtalya'da zenci bebekler doğmaya başladı!" replikleriyle müzikal bir eleştiride bulunmayı unutmayan ve hatta "Caravan Petrol" adlı şarkıyla petrol arayışı içinde şehrin güzelliklerini kazdıkça kazan çıkarcı güçleri alaya alan Tutku, özellikle Afrika kıtasından Napoli şehrine gelen göçmen Arapların oryent nameleriyle seyirciyi büyülüyor. Benim özellikle dikkatimi çekense Turturro'nun her tarzda müziğe eşit önem vermesi, aynı Fatih Akın'ın Crossing the Bridge'de yapmış olduğu gibi, Napoli'nin çok sesliliği sayesinde tutkulu bir şehir olarak kalabildiğinin altını çizmesiydi.
Hollywood camiasının yer yer sığlaşan sularında farklı ve sürümden kazanmayacak bu yapıta vakit ayırdığı ve İtalya'sının bu küçük şehrini unutmayıp bir de insanını böylesi bir şölenle anlattığı için Turturro'yu gönülden kutluyorum. Daha doğrusu böyle işlere saygı duyuyorum.
hil'alem
Gönderen
Hil'alem
zaman:
Cuma, Nisan 15, 2011
0
yorum
Etiketler:
Belgesel,
Crossing the Bridge,
Fatih Akın,
İstanbul,
İstanbul Film Festivali,
John Turturro,
Müzik,
Passion,
Passione,
Sinema,
Tutku
20 Mart 2011 Pazar
Onu olduğu kişi yapan rejime söven bir piyanist; Anjelika Akbar
Yıllardır klasik müzikle iyi kötü haşır neşir olmama rağmen, yeni yeni tanıştığım Anjelika Akbar bugün İstanbul'un Taksim beldesinde Tom Tom sokağın çıkışına doğru yerleşik olan, ve çok geniş bir yelpazede canlı performansa ev sahipliği yapan İndigo'da idi. Sosyal medyanın İstanbul Geceleri ile olan ilişkisini yakından takip edenlerin bildiği "İstanbulKonser" sağolsun (twitter'da da facebook'ta da bu şekilde ulaşabilirsiniz) iki kişilik davetiye kazanmış olduğum bu konsere gitmeden önce,- naçizane - yerinde ve subjektif değerlendirmeler yapabilmek için Anjelika Akbar'ın müziği ve hayatı hakkında bilgi edinip müziğine daha yakından kulak kesildim.
Canlısı daha da farklı olacaktı tabii... Sonrasında ise belki de konsere bu parasızlığıma rağmen gitmemi asıl sağlayan videoyu seyrettim. Anjelika Akbar, Astor Piazzola'nın Libertango'su için "müziğin mutfağı böyle tatlı bir şeydir" konseptli bir klip yapmıştı. Görüntüler şahaneydi özellikle de still life fotoğrafçılığa ilgi duyan bir amatörseniz seyretmeden geçmeyin derim. Tabii parçayı dinlerken düşündüm, burda çello olmasa, dinleyici-izleyici kitlesi bu kadar beğenir miydi? Çellist Rahşan Apay ve harika çellosu olmasa Libertango sosyal medyada bu kadar ses getirir miydi?
Hayatından ve şehrimize gelişinin hikayesinden bahsedecek olursak, Kazakistan doğumlu Akbar, iki buçuk yaşında nota bildiği, piano çalabildiği ve dört yaşındayken "mutlak kulak" yeteneğine, yani duyulan bir notayı bir referans almadan, başka bir notayla karşılaştırmadan tanıyabilme yeteneğine sahip olduğu ortaya çıktığı için, Moskova Çaikovsky Devlet Konservatuvarı'nın dikkatini çekmiş. Tabii burda müzisyen ve filozof bir babaya ve müzisyen bir anneye sahip olmanın verdiği bir avantajı olduğunu düşünüyorum. Moskova'nın dikkatini çekme konusunu kastediyorum, yoksa anneden babadan yeteneğin saltanat şeklinde geçtiğine çok da inanmıyorum. Anjelika yetenekli bir çocuktu orası aşikar. Dolayısıyla Sovyetler Birliği ve köklü eğitim sisteminin incilerinden biri olan Üstün yetenekli öğrenciler için 11 yıl eğitim veren Uspensky Devlet Müzik Okulu'na başlar. Eğitimini tamamladıktan ve yetenkli genç besteci ödülünü de aldıktan sonra UNESCO üyesi olarak geldiği Türkiye'de kalmaya karar verir.
Velhasıl, saat 20:00 de başlayacak konser için sanatçıların en az yarım saat geç sahne aldığını bilerek 20:40'da mekanın kapısındaydım. Fakat kapıdaki görevliden aldığım bilgiyle biraz şaşırıyorum; Söyleşi var şu an, konser 21:00 gibi başlayacak. Allah allah diyorum içimden, piyanistler konuşkan olmaz benim bildiğim, hele de konser öncesi! Tom Tom Sokağın yağmur altındaki cumartesi telaşını biraz seyre dalıp saat dokuzda içeri girdiğimdeyse baskın bir rus aksanının sevimliliğiyle konuşan Anjelika'yı duyuyorum. (yani konser hala başlamamış!)
Konser sırasındaki konuşmalarından anladığım; Türkiye'ye gelmesindeki önemli etkenlerden biri de Sovyetlerdeki rejime biraz tepkili olmasıymış. Özgürlüğünün kısıtlandığını düşünmüş sanırsam. Nazım Hikmet için yaptığı "Yalnız Çınar" adlı besteyi seslendirmeden önce, "Nazım bir hapishaneden kaçıp diğer bir hapishaneye geldi aslında, sizler bilmiyorsunuz." dedi...dedi ve ben o anda sahnede bir piyanist yerine nankör bir kedi görmeye başladım. Türkiye'de hala öylesi bir eğitim sistemine sahip olmamamızın acısıyla mıdır, harika yeteneklerin tarlada tapanda, okul bahçelerinde ve internet kafelerde, akşamları ise dizi seyreden annelerinin babalarının yanında yöresinde heba olduğu bir sisteme sinirleniyor olmamdan mıdır bilmem, onu harika çocuk olarak görüp eğitim veren ülkeyi ve rejimini eleştirmesini çok manasız bulmuştum. Onun yeteneğini değerlendiren bir sistemin etinden sütünden faydalanıp büyüyen harika çocuk, Türkiye'de yaşamayı seçmişti. Her "harika çocuk" harika diyarlar görmek isteyecekti tabii, neden olmasın? Hoş gelmiş sefa getirmiş. Fakat sonrasında kendi tezini çürütmesi ve Ankara Üniversitesin'in rektörüne konservatuar bölümünü kurarken "20-25 kuyruklu Steinbeck piano lazım rektör bey" dedikten sonra aldığı tepkiyi (Anjelika hanım tüm Türkiye'de o kadar Steinbeck yoktur) aslında müzik yapması gerekirken hayat hikayesini anlattığı söyleşisinde malzeme yapması kabul edilir değildi. Neymiş efendim Moskova'da okullarında 120-130 kuyruklu Steinbeck varmış, ama rejim berbatmış! şimdi şimdi Türkiye standartlarına alışıyormuş. Türkiye nota satılmayan bir ülkeymiş! Almanya'da notacı görünce Moskova'yı ve o güzel günleri düşünüp hüngür hüngür ağlamış. mış..muş..
Anjelika Akbar devamlı konuşuyordu. 99 yılında Su adlı kendi prelütlerinden oluşan albümü yapan, Vivaldi'nin "Dört Mevsim"ini dünyada ilk kez piyanoya uyarlayan, Bach'ın klasik eserlerini doğu enstrümanlarıyla kolaj yapan ve bunun yüzünden klasik müzik çevrelerince katı bir şekilde eleştirilen Anjelika Akbar, müziğinin arkasında durup tüm bu çalışmalarını paylaşmak için heyecan duyacağına iki dakika süren her eserin ardından beş dakika anlatıyordu. Bu arada beş cümlesinin 3 tanesi "İçimdeki Türkiye'm" adlı kitabımda anlattım ama size de anlatayım- diyerek başlıyor ve beni düşündürtüyordu. Acaba etkinliğin açıklamasını mı iyi okumadım? Kitap lansmanı mıydı yoksa bugün? Neden kuyruklu piyanonun yanında kocaman bir kitap görseli var ve üzerine düşen ışık devamlı değişiyor?
Derin nefes alıp belki de müziğin tadını çıkarmalıyım diyerek sabırla bekledim.
Normalde Chopin'den ve Bach'tan dinlemeye alışık olduğum prelüdler kulağıma biraz farklı gelse de, önyargılar(ım)dan etkilenmeden, kişiliklerle melodileri ayrı dünyalarda değerlendirmeye çalışarak, çok sevdiğim pianist bir arkadaşımın "kesinlikle gitme o konsere" demesine aldırmadan özenle dinlemeye devam ettim. Hatta indigo'nun bir kısım seyircisinin adabı muaşeret'ten uzak, fısıltısız ve devamlı konuşan hallerine "şş sessiz konuşun" uyarılarında bile bulundum. Nitekim benim için Chopin'i biraz daha sevdiğim, ruhuna biraz daha dua ettiğim, bir sanatçının kendi menejerliğini yapar gibi, müziğini icra etmesinden çok, oğlunun başarılarından, diğer oğlunun her gece zorla Bach dinleyerek uyuttuğu için müziği sevmemesinden, annesini müzikten kıskanmasından, müzik bekleyen bizlere günlük yaşamından bahsetmesinin ne kadar itici olabileceğini anladığım dolu dolu bir akşam oldu.
Sevgili Ozan Çoban, "boş ver gitme" dediğinde sana "bırak şu sanatçı ukalalığını, tevazuya gel!" gibi eleştirilerle tepki verdiğim için özür dilerim :) Eleştirmekte haklıymışsın, ve evet senin Libertango yorumun çok daha güzel :)internet üzerinde kaydınızı bulabilseydim buraya da eklemekten gurur duyardım. Ama dediğim gibi, tanımak için yakından bakmak gerek, belki benim bunları dile getirebilmem için bu akşam orada olmam gerekiyordu. Aşık Veysel'in uzun ve ince bir yolda olmasından doğan o güzel ezgiyi, tevazudan yoksun bir sahnede görmem gerekiyordu...
kim bilir?
hil'alem
Gönderen
Hil'alem
zaman:
Pazar, Mart 20, 2011
5
yorum
Etiketler:
Anjelika Akbar,
Bach,
indigo,
İstanbul Konser,
Libertango,
Müzik,
Piyano,
Vivaldi
14 Mart 2011 Pazartesi
Jehan Barbur, İstanbul'un kırık kalplerinin jazz-gır ama fısıldayan sesi
İstanbul'un kırık kalplerinin jazz-gır ama fısıldayan sesi...
Aslında cazgırdan ziyade, kalbi kırık masalların güzel anlatıcısı diyelim. Lübnan doğumlu Jehan Barbur iç savaş dolayısıyla İskenderun'a kaçmış ailesinin kökenlerinin olduğu toprakların tozundan mıdır, yoksa halen devam eden kendi iç savaşından mıdır bilinmez, şarkılarının duruluğunda bir parça yırtıcılık, bir parça isyan var kadife koltuklardan cama bakar gibi. Jazz-gır deyişim ondan; yalın ve yalnız bir kadının kudreti var, hem sesinde hem şarkılarında.
Jehan Barbur - Neden musicplay
Arap Hıristiyanların'dan olan Jehan Barbur'un anne tarafı katolik baba tarafı ise ortodoksmuş fakat "tebaamız hep Türk'tü" diyor kökenini soranlara. Hayatının büyük ve önemli bir bölümünü İskenderun'da geçiren sihirli kalem Jehan Barbur, klasik bir hikaye - ailesinin konservatuvara gitmesini istememesi sonucu Ankara'da Amerikan Kültürü ve Edebiyatı okuyor. Aslında şaşırtıcı, çünkü İskenderun'daki evleri piyano çalınan, fransız şansonları söylenen ve tangolar yapılan bir evmiş. Öyle ya bazen insanların seçimlerine ve sevdiklerine yaptırdıkları seçimlere akıl sır ermiyor :) Sonrasında üniversitede amatörce mırıldanmaya başlıyor müziğini Jehan. Sahne tozuna da bulaşıyor bu yıllarda hatta. Fakat okul biter bitmez İstanbul'a geliyor. Bir kaç sene kendine has müziğini sadece sınırlı bir hayran kitlesine ulaştıran Jehan Barbur, Bülent Ortaçgil ile tanıştıktan sonra, onun da tavsiyesiyle albüm yapmaya karar veriyor. 1980 doğumlu genç müzisyen 2009 yılında Ada Müzik'ten tüm söz ve müzikleri kendisine ait olan "Uyan" adlı albümünü çıkarıyor. Müziğine hazır ve nazır beklemekte olan hayranlarına "uyan" dercesine. Ve bundan tam bir sene sonra "Hayat" diyerek devam ediyor Jehan; Ada Müzik'ten 2. albümü de çıkarıyor. Kemal Evrim Aslan, Cenk Erdoğan, Murat Çopur, Mert Önal, Kürşad Deniz, Erdal Akyol, Ferit Odman, Derin Bayhan, Sarp Maden, Ozan Musluoğlu, Uğur Akyürek gibi pek çok başarılı ismin bulunduğu bu albümde de bağırmayan ama fısıldayan bir masal devam ediyor.
Bir söyleşisinde bu sözleri sarf etmiş olan Jehan Barbur'un müziğindeki felsefede bu düşünceden filizleniyor işte. Kendine yakın, iç sesine yakın, çıplak bir müzik. Herhangi bir rötuşu yok. Sözleri kendi kaleminden, zamanında kim bilir hangi renk eskiz defterine hangi renk kurşun kalemiyle, gülerken mi ağlarken mi yazdığı, farkını belli eden sözler... "Gidersen bana da bir dengini yolla" "Toplanmamış bir oda, ben ve hayat..." ve "Kelimesiz gelen fikirlerin yol alamaması..." diyeceğim o ki, Jehan Barbur müziğini bir kenara bırakalım, söz yazarlığında apayrı bir yeri var. Zuhal Olcay'ın son albümünde yer almış olan "Şermin" adlı parçanın sözleri Jehan Barbur'a bestesi ise Jehan Barbur ve Cem Tuncer'a ait. Ve hatta şarkının Jehan Barbur yorumu, yaptığım hafif çaplı kamu oyu yoklamasında daha çok beğenildi. Yoğun bir performans programıyla müziğine devam eden Jehan Barbur'u takip etmek isteyenler
hem myspace syafasından; http://www.myspace.com/jehanbarbur/music
hem de kendi sitesinden http://www.jehanbarbur.com/
tadına bakabilir, anlatmaya çalışmış olduğum tılsıma kendi kulaklarıyla şahit olabilirler. İzleme fırsatı bulduğum Ghetto performansında sahnenin bir metre ötesinden hissettiğim Jehan Barbur ve müziği, her ne kadar masalsı olsa da, çok gerçek. Kendi gerçeklerimizden damıtılmış. Sözler sıkıntısıyla ısırdığı kurşun kalemlerin masumiyetini ve her ne olursa olsun yalnız gelinen dünyada, yalnızken bir şeyler ifade eden "kendi"mizi anlatıyor. Gurursuz, dürüst, sevecen, merhametli, kırılgan, her ne iseniz... ‘Gidersen’ ve ‘Neden’ benim favorilerim fakat herkes Jehan'ın herhangi bir şarkısında önemli bir şey bulabilir, ezgisinin rüzgarıyla ruhundaki nemi bir nebze atabilir...
hil'alem.
Aslında cazgırdan ziyade, kalbi kırık masalların güzel anlatıcısı diyelim. Lübnan doğumlu Jehan Barbur iç savaş dolayısıyla İskenderun'a kaçmış ailesinin kökenlerinin olduğu toprakların tozundan mıdır, yoksa halen devam eden kendi iç savaşından mıdır bilinmez, şarkılarının duruluğunda bir parça yırtıcılık, bir parça isyan var kadife koltuklardan cama bakar gibi. Jazz-gır deyişim ondan; yalın ve yalnız bir kadının kudreti var, hem sesinde hem şarkılarında.
Jehan Barbur - Neden musicplay
Arap Hıristiyanların'dan olan Jehan Barbur'un anne tarafı katolik baba tarafı ise ortodoksmuş fakat "tebaamız hep Türk'tü" diyor kökenini soranlara. Hayatının büyük ve önemli bir bölümünü İskenderun'da geçiren sihirli kalem Jehan Barbur, klasik bir hikaye - ailesinin konservatuvara gitmesini istememesi sonucu Ankara'da Amerikan Kültürü ve Edebiyatı okuyor. Aslında şaşırtıcı, çünkü İskenderun'daki evleri piyano çalınan, fransız şansonları söylenen ve tangolar yapılan bir evmiş. Öyle ya bazen insanların seçimlerine ve sevdiklerine yaptırdıkları seçimlere akıl sır ermiyor :) Sonrasında üniversitede amatörce mırıldanmaya başlıyor müziğini Jehan. Sahne tozuna da bulaşıyor bu yıllarda hatta. Fakat okul biter bitmez İstanbul'a geliyor. Bir kaç sene kendine has müziğini sadece sınırlı bir hayran kitlesine ulaştıran Jehan Barbur, Bülent Ortaçgil ile tanıştıktan sonra, onun da tavsiyesiyle albüm yapmaya karar veriyor. 1980 doğumlu genç müzisyen 2009 yılında Ada Müzik'ten tüm söz ve müzikleri kendisine ait olan "Uyan" adlı albümünü çıkarıyor. Müziğine hazır ve nazır beklemekte olan hayranlarına "uyan" dercesine. Ve bundan tam bir sene sonra "Hayat" diyerek devam ediyor Jehan; Ada Müzik'ten 2. albümü de çıkarıyor. Kemal Evrim Aslan, Cenk Erdoğan, Murat Çopur, Mert Önal, Kürşad Deniz, Erdal Akyol, Ferit Odman, Derin Bayhan, Sarp Maden, Ozan Musluoğlu, Uğur Akyürek gibi pek çok başarılı ismin bulunduğu bu albümde de bağırmayan ama fısıldayan bir masal devam ediyor.
Yani aslında sahip olduğumuz değeri es geçiyoruz. Bedenimizle uğraşmaktan, sosyal olarak "beğenilme" telaşından henüz kafamızı kaldırabilmiş değiliz. Olguların içlerini doldurmak, dışlarını geçici olarak boyamaktan daha zor geliyor. Nasıl göründüğümüz bugün artık nasıl düşündüğümüzden çok daha önemli değil mi? Samimiyetsizlik kendi iç sesimizi de esir almadı mı? Değerini bilmeli insan. Silmeli kendini, parlatmalı içini. Onaylanmak ihtiyacı ne kadar lüzumlu olursa olsun evrilmeli insan. Evrilmeli ki bu ihtiyacını göz ardı edebilecek yeni bir göz açsın içinde. Açsın ki artık göremeyenlere inat kendini dışarıdan izleyebilsin ve onaylasın "tek başına" olabilme kudretini.
Bir söyleşisinde bu sözleri sarf etmiş olan Jehan Barbur'un müziğindeki felsefede bu düşünceden filizleniyor işte. Kendine yakın, iç sesine yakın, çıplak bir müzik. Herhangi bir rötuşu yok. Sözleri kendi kaleminden, zamanında kim bilir hangi renk eskiz defterine hangi renk kurşun kalemiyle, gülerken mi ağlarken mi yazdığı, farkını belli eden sözler... "Gidersen bana da bir dengini yolla" "Toplanmamış bir oda, ben ve hayat..." ve "Kelimesiz gelen fikirlerin yol alamaması..." diyeceğim o ki, Jehan Barbur müziğini bir kenara bırakalım, söz yazarlığında apayrı bir yeri var. Zuhal Olcay'ın son albümünde yer almış olan "Şermin" adlı parçanın sözleri Jehan Barbur'a bestesi ise Jehan Barbur ve Cem Tuncer'a ait. Ve hatta şarkının Jehan Barbur yorumu, yaptığım hafif çaplı kamu oyu yoklamasında daha çok beğenildi. Yoğun bir performans programıyla müziğine devam eden Jehan Barbur'u takip etmek isteyenler
hem myspace syafasından; http://www.myspace.com/jehanbarbur/music
hem de kendi sitesinden http://www.jehanbarbur.com/
tadına bakabilir, anlatmaya çalışmış olduğum tılsıma kendi kulaklarıyla şahit olabilirler. İzleme fırsatı bulduğum Ghetto performansında sahnenin bir metre ötesinden hissettiğim Jehan Barbur ve müziği, her ne kadar masalsı olsa da, çok gerçek. Kendi gerçeklerimizden damıtılmış. Sözler sıkıntısıyla ısırdığı kurşun kalemlerin masumiyetini ve her ne olursa olsun yalnız gelinen dünyada, yalnızken bir şeyler ifade eden "kendi"mizi anlatıyor. Gurursuz, dürüst, sevecen, merhametli, kırılgan, her ne iseniz... ‘Gidersen’ ve ‘Neden’ benim favorilerim fakat herkes Jehan'ın herhangi bir şarkısında önemli bir şey bulabilir, ezgisinin rüzgarıyla ruhundaki nemi bir nebze atabilir...
hil'alem.
Gönderen
Hil'alem
zaman:
Pazartesi, Mart 14, 2011
0
yorum
Etiketler:
Hayat,
Jazz,
Jehan Barbur,
Müzik,
Uyan
8 Mart 2011 Salı
Ahmet Ümit'in kaleminden Şehr-i İstanbul
Yaz yaz bitmeyecek bir tarih İstanbul'unki. Yedi tepesinde yedi milyon uygarlık yaşamış, yaşanmışlık bırakmış. Nüfus kağıtlarımızda ya da ikametgah belgelerimizde ya da posta adreslerimizin son mısrasında çoğu zaman farkında olmadan iliştirilmiş olan şehir, İstanbul, romanların, özellikle tarihi romanların en nadide örtülerinden biri olmuştur hep. Ama polisiye? canice işlenmiş gizemli cinayetlerin örtüsü olursa şehir? Surlarıyla dehlizleriyle, bin yıllık dikilitaşlarıyla, kiliseleriyle, beşyüz yıllık camileriyle, külliyeleriyle, yüz yıllık cumhuriyetiyle bir ölüme tanıklık ederse şehir?
Yazmaktan usanmayan - iyi ki de usanmayan- ve polisiye romanlarıyla gün be gün artan bir okur kitlesine sahip Ahmet Ümit'in son romanı "İstanbul Hatırası" olur! Sizi içine çekme katsayısı bir yana, anlattığı İstanbul ve İstanbul'un binlerce yıllık tarihindeki diğer çehreleri ile okuyucuyu büyülemekle kalmıyor, bir fıçı tarih şarabı gibi yavaş yavaş şehri okura büyülü bir anlatımla sunuyor. Gürkan Gürak tarafından edebiyat dünyasında çok da alışık olmadığımız bir tanıtım filmi bile çekilmiş İstanbul Hatırası'na.
İstanbul Hatırası - Tanıtım Filmi from Köpekbalığı Çalışıyor on Vimeo.
Oyuncular: Ayhan Bozkurt, Mert ÇetinMüzik: Burak Baduroğlu
Teknik Yapım: Gürkan Gürak
Set Ekibi: Çağla Artagan, Deniz Artagan, Rıza Yazgılı
Yapımcı: Gül Ümit Gürak
Yönetmen: Gürkan Gürak
Eğer iyi bir Ahmet Ümit takipçisiyseniz, günümüz İstanbul'unun en tarihi mekanlarıyla ve geçmişiyle bağıntılı gibi görünen bir dizi cinayetin faillerini arayan Komser Nevzat'ı, yine Ahmet Ümit'in kaleminden çıkmış çizgi roman "Komser Nevzat ve Maceraları" dizisinden de hatırlayabilirsiniz. Türk Edebiyatı'nın nadir polisiye yazarlarından biri olan Ahmet Ümit her romanında okuyucuya otobüste, minibüste, serviste ayakta kitap okuyabilme yetisi kazandırmakla kalmayıp öyle bir tarih bilgisi sunuyor ve bilmediğimiz o kadar çok diyar gezdiriyor ki, Gülhane parkının girişinden Topkapı sarayına doğru çıkan, yakın zamanda restore edilen Soğuk Çeşme sokağın kıymetini bilerek taşlarına basar oluyorsunuz. Ya da Yere Batan Sarnıcı sadece ortaokulda ziyaret ettiğiniz bir müze olmaktan çıkıp, Osmanlılarla Romalıların su içme alışkanlıklarının farklılıklarına bir kanıt oluyor artık sizin için.
İstanbul, İstanbul Hatırası'nın sayfalarını çevirdikçe değişiyor, derinleşiyor. Her taşından her toprağından altın değerinde bir tarih çıkıyor ve hiçbir yere eskisi gibi bakmıyorsunuz. Ayasofya yerli turiste girişi daha ucuz olan bir müze olma kimliğinden sıyrılıp, tarihin bir köşesinde başka bir Hürrem hikayesi misali, bir kadının aşkından sıyrılamayan Bizans hükümdarın yaptığı katliamın mabedi oluyor. Hal böyle olunca her sene milyonlarca turistin ziyaret ettiği Şehr-i İstanbul'da geçen bu roman şu anda ingilizceye de çevrilmekteymiş. Eğer bunu öğrenmeseydim bizzat kendisine ulaşmaya çalışıp bu konuda yalvarmayı planlamıştım. Hatta İstanbul mimarisi üzerine ders verilmekte olan tüm üniversitelere de bu roman hatırlatılmalı diye düşünüyorum.
Romana dönersek, okudukça ana karakter Nevzat'ın size de geçecek olan yaşanmışlıkla dolu kırgın halleri, fakat mesai vakti profesyonelliğinden asla taviz vermeyen hırsı o kadar gerçek ki...Roman karakterinin de böylesi makul aslında, gerçeğe en yakını, yer kubbede bir yansımasının muhakkak oluşu...Rakıyı sevmesi mesela...Mezeleri anlatırken ki iştahı. Bir akşam üstü rum meyhanesinin bahçesine düşen akşam sefasını yaşarsınız adeta. Zeki Müren duyulur romandan yer yer. Dostluklara ve yitik aşklara içilen rakının bardağında yankı yapar. Sayfalar öyle gerçektir ki karakterlerle birlikte çakır keyif olursunuz. Ahmet Ümit'in tüm karakterleri hayatınızdan birisi olabilir, bu yüzden İstanbul Hatırasında Bzyantion imparatoru bile gerçeğin arasına masalsı bir anlatımla sıkışır ve bir imparatorun kudretiyle, günümüz şehir düşmanları iş adamlarının kudreti birbirine benzeyiverir aniden. Geçmiş günümüze karışır...Aynı topraklarda bin yıl önce yaşananlar, bugün yaşananlara paralellik göstererek "dün" bugüne ışık olur, yeri gelir cinayetlere ipucu olur.
Ahmet Ümit'in kaleminde Şehr-i İstanbul'umuz öyle güzel kıvrılmış ve tüm ihtişamını, endamını mısraların arasına öyle güzel saklamış ki, sadece polisiye değil şehre duyulan bir aşk hikayesi de anlatılmış, şehir de geçen aşklar da...
Kalemine sağlık Ahmet Ümit!
hil'alem
Ahmet Ümit
ESERLERİ:
Sokağın Zulası (1989)
Çıplak Ayaklıydı Gece (1992)
Bir Ses Böler Geceyi (1994)
Masal Masal İçinde (1995)
Sis ve Gece (1996)
Agatha'nın Anahtarı (1999)
Kar Kokusu (1998)
Patasana (2000)
Şeytan Ayrıntıda Gizlidir (2002)
Kukla (2002)
Beyoğlu Rapsodisi (2003)
Aşk Köpekliktir (2004)
Başkomser Nevzat, Çiçekçinin Ölümü (2005)
Kavim (2006)
Ninatta'nın Bileziği (2006)
İnsan Ruhunun Haritası (2007)
Olmayan Ülke (2008)
Bab-ı Esrar (2008)
İstanbul Hatırası (2010)
Kendisine bu düşüncelerimi anlatmak için sabırsızlanmakla beraber tüm okurlarına sevinçle şunu da söyleyelim, Ahmet Ümit yarın akşam bir diğer romanı Beyoğlu Rapsodisin'de anlattığı Baraka'da, DJ kabinine geçip sevdiği şarkıları karanlıkta çalıyor. 24 Kasım 2010 günü gerçekleşen ve çok beğenilen performansının ardından, miksere daha da ısınan Ahmet Ümit, bir daha dinlemek isteyenler için, kaçıranlar için, duymayanlar için 9 Mart 2011 Çarşamba akşamı tekrar iş başında!
event linki:
http://www.facebook.com/event.php?eid=189115574460505
Gönderen
Hil'alem
zaman:
Salı, Mart 08, 2011
0
yorum
Etiketler:
Ahmet Ümit,
Baraka,
Gürkan Gürak,
İstanbul,
İstanbul Hatırası,
Karanlıkta Şarkılar,
Kitap
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






















