14 Haziran 2019 Cuma

Azınlıklar, kadın ve Türk tiyatrosuna ışık tutan ‘Unutulan’ çok güçlü feminist bir metin

 Kumbaracı50’de ‘Yersiz Kumpanya’ tarafından sahnelenen ve ‘şimdilik’ son kez perde diyen ‘Unutulan’, hem Türk tiyatro tarihine, hem Ermenilerin Türk tiyatrosundaki unutulan yerinden yola çıkarak azınlıkların kimliklerini koruma mücadelesine, hem de kadının toplumdaki yeri ve kadın şiddetine tüylerinizi diken diken ederek dokunan, zamanın ötesinde ve güçlü bir feminist metin. Oyunu kaleme alan yazar ve oyuncu Elif Ongan Tekçe, aynı zamanda oyundaki iki Ermeni oyuncu kadından biri Mari’yi canlandırıyor. 

Fotoğraflar: Yersiz Kumpanya/Suna&Koray Tekçe

Oyunda isimlerini tarihteki Ermeni kadın tiyatrocu Mari Nıvart’tan alan iki ‘unutulmuş’ kadının hikayesini izliyoruz; Mari ve Nıvart çalıştıkları kumpanya tarafından turne sırasında ödemedikleri bir otel masrafı için otelin emanetçisine rehin bırakılıyor. Tiyatronun hayatta kalma mücadelesi dünden bugüne çok da değişmemiş. Bu iki kadın, kumpanyanın borçları karşılığında kumpanya çalışanlarının konakladığı otelin temizlik gibi işlerinin yapılması için arkada bırakılıyor. Ancak burada o kadar uzun zaman kalıyorlar ki, zamanın akışını anlamayacak duruma geliyor ve unuttukları her şeyi hatırlamak için bir oyununun provalarına başlıyorlar. Oyun zaman zaman iki kadının kendi hikâyeleri ve kökleri ile karşılaşmalarına dönüşüyor. 

Bu konuda yazmak nereden aklınıza geldi? İçinde hem ‘kadın’ sorunsalı, hem ‘azınlık’ meselesi hem de Türk tiyatrosu var…

Biz aklımızı ve bedenimizi çalıştırmak yeni fikirleri ve uygulama alanlarını keşfetmek için toplandık. İlk hedefimiz oyun değildi. Yaşantı içinde var olan rutini kırmak ve tiyatroyla ilgili ne yapabiliriz? Diye düşünerek bilgilerimizi toparlamak adına araştırma yapıyorduk. İlk hedefimiz Osmanlı’daki feminist kadınları araştırmaktı. Orada çok enteresan hikayeler var hala. Yine yazılabilir.

Sonra biz o kadınları araştırırken, bir sürü kaynak okumaya ve atölye çalışmalarına gitmeye başladık. Bir taraftan bu kadınları oynama biçimini de düşünmeye başladık. Bence özellikle ‘kanto’ yapan ve Ermeni dönemindeki kadınların grotesk hatta ‘clownesk’ bir tavrı var. Kantonun kendisinin var. Bu ‘clown’ tarafı da ilgimizi çekiyordu, bu yüzden de Burçak’la birlikte clown atölyelerine başladık.

Fotoğraf: Yersiz Kumpanya/Murat Dürüm

Ermeni tüm kadın ve erkek oyuncuların hikayelerini yazmış Ermeni bir tarihçinin Sarkis Tütüncüyan (Namı diğer- Şarasan) kitabına ulaştık. Boğaziçi Üniversitesi’ndeki Ermeni tiyatrosu üzerine yazılmış kitaplardan sadece bir tanesi bu, Metin And ‘ın Türk Tiyatrosu Üzerine çalıştığı tüm kitaplardan bu konuya ilişkin birçok okuma yaptık. Yine Boğaziçi Üniversitesi’nde Ermeni tiyatrosu üzerine çok kaynağa ulaştık. Bu kaynaklarla çalışırken Mari Nıvart ‘taaak’ diye kafamıza çarptı. Onun hikayesi çok dokundu diyelim. Oyundaki Mari ve Nıvart karakterleri tanzimat döneminde yaşamış olan Mari Nıvart isimli kadın tiyatrocudan esinlenerek isimlendirildi. 

Azınlık sorunsalına da çok nazikçe değiniyor metin. Türk tiyatrosunun içindeki azınlıklar üzerinden genel azınlık meselesine değiniliyor. Araştırmalarınızda karşınıza ne gibi hikayeler çıktı? 

Mari Nıvat’ın hayatında, oyuncu olarak kendi varlığını ve Ermeni kimliğini korumaya çalışması, Ermeni kimliğinde Müslüman bir erkekle- Şemsettin Sami ile- aşk yaşaması, ondan hamile kalıp çocuğunu düşürmeye çalışması çok trajik. Hamile olduğu sırada Kamelyalı Kadın’ı oynuyor ve sahnede hayatını kaybediyor. Çok iyi bir oyuncu olduğu söyleniyor. Mari Nıvart gibi o dönem övülen çok oyuncu var zaten… Mari Nıvart gibi bir sürü Ermeni kadın oyuncu ancak dönemin ahlaki kurallarına uyarak hayatlarına devam edebiliyordu ya da delirip akıl hastanelerine kapatılıyorlardı. Kayboluyorlardı, nerede oldukları bilinmiyordu. Böyle hikayeler gelmeye başladı ve Burçak’tan vahiy geldi, “Yaz bunu Elif, sen bunu yazarsın” diye. Daha önce de yazdığım şeyler vardı, böylece bu oyunu yazmaya başladım. Mari Nıvart tek bir kişi değil de o dönem oyuncu kadınlarını temsilen iki kişi olarak çoğullaştırdım. Oyun bitti. Henüz bir yönetmenimiz yoktu. Sonra Sanem oyunu okudu, hoşuna gitti. Sahneleme çalışmalarına başladık. Kolektif bir yaklaşımla çıktı oyun anlayacağınız. 

Oyunun en etkili sahnelerinden biri de, bu iki kadının maruz kaldığı tacizler… Kadın cinayetleri, taciz, tecavüz haberlerinden geçemediğimiz günlerdeyiz fakat bu oyun geçmişten geliyor, o döneme ilişkin araştırmalarda da çok mu sık çıktı karşınıza bu tip vakalar?  

Basında gördüğümüz ve günümüzde yaşananlar yeni bir şey yaşamadığımız düşündürmüyor mu hepimize? Davranış olarak bugüne aktarılmış, normalleştirilmiş ve normalleştirilmeye devam edilen cinayetler ve tacavüzler bunlar. Tarihsel bir şekilde bugüne aktarılmış ve hak olarak tanımlanmış vakkalar zaten…Yazılı kaynaklarda net bir şekilde bu haberler olmasa bile kadınların yaşadıkları, başlarına gelen olaylardan ve yaşamlarının bitiş hikayelerinden görebiliyoruz. Tüm bu örselenme üzerinden aslında Osmanlıda bir kadın örgütlenmesi de var. Bu örgütlenmenin en önemli ürünü de Hay Gin dergisi … Hay Gin beş feminist kadın tarafından kuruluyor. Bu kadınların bir kısmının hayatı da yine akıl hastanesinde bitiyor. Sanırım akıl bir şekilde deli olarak tanımlandırılmaya çalışılıyor. On yılı aşkın bir süre çıkartıyorlar bu dergiyi. 

Kadın oyuncuların hepsinin sonları ya çok trajik ya da büyük bir kabullenme ile gerçekleşmiş. Sonunda ya Müslüman bir erkekle evlenecek ve toplum tarafından kabul edilecek ya da kaybolacak. Bazı kadınların nereye gittiği, başına ne geldiği belli değil. Hatta sadece kadınlar değil tiyatrolar kaybolmuş, bir tiyatronun unutulduğu söyleniyor bir otelde. Bunu biz oyunu yazdıktan sonra öğrendik, tiyatro ekibinin tamamı unutulmuş. Kumpanyanın tamamını borçlarına karşılık otelde bırakmışlar, rehin kalmışlar yani. Tiyatro tarihinde olmuş böyle şeyler. 

Kadının Türk Tiyatrosu’ndaki yeri neydi ve bugün nereye geldi? 


Afife Jale bizim için çok önemli bir figür ve toplumda çok biliniyor. Mücadelesi çok büyük. Onun sahneye çıkmasına izin verilmesi ile diğer Ermeni kadınlarının işlevleri ve yaptıkları beğenilmemeye başlıyor. Zaten etnik kimliğinden dolayı toplum için öteki olduğun halde sahne üzerinde de varlığın kalmamaya başlıyor. Bu kadınlar işe yaramıyor, beğenilmiyor ve bir kenara bırakılıp unutulmaya başlıyorlar. Bu bağlamda oyuna dönecek olursak bırakılmak ve unutulmak kavramı birkaç şekilde işleniyor oyunda. Zaman çizgisinin muğlaklığı ve oyundaki önemli de bu yüzden… Çünkü hikâyenin öyle bir tarafı var. Bir tarafa özgürlük verirken, bir değişim yaratırken, koskoca bir toplumu, bir sürü kadın oyuncuyu yok sayıyorsun. Neredeyse batılı anlamada tiyatronun toplumda benimsettirenleri yok ediyorsun.

O dönem tiyatroların kapatılması ve sansürlememesi söz konusu mu?

Tabii ki var. Bütün o dönemin kumpanyalarının isimlerine baktığınız zaman, zaten hepsi ya Ermeni ya da Rum. Oyunların izlenme hareketliliği çok yüksek. Ancak Padişahlar geliyor seyrediyorlar. Kapatılma, sansürlenme gibi durumlar oluyor. Her dönem olan o dönemdeki tiyatroların da başına geliyor. 

Oyunun içinde birçok katman var. Oyunun içinde başka bir oyun, kimlikler içinde başka kimlikler. Bunları anlatır mısınız?

Bizim oyunun üç katmanı var. Ermeni veya azınlık olmakla beraber kadın olmak ve içindeki bulunduğu tiyatronun hali… Tiyatro da yine yeraltına kapatılmış ve birçok şeyi söyleyemiyor. Mari Nıvart Kamelyalı Kadın oyununu oynarken, yasak aştan olan çocuğunu düşürmeye çalışırken ölüyor. Kamelyalı Kadın hikayesinde Margaret ‘de oyunun sonunda ölür. Bizim oyundaki Mari ve Nıvart karakterleri de Kamelyalı Kadın’ı çıkarmak istiyorlar.

Mari ve Nıvart diye iki karakter olarak oyunun yazmak aynı zamanda başa gelenleri çoğullaştırmak isteği… Oyunda gördüklerimiz sadece bizim karakterlerin başına gelmeyebilir yani… Bunun hakiki bir tarafı var, bir otele bırakılırsa bir kadın, bir süre sonra bir arzu nesnesi olmaya, hizmet nesnesi olmaya- yani hiçbir şey olmaya- başlıyor. Elinde de hiçbir şey yok zaten. Eril dünyadaki kurallarda eğer iki kadın bir bodrumda kalırsa, hiç kimseleri de olmadığı için de başlarına her şey gelebilir. Bana o yüzden bu çok gerçek geliyor. Bu anlamda sadece şimdiki zamanda yaşanmayan bir hikâye bu. 

Ermeni aksanını nasıl bu kadar iyi yaptınız? 

Fotoğraflar: Yersiz Kumpanya/Suna&Koray Tekçe

Ermeni aksanını Bercuhi Berberyan’ la çalıştık. Kendisi sağ olsun, bize evini açtı, metni okuduk, bize öğretti, “Rum yapmayacaksınız, zaten hep karıştırırlar, Türk filmlerinde hep aynı şeyi diyorlar. Rum aksanı yapıyorlar, Ermeni öyle değildir!” Rum aksanını duymuşuz genelde ve Rum aksanına kaymak daha kolaydır. Dedi. Bizi çalıştırdı. Sonrasında o yetmedi Kurtuluş da dolaştık. Yaşlı insanların yanına gittik. Aksanlarını dinledik. Sohbet ettik. Gençler artık unutmuşlar. Bir Ermeni okuluna gittik. Oradaki eğitimcilerle konuştuk. Sonra bir kuaförde tanıdık arayıcılığıyla bir hanımefendi ile sohbet etme fırsatımız oldu. Kayıtlar aldık., 80 yaşında Ermeni bir hanımefendi idi. ‘Kızlar sohbete geldiiim’ diyerek geldi. Biz de dinledik. Ne hikayeler.

Oyundaki katmanlardan birisi de günümüz toplumunun da vahim sorunlarından olan ötekileştirmeydi. Bu konuya da bilinçli olarak biraz dokunmak istediniz mi? 

Metin hayli dokunduruyor zaten, benim bir şey yapmama gerek yok. Zaten hikâyede ‘Ermeni’, ‘kadın’ ve oyuncuyu yan yana getirdiğinizde kendiliğinden oluyor her şey. 

Herhangi bir sansüre uğradı mı metniniz? 

Daha uğramadı.

Oyundaki müziklere nereden ulaşabilir izleyiciler? Muhteşem ezgiler var. Unutulan ‘soundtrack’ albümü yapabilir misiniz? 

Oyunda hem bilinen kantolar hem de ninni ve ağıtlar var. Biz hikayeleri dinlemeye başladığımızda şöyle bir şey çıktı karşımıza. Tecirden sonra kadınlar, çocukların aklı erene kadar Ermenice ninniler söylüyorlarmış onlara. Sonra aklı ermeye başlayınca kesiyorlarmış ve bu dili hiç artık konuşmuyorlarmış ve sessizliğe gömülüyorlarmış. Bizim oyunda kullandığımız ‘Oror’ 1915’teki felaket için yazılmış bir ninni zaten. Aslında bu müziklerin hepsini özellikle seçtik. Finaldeki ‘Garuna’ Komitas’ın bir bestesi. Bu şarkıları besteleyen insanların hikayeleri de çok enteresan. 1915’te bu adam çok sesli müzikler yapıyor, 300 kişiyle korolarla söylüyor. Anadolu’daki bütün türkülerin tamamını derliyor. İnanılmaz iyi bir müzisyen ve arşivi var. Felaketle birlikte Komitas’ı da alıyorlar, kapatıyorlar. Halide Edip birkaç arkadaşı ile onu kapatıldığı yerden kurtarıyor ama, geri döndüğünde naif ruhu kaldıramıyor Komitas’ın. Dayanamıyor ve ruhu paramparça oluyor. Müzik yapamıyor ve ölüyor. O yüzden ‘Garuna’ bütün bu olanların sembolü gibi. Metinde o anlamda felaketle ilgili çok sembol var. Bizim oyundaki karakterlerin kurgusunda Mari ve Nıvart 1915’i çocukken yaşamışlar. Sonra İstanbul’a gelmişler bir şekilde. ‘Sessizlik’ anları ve hiçbir şey konuşulmadan bütün o felaketi bedeninde taşımak zorunda kalma hissi bu yüzden çok önemli. Hatırlamak ve unutulmak bir çeşit anlama biçimi.  

Oyunun içinde kantonun yanı sıra ‘clown’ unsurlar da görüyoruz. Bu unsuru ele almak fikri nasıl oluştu? 

Söyleşinin başında da söylediğim gibi kantocular bence zaten bir çeşit kadın palyaçolar. Sessizlik ve tekinsizlik bizim oyun için karanlık bir clown tavrı da yaratıyor. Konuşmanın ve anlatmanın yasak olduğu bir yerde komedi dışında tutunacak çok da bir şey yok aslında. Birileri sana diyor ki ‘konuşma!’ Anlatma! Ama hayal kuramazsın diyemiyor. Orada başlıyor hikâye. Ellerinde hiçbir şeyleri olmayan kadınlar bunlar.

Oyunun adı, oyundaki tüm katmanları niteliyor gibi. ‘Unutulan’ ismine kolay karar verdiniz mi?

Çok zor oldu, en zoru bu oldu. Metnin tamamı yazıldıktan sonra isim buldum. Hatta üç beş isim arasında gidip geldim. Zaten tiyatronun ismi de öyle geldi, ‘Yersiz Kumpanya’ ismine de bu şekilde karar verdik. Yaşanan süreç oyunun ismini ve tiyatronun ismini belirledi. Bu ilk oyunumuz ve tiyatro yapma biçimimizi de belirleyen bir şey oldu. Bundan sonraki oyunlara ilişkin çalışıyoruz ama bu ‘yersizlik’, ‘mekansızlık’, ‘tekinsizlik’ üzerine gitmeye devam etmek istiyoruz aslında. O tekinsizliğin yarattığı şey bizi harekete geçiriyor.

O zaman gelelim sizin tiyatronuzun varoluş mücadelesine. Kriz sizi etkiledi mi? Nasıl etkiledi? Nasıl döndürüyorsunuz kendinizi? 

Sen ne diyorsun, hep batığız! Biz şuna bakıyoruz, ‘Oyun çıktı mı? Harika! Çok Güzel! Bu Oyun kurtardı kendini!’ Sonraki oyun batış. Düşe kalka gidiyor. Herhangi bir destek istemedik kimseden, beklemedik de. Zaten biraz o fakirlikten de boş alandan doğdu oyun. İşin esprisi aslında…  Ama bu boşluk hissi çok besledi oyunu. Oyunculuğa yüklenmek durumunda kaldık. Sanem’le de çok güzel çalıştık. Çok ayrıntılı ve milim milim çalıştık birçok yeri. Sanem’in çok katkısı var bu anlamda ve zekasına kurban! 

Son kez perde dediniz bu sezonda. Gelecek sezonda tekrar izleyebilecek miyiz Unutulan’ı? Yahut gelecek sezon için planlar neler? 

Şimdi yeni bir oyuna başladık, bir işe kalkıştık ama teknik bir beceri elde etmemiz gerekiyor ve bir altı ayı var bu işin bence. Bu teknik beceriyi başarabilirsek o oyun olacak, yazmaya başladım ben yine. Oluşum sürecinde… Kaç yılda çıkar, gelecek sezon çıkar mı, sonuna mı çıkar emin değilim. Cinsiyet meselesini kurcalıyoruz yine tabii ki. İçinde bulunduğumuz durumda kendiliğinden oluşan bir şey bu. Başka bir şey yapmak ve sistemi eleştirmemek mümkün değil. Sürekli maruz kaldığımız bir durum.

Gelecek sezona gelirsek, Unutulan’ı gelecek sene bu kadar sık oynamayız, çünkü yeni bir şey yapmaya çalışacağız. Onunla ilgili yazma ve çalışma süreci var. Aynı zamanda biz tiyatrodan para kazanmadığımız için, başka işlerimiz de var. Ben Darüşşafaka Lisesi’nde tiyatro dersleri veriyorum. Burçak da Şişli Terakki’de ders veriyor. Keyifle yaptığımız bir işler olduğu için şanslıyız.

Kadın bedeni üzerine çok söyleminiz var? Beden ve hafıza konusunda neler söylemek istersiniz?



Kadının bedeni aslında kadının hafızası. Annelerimiz de göğsünden bohça çıkarır. Kadın bedeninde yaşlanmayı hisseder, bütün kadınlarda bu vardır. Yüzüm çöktü, bedenim çöktü. Zamanı hep bedeniyle tahlil eder. O yüzden Mari ve Nıvart her şeyi bedenlerinden çıkarıyorlar. Mari ve Nıvart’ın bedenlerinin ezilmişliği de bundan. Bedenin hafızası sürekli bir eyleme geçme halini çağırıyor. Yaşanılan her anın çizgisi onların bedeninde var. Bedenlerinden dolayı uğruyorlar taciz ve tecavüze. Bir süre sonra bu yok sayılmak varoluş mücadelesi getiriyor. Ellerinde olan tek şey oyun ve vücutlarında gizledikleri anılar. 

Gençlerin ve genç oyuncuların feminist dramaturjiye ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Gençler çok daha cesurlar bize göre. Ben kendi kuşağıma göre çok daha cesur buluyorum onları. Girişimlerini de çok cesur buluyorum. Yeni nesil kadın haklarını da gürül gürül savunarak geliyor. Büyük bir hareket var dünyada. Ama özellikle son zamanlarda Türkiye’de de inkâr edilemez hale geldi ve bir dur demek gerekiyordu. Bir şekilde harekete geçmek gerekiyordu. Bazen bir öfke ile bazen de başka farkındalıklarla ve okumalarla insan görmeye başlıyor. O kadar kabullenilmiş, normalleştirilmiş bir dünyada yaşıyorsunuz ki, feminizm konusunda konuştuğunuzda aşağılanabiliyorsunuz. Ya da feminizm diye bir şey yok! Denilebiliyor. Üstelik bu aşağılamalar üniversite mezunu ya da entelektüel diyebileceğiniz insanlardan geliyor. Hatta çoğu zaman kadınlardan… Mesela yurtdışında yapılan feminist oyunlarda, seyircinin çocuklarını bırakabileceği bir kreş olması gerekiyor. Anneler veya ebeveynler için. Feminist tiyatrolar hem bu kreşi kuruyor, devletten bunu talep ediyor. Bunun gibi uygulamalarla artık olayı toplumsal alana taşıyorlar.

Bu sadece bir örnek tabii ki. Fakat kadın meselesi bir süre sonra genelde şuna geliyor: ‘Sizi anlıyoruz ve size gerçekten destek oluyoruz.’ Erkek olarak neyi anlıyorsun? Hayatın boyunca sen 1-0 öndesin, her şeyi yapmışsın zaten. Sokakta benim kadar korkamazsın. Bu korkuyu bütün kadınlar çok iyi anlar.

Künye: 
Yazan: Elif Ongan Tekçe
Yöneten: Sanem Öge
Işık Tasarımı: Akın Yılmaz
Kostüm Tasarımı: Tuğba Eke
Ses & Afiş Tasarımı: Ümit Kıvanç

Oynayanlar:
Elif Ongan Tekçe, Burçak Karaboğa Güney 



1 Mayıs 2019 Çarşamba

İlginç fikirler ‘tanrısı’ Shed Simove: Dünyayı yaratıcılık ve kadınlar kurtaracak

İstanbul’da geçtiğimiz hafta gerçekleşen Marketing Meetup Pazarlama Zirvesi’nin ilginç bir ana konuşmacısı vardı: Kelimenin tam anlamıyla ‘boş’ bir kitapla Amazon’da ‘best-seller’ yazar olan, ‘Pazarlamanın Tanrısı’ olarak da anılan ve adını ‘Tanrı’ olarak değiştirmeye teşebbüs etmiş Shed Simove, açılış konuşmasını yaptığı zirvede yaratıcı işlerle uğraşan Türk pazarlama dünyasına ve gençlere ilham verdi.

Görsel: Tom Banfield

Stand-up tadında geçen konuşmasının ardından Simove’la işlerini, bu işlerin arkasındaki itici gücü ve her işinde kendini gösteren kara mizah üzerine konuştuk.

Kendini ‘sanatçı, girişimci, konuşmacı, yazar’ olarak betimleyen ve yaracı fikirleriyle birçok ödül alan Shed Simove Erkekler seks dışında ne düşünür’ adlı kitabı 2011 yılında bastırdığında ‘tüm sayfaları boş olan kitap’ tüm dünyada yankı uyandırmış, 90 binin üzerinde satmış, olumlu olumsuz bolca tepki almış, sonrasında ise aralarında İspanyolca, Japonca, Hırvatça, Hollandaca, Çince’nin de olduğu birçok farklı dile çevrilmişti. Temel uzmanlık alanları yaratıcılık, inovasyon, gerilla pazarlama ve satışları artıran fikirler üretmek olan Shed Simove ‘Big Brother’ gibi televizyon programlarının prodüksiyonundan Walt Disney World’e farklı alanlarda çalıştı.

Sonrasında konsept hediyeler tasarladığı bir mağazacılık imparatorluğu kurdu ve dünya genelinde 1.5 milyonun üzerinde ilginç hediyeler sattı. İki kez ‘Yılın Hediyesi’ ödülünü aldı. Kendi para birimini üretti, kendi ‘Tinder’ uygulaması ‘Shinder’ı geliştirdi.

Dünyanın birçok yerinde yenilikçi fikirlerini gençlere anlattığı motivasyon konuşmalarına devam ediyor. Ünlü sözlerinden biri ise “İnsan vücudundaki en seksi organ beyindir.”

Hiç sosyal amacı olan bir proje için çalıştınız mı?

“Shed hayatınla ne yapıyorsun” mu demek istiyorsunuz? Ama dürüst olacağım, size tamamen katılıyorum. Bu gerçekten ailemde de yapılan bir şakadır. Akrabalarımdan biri bir gün yanıma oturdu ve şöyle dedi: “Shed, ne zaman faydalı bir iş yapacaksın?” Siz bunu çok daha kibar şekilde dile getirdiniz fakat şöyle bir şey var. Evet ben sığ bir adam olarak tanınıyorum. Belli ki var olan bir boşluğu dolduruyorum. Bu konu üzerinde düşünüyorum. Bence yaratıcılığın dünyayı kurtaracağı düşüncesi kesinlikle çok isabetli ve önemli. Aslına bakarsanız dünyayı yaratıcılık ve kadınlar kurtaracak. Çünkü bence şu anda daha iyi bir cinsiyet yok.

Dünya için endişeleniyorum ve okullarda yaratıcılık potansiyelimizin ortaya çıkması gerektiğini, bu yaratıcılığın faydalı bir şekilde kullanılması gerektiğini düşünüyorum. Benim yaratıcılığım belki ekolojik anlamda çok da faydalı bir şekilde kullanılmamış olabilir. Şimdiye kadar yaptığım işlerin akıl sağlığı açısından bile faydalı olmadığı iddia edilebilir. Fakat gülmek de akıl sağlığı için hayli önemli ve insanları güldürdüğümü düşünüyorum.

Kitabınızla cinsiyet eşitliği gibi önemli bir konuya parmak basıyorsunuz. İnsanları kadın ve erkek arasındaki farkları düşündürmeye teşvik ettiniz. Biraz bahsedebilir misiniz kitaptan? Bu kitabı yazmaya karar verirken vermek istediğiniz sosyal bir mesaj da var mıydı?

Kesinlikle vardı. Kendini beğenmişlik yapmak da istemem fakat bazen komedi çok önemli meselelere meydan okuyabiliyor. Adımı ‘Tanrı’ya çevirmek istediğimde, yapmak istediğim sadece bunu yapıp yapamayacağımı görmek değildi. Bu konseptle de oynamak istiyordum. Çünkü herkesin belirli bir yücelik fikriyle belirli bir ilişkisi var. ‘Erkekler Seks Dışında Ne Düşünür?’kitabıyla da cinsiyet eşitliği konusuna kısmen parmak bastım.

Dünya liderlerinin çoğunun kadın olduğu bir dünya hakkındaki kitabı da yolda

Yeni bir kitap projesi var mı peki?

Aslına bakarsanız şimdi de benzer bir konu üzerine kurgu bir roman yazıyorum: Şu anda adamların yıkıcı ve agresif olduklarını düşünüyorum. Tabii ki genelleme yaparken dikkatli olmalısınız. Fakat çoğu devlet lideri erkek. Ben de şunu merak ediyorum, ya ülkelerin çoğunun lideri kadın olsaydı? Tabii ki tüm kadınlar harika, fakat cinsiyetlerin temel olarak çok farklı olduğunu düşünüyorum. Ve bence kadınlar genelde daha iyi.

Yani Theresa May başbakan seçildiğinde mutlu oldunuz?

O kadar da abartmayalım. Çok emin değilim. 

Brexit’i savunuyor muydunuz, karşı mıydınız? 

Karşıydım. Ben kapsayıcı bir insanım. Tanrım! Çok iyiyim! Uzaylılar eninde sonunda yeryüzüne indiğinde birden tüm insanlık olarak ortak bir paydada buluşabileceğiz. Bence kabilecilik veya aşiretçilik çok tehlikeli. Ve sınır çizmenin her türlüsü – bu uzun yıllar önce erkekler tarafından harita üzerinde çizilen ülke sınırları da olabilir, aynı saç renginde insanların diğerlerini ötekileştirmesi de – çok tehlikeli. Çünkü o zaman aslında çok da önemi olmayan bir konuda birbirinizle tartışmış veya savaşmış oluyorsunuz. Yani bence ulus, din gibi konularda çok dikkatli olunmalı. Çünkü insanlar – başta da konuştuğumuz gibi – yaratıclık gibi bir yetiye sahip. Bence iyi ve nazik olma yetimiz de var ve bu yetileri teşvik etmeliyiz. Yani çok da klişeleşmeyelim ve Michael Jackson’a bağlamayalım ama, hepimiz biriz değil mi? Dünya olarak koca evrende sadece küçük bir noktayız. Bu küçük noktamıza sahip çıkmalıyız.

Gençleri yetiştirme şeklimiz çok barbarca, onları hayata hazırlamıyoruz

Şu anda teknolojik olarak gelişmiş olduğumuzu düşünüyoruz. Ama aslında duygusal olarak hiç de gelişmiş durumda değiliz. Gençlerimizi yetiştirme şeklimiz – sizi bilmiyorum ama, hiç size büyürken birileri ‘Akıllısın’, ‘Tuhafsın’, ‘Düşüncelisin’, ‘Duygusal zekan yüksek‘ dedi mi? Sizin içinizdeki potansiyeli ortaya çıkartıyor yetkişkinler. Çocuklarımızı 18 olunca – ya da 21 veya 16 – gönderiyoruz evden ve hayatta ihtiyaçları olacak yetkinlikler olmadan. Bence 100 yıl sonra insanlar geriye dönüp gençleri yetiştirme şekilleri konusunda “Ne kadar da barbarmışız” diyecek.

Eğitim sistemi hayata hazırlamıyor, okullarda ‘İyi sevgili nasıl olunur’ da öğretilmeli

Bu konuda herhangi bir projeniz var mı? 

Bir gün çok varlıklı olduğumda – umarım – bu konuda bir şeyler yapmayı çok isterim. Eğitim sistemini değiştirmenin savunucularından olmak isterdim. Çünkü bence ciddi şekilde bozuk bir sistem ve gençleri hayata hazırlamak için o kadar fazla alan var ki üzerinde çalışılabilecek – akıl sağlığı, ebeveynlik, iyi bir sevgili olmak, vergi beyannamesini nasıl doldururum, nasıl ilgi çekerim, nasıl marka haline gelirim vb. – bunlardan hiçbirini bilmiyoruz. Çılgınlık bu, hiçbirşeyi bilmeden çıkıyoruz eğitim sisteminden. Ama gerçek dünya bizlerden bunu bekliyor.

Zaten Amazon’da best-seller bir yazar olarak zengin değil miydiniz? 

Yaratıcı bir insanım ama çok da iyi bir işadamı olduğum söylenemez. Ama öğreniyorum, bu konuda kendimi geliştiriyorum.

Türkiye’ye ilk gelişiniz miydi?

Hayır, daha önce de hem iş için, hem tatil için gelmiştim. İstanbul’u bildiğimi söyleyemem ama çok beğendim. Kendimi çok şanslı hissediyorum, zeki beyinlerle dolu inanılmaz bir ülkeye uçabiliyorum. Farklı bir kültürden yeni bir şeyler öğrenip zenginleşebiliyor, sonra da evime dönebiliyorum.

Shinder konusuna gelmek istiyorum. Tinder değil ama Shinder – ve kadınların tek match olabileceği adam da sizsiniz. Neden? Tanrı kompleksiniz mi var? Yoksa narsist misiniz? Bu arada isminizi gerçekten Tanrı olarak değiştirmeye mi çalıştınız?

Resmi olarak değiştirmeye çalıştım ismimi, evet. Sonra da bankamda değiştirmek istedim, ama bankam bunun olamayacağını ve ‘beni bankadan atacaklarını’ söyledi. Ben de iki ismim olduğunu ve adımın ‘Allmighthy God’ (Ulu Tanrı) olduğunu söyledim. Çıldırdılar ve beni bankadan kovmakla tehdit ettiler. Sonra konu haberlere de çıktı ve manşetlerden biri de “Banka Tanrı’ya haddini bildirdi” olmuştu. Nihayetinde adımı tekrar Shed Simove olarak değiştirmek zorunda kaldım. 

Sorunuza dönecek olursak, evet bence narsist bir adamım. Fakat umarım az da olsa bir duygusal zeka kırıntım da vardır – en azından narsist olduğumu bilecek kadar. 

‘Shinder sadece bir espriydi ama iyi bir espriydi’



Shinder’ı kurarkenki amacınız, mevcut flörtleşme uygulamalarıyla veya günümüz ilişkilerinin yaşanış şekliyle dalga geçmek miydi? Yoksa ‘Ya bir flört uygulaması geliştireyim ve kadınların tek çıkabileceği adam ben olayım’ diye mi düşündünüz?

Shinder gerçekten sadece bir espriydi – ama iyi bir espri oldu. Bu espriye para da harcadım ve dört farklı kod yazılması gerekti. Çok stresli bir süreçti. Web browser üzerinden çalışan uygulamayı kendim geliştirdim. Yazılımcılarım vardı tabii, o kadar da yetenekli değilim. Tabii hepsini çıldırttım uygulamayı geliştirdiğimiz süreçte. Ama bu gerçek bir uygulama. Aslında bunu daha önce yapılmamış bir şey olduğu için yaptım. Hiç denenmemiş şeyler yapmayı seviyorum. 

Mottosu ‘Nicelik değil nitelik’ olan Shinder üzerinden tanışıp görüştüğünüz kadınlar oluyor mu?



Shinder’dan harika date’lerim oldu. Çok şanslı bir adamım. Tuhaf bir tipim biliyorum, herkesin tipi olmadığımı da biliyorum. Ama benim de bir takım yeteneklerim var. Bence uygulamada kadınlar için iyi bir date’im. Flört hayatıma da yaratacılığı sokmayı denedim. İyi bir date’in üç aşaması olduğunu düşünüyorum: Kokteyl buluşmalarını, akşam yemeği buluşmalarını ve fetiş klübü buluşmalarını seviyorum – tabii çok erken bir aşamada değilsek. Çok harika kadınlarla tanıştım ama mahremiyete önem verdiğim için çok detay vermeden genel olarak bahsedeceğim buluşmalarımdan.

Kadınların dünyasına kenarından da olsa girebildiğim için şanslıyım

Shinder’da inanılmaz olan şey şu: İnternet tüm dünyada olan bir şey ve özel bir jetim olsaydı örneğin, Shinder’dan tanıştığım tüm kadınlarla görüşmeye devam etmek isterdim. Çünkü dünyanın her yerinden match’im oldu fakat hepsiyle görüşmeye vaktim olmadı. İngiltere’de birkaç buluşmam oldu. Hiçbiri çılgın date’ler değildi. Biriyle kokteyl bara gittik. Berlin’de biraz sürreal bir date’im oldu. Çünkü kadın bloggerdı ve buluşmamızla ilgili blog da yazıyordu. Dolayısıyla ekstra bir baskı vardı üzerimde. Ama genel olarak kadınlar muhteşem. Ve ben de kadınların dünyasına kenarından da olsa girebildiğim için kendimi şanslı görüyorum.



19 Nisan 2019 Cuma

Bağımsız tiyatronun varoluş mücadelesi ve bir kara komedi söyleşisi: Sabıkalı Kalpler

Bağımsız tiyatro B ï t e a t r a l tarafından sahneye konan ‘Sabıkalı Kalpler’in Caddebostan Kültür Merkezi’ndeki gösteriminin ardından yönetmen Ayşe Lebriz Berkem ile kadının toplumdaki yeri, toplumsal kutuplaşma, kadına yönelik şiddet, sınıfsal çatışmalar ve günümüz ilişkilerini seyirciyi gülmekten  kırıp geçirerek ele alan bu kara komediyi ve tiyatronun ekonomik krizdeki varoluş mücadelesini konuştuk.


Fotoğraflar: Gülay Ayyıldız Yiğitcan

Öyle bir varoluş mücadelesi ki bu, oyun sonrası sahnede dekor ve malzemelerden sorumlu arkadaşların ortalığı toplarken yaşadığı bir sevince kulak misafiri oldum: “Çok mutluyum, bu sefer noodle yere dökülmemiş!” İşte ekonomik kriz bağımsız tiyatroları böyle etkiledi. Dekor sorumluları bir noodle’ı tekrar tekrar kullanabilmek adına tasarruf yapmaya çalışır hale geldi…

Oyundan kısaca bahsedebilir misiniz? 

Oyun, Chicago’da boşanma aşamasındaki bir çift olan Ata (Dilhan Naz Özgülüş) ile Wib’in (Uluç Özkök) Amerikan rüyası evliliklerinin çöküşü sonrasında gelişen olayları sahneye taşıyor. Ata’nın, evine giren nevi şahsına münhasır hırsız Bo (Ayşe Yazıcı) ve yardımcısı Robbie (Kayhan Açıkgöz) ile absürt karşılaşması, karakterlerin kendileriyle yüzleşmelerinin başlangıcı oluyor.


Birlikte yaşayarak yabancılaşanlar ve birbirine güvenmeden iş tutan ortaklar. Kendi şehrinde tutsak olanlar ve yola çıkmaya hazırlananlar. Sınıf ve cinsiyet çatışmalarıyla âdeta mahkeme salonuna dönen ilişkiler ağında yaşanan sert varoluşsal hesaplaşmalar trajikomik bir hale bürünürken, oyun naif bir umudun hüznünü sahneye yansıtıyor. Kendi hesabını tutamayan kalp bir diğerine hesap sorabilir mi? Kendi günahlarıyla ‘sabıkalı kalpler’ birbirlerinin umutlarında beraat edebilir mi? Oyun, bu yaşamsal sorunu parçalarına ayırıp yeniden onarırken seyirciyi de tanıklığa davet ediyor.

Neden bu oyunu seçtiniz?

Bu oyun Mayıs 2018’de bir yapımcı tarafından getirildi. Oyunu okudum, bir daha okudum ve üçüncü okuyuşumda kafamda şekillenmeye başladı: Bir kadın hikayesi vardı ama o kadın hikayesinin arkasında gün ışığına çıkartılmayı bekleyen bir takım öğeler vardı ve iştahımı kabartan da aslında bu öğelerdi. Bu tür ‘ayrılıklara’ dair hikayeler zaten yazıldı çizildi. İşin esprisini yapıyoruz ama her kadının bir hikayesi var ve hepimizin hikayesi bilindik artık. Bizim için Sabıkalı Kalpler’de sadece bir ayrılık hikayesi yok. Burada katmanlar var. Bu katmanların hepsi o kadar sosyolojik, toplumsal ve sisteme dair ki… Hepsi oyunda bir araya gelmiş gibi. Oyundaki kadın karakterin (Ata) ayağa kalkması, kendi varoluşsal anlamını yakalayabilmesi için bir ötekiye ihtiyaç olduğunu görüyoruz. 

Oyunda zengin iş adamı ve sadece hayır yemeklerine katıldığı anlaşılan bir çifti, karşısında da sosyal basamakların en aşağılarından iki hırsızı izliyoruz. Karakterlerden hiçbiri bir diğerinin üzerine çıkmıyor. Burada bizim toplumumuzdaki elitlere de bir dokundurma var mı?

Aslında yüzeysel bir dokundurma var ‘elit’ olana dair. Metinde, Ata’nın kocasının (Wib) temsil ettiği sınıfa yönelik dolaylı bir eleştiri var evet fakat oyunda ince bir dokunuşla bu eleştirinin altını biz biraz daha doldurmaya çalıştık. Sonuçta bir sınıf çatışması da izliyoruz iki kadın arasında. Wib çok iyi bir şirketin avukatı muhtemelen. Hayat standartları bir malikanede oturacak kadar yüksek. Ama burada beni asıl ilgilendiren bu iki kişinin ilişkilerini yürütememelerinin nedenleri idi.  Oyunun bir noktasında sahneyi bir mahkeme salonuna döndüren o adama da söz hakkı vermek istedim. Bunun için de oyuncunun, Wib’i klişe bir yerden kötü adam olarak oynamasındansa inanarak oynamasını tavsiye ettim . Evet, sosyal sınıf çatışmasına bir dokundurma var oyunda ama bu farklı sınıflara mensup karakterlerin önyargısızca dinlendiği bir oyunu hedefledim Sabıkalı Kalpler’de. Bir de hatırlatmakta fayda var, oyunun bütün tartıştığı meseleler bir matraklık içinde yapılması trajikomik olmasını sağlıyor.

Kadının toplumdaki yerine dair de çok baskın öğeler vardı oyunda. Kadın konusunun bu kadar hassas olduğu bir ülkede ‘kadını dürtmesi’ açısından da önemli bir oyun. Sosyal statüsü ve eğitimine rağmen eşi tarafından ezilen ve şiddet gören bir kadın, eğitimsizliğine rağmen de güçlü kalabilmiş başka bir kadın izledik sahnede. Neydi burada seyirciye geçirmek istediğiniz mesaj?



Aslında ben Wib’e değil de kadına sormak isterdim: “Nasıl farketmedin?’’ diye… ‘’Ne oluyor da anlamıyoruz. Nasıl oluyor da anlamıyoruz?” diye… Buradaki çok uç bir hikaye de olabilir ama, sonuçta kadın (Ata) kendi kimliğine dair bütün her şeyi zamanla fark edemeden tüketmiş, vermiş, vermiş, vermiş  bitmiş; kendisinden hiçbir şey kalmamış, o ‘bitmiş’ kimlikle adam zaten kadını ezmeye devam edecek. O yüzden bu ‘kimlik erimesi’nin nasıl fark edilmediği benim için daha vurucu bir nokta. Oyunda görüyoruz ki, Ata’nın parça parça, yer yer üç noktalı olarak konuştuğu, bir türlü öznesiyle, yüklemiyle, zamiriyle sıfatıyla tamamlamadığı cümlelerinin, “Ben – kadın – toplum – uygarlık…” sözlerinin gerisinde bir bilgisi, birikimi olduğunu, hayata dair yaşamsal bir coşkusunun olduğunu anlıyoruz.  Halbuki kadın, bir ilişki uğruna kendi kimliğini yok ediyor, kendi değerini bir ilişki uğruna bilemeyecek hâle gelebiliyor.  

Adam (Wib) “Para benim, eşya benim” diyor. Niye kadınlar özgürlüklerini kazanmalı diyoruz? Kendi ekonomik bağımsızlıklarına kavuşmaları bu yüzden çok önemli; zamanı geldiğinde gidebilmeyi sağlıyor. Üstelik bu da yetmiyormuş gibi fiziksel şiddete de maruz kalıyor, düşünün. Benim için oyunda gördüğüm üç tür şiddet de var: Bir fiziksel, bir dilsel, bir de gizli psikolojik şiddet var. Hepsi var bu oyunda. Fiziksel şiddet, artık ölme noktasına gelinen nokta ama o noktaya kadar şiddetin de kendi içinde katmanları ve dozları var. Adam kadını hiçleştirdi, aşağıladı tamam; ama o kadına sormak isterim: “Peki, sen ne yapıyorsun?”. Bo, O yüzden hırsız Bo’nun sorduğu bir çok soru gibi bu soru da çok can yakıcı benim için: Seni dövdü, peki sen ne yaptın?

Susuyor Ata… Hayattaki pek çok konudaki susuşlarımız geliyor aklıma…

Şehrin Chicago gibi bir metropol olması da sanki İstanbul’un toplumsal dokusuyla da örtüşmüş. Yerelleştirirken zorlandınız mı?  

Hikayenin geçtiği şehir tam bir jungle, arka mahalleleriyle, gökdelenleriyle tam bir metropol ve İstanbul’daymış gibi ya da dünyanın her hangi bir yerindeymiş gibi hissediyorsunuz. Oyunda ele alınan ve Chicago gibi metropolde karşılaştığınız sorunlar her yerde. Kadına yönelik şiddet, sınıf çatışması, varoluşsal hesaplaşmalar coğrafyadan bağımsız olarak var. 

Sabıkalı kalpler eğitimli kadınların da fiziksel şiddet gördüğünün altını çizen bir oyun değil mi?

Biz hep ekonomik zorluklar içinde olan kadınların şiddet gördüğünü duymaya alışkınız. Bir türlü ayrılamayan ve gitmek istediği zaman gidemeyen ve şiddete maruz kalan kadınların kültürel ve eğitim anlamında farklı bir sınıfa mensup kadınların başına geliyor zannediyoruz. Bilmiyoruz ki ‘eğitimli’ olan, kültür düzeyi yüksek kadınlar neler yaşıyor. Fiziksel şiddet görmüş olduğunu söyleyebilmesi belli bir zümre için çok daha zor. Bence orada da üstü örtülüyor. Belli köy ve kasabalarda, küçücük yerlerde fısıltı gazetesiyle dedikodu hemen yayılıyor. Fakat sosyal piramidin üst kısımlarında olan Ata gibi kadınlar bir rol içerisindeler, bu rolü kabullenmiş şekilde devam ediyorlar. Arada tek tük magazin olarak çıkanlar var, şiddete uğrayan, tacize uğrayan eğitimli ve çalışan kadınları nadiren de olsa görüyoruz.

Oyunda kadına pozitif ayrımcılık mı yaptınız? 

Pozitif ayrımcılık mı yaptık? Kadın konusu bizim toplumumuzda zaten çok tartışılıyor. Oyunu izlerken “Siz de kadını haklı buluyorsunuz” diyenler olabilir ama dediğim gibi oyundaki herkese kendini ifade edebilmesi için söz hakkı verildi. Takdir izleyenin. Oyunda pozitif bir ayrımcılık yaptığımızı düşünmedim açıkçası; elimden gelse kadınları daha çok sarsmak isterdim doğrusu. Orada bir ihtiyaç var çünkü… hayatta ise pozitif ayrımcılıktan yanayım çünkü kadın ezildiğini veya şiddet gördüğünü söyleme cesaretine çok çok çok zor geliyor. O yüzden kadının konuşması, kendini ifade etmesi çok değerli bana kalırsa. 1000 dolarlık bir golf sopası yeri geliyor bir kadından daha değerli olabiliyorsa kadın buna ‘bir şey’ diyebilmeli. İşte biz de oyunda ilişkilerdeki kopuştan daha ziyade kopuştan çok daha önce, kopuşun habercisi sayılabilecek hususların nasıl oluyor da görmezden gelindiğini anlamaya çalıştık.  İkisinin  kendini rehabilite ettiği bir unsur var: Ata’nın kalemtraşı, Wib’in golf sopası gibi… Hatta Robbie’nin Chicago Bulls basket takımı hayranlığı da böyle bir şey…

Oyunda ABD’de gündemden düşmeyen bireysel silahlanma konusuna da bir atıf var. Bu ‘ötekileştirme’ vurgusu yapan da bir bölüm değil mi? 

Aslında o bölüm metinde minicik bir yerde geçiyordu. Sadece kapıyı vuran bir kadın var: “İyi misiniz, bir silah sesi duydum” diyen bir dış ses vardı. Ata insanlara empatiyle yaklaşan bir kadın. O komşu kadın ise bu empatinin karşısındaki diğer uçta ve bu ‘en uç’ oldukça ötekileştirmeyi beraberinde getiriyor. Kadın ne kadar “Sizin için endişeleniyorum” dese de önerdiği şey bireysel silahlanma. Bayan Windust, alın şu AK-47’yi içiniz rahat etsin” diyor. Ve tehdit olarak gördüğü o öteki için  ‘’mahallemizden de gitsinler, şehrimizden de, ülkemizden de…” diyor. Öteki mahallelerdeki insanlar o kadın için nasıl korkutucu bir öğe oluyorsa artık kadın silahlanma ihtiyacı hissediyor. Oysaki tehdit olarak gördüğü ‘öteki’ dediği hanenin içinde. Peki biz o ötekiyle nasıl bir araya geleceğiz? Nasıl birbirimizi anlayacağız? Aslında günümüz toplumlarının büyük bir yarası bu. Ama esas olan oyunda kadının söylediği ‘’şiddet şiddeti doğurur…’’ meselesi.  O yüzden çok kritik ve çok tedirgin edici bir durum bu bireysel silahlanma meselesi…

Dahası, komşu kadının bir kadın olması da önemli –bir erkek olsaydı tamam deyip geçer, önemsemezdik– ve bu kadının “Alın şu silahı, koyun yastığınızın altına, kurtulun” demesi de düşündürücü… kendisini ne kadar güvensiz hissettiğinin bir işareti. Suç meselesi metropollerin çok büyük bir derdi ama çözüm bireysel silahlanma olmamalı.

Ayrıca o kadının da toplum içerisinde bir kadın olması – bir erkek olsaydı tamam deyip geçebilirdiniz, ama kadın olması, bir kadının “Alın şu silahı, koyun yastığınızın altına, kurtulun” demesi de kendisini ne kadar güvensiz hissettiğinin bir işareti. 

Peki ekonomik krizde Biteatral nasıl ayakta kalmaya devam ediyor? Biraz da varoluş mücadelenizden bahsedelim mi? 

Aslında her meslek kadar zor -gazetecilik de bunlardan biri- ve bizler de bu zor koşullarda tiyatro yapmaya çalışıyoruz – zorluklarla baş etmeye çalışıyoruz. Hepimiz için çok zor ayakta kalmak. Ama bence bugün artık bir oyunu sahneye koyabilmek bile başlı başına bir direnç. Bence sorumluluğumuz daha da büyük artık. Yaptığımız işi özellikle bugün çok iyi yapmak durumundayız. Bu yüzden belki de fazla titiziz. Bu imkansızlıklar içinde iyi bir iş çıkartmak boynumuzun borcu ve işinde titiz olanlar için, olduğu kadarına razı gelmek istemeyenler için bu çok daha zor gerçekten.

Başımızdan çok şey geçti bu süreçte. Yapımcımız vardı fakat tamamen etik nedenlerle yollarımızı ayırmak zorunda kaldık; bu kararla bir anda deyim yerindeyse emeklerimizin karşılığını alamadan sokakta kaldık. Emek verdiğimiz ve severek çalıştığımız oyunu bize olan borcuna karşılık üzerimize alıp oyunu sahiplenmeye karar verdik. Bir turne yaptık oyunu ayağa kaldırır kaldırmaz. Ve oradan gelen parayla oyunu oynayabilmek için aldığımız borçlarımızı ödedik ve şimdi de oyunu oynamaya devam etmeye çalışıyoruz. Şu anda bizim için tek önemli olan şey devam edebilmek. Bu zor süreçten sonra oyunu oynamak hepimize çok iyi geldi. Bir kere şu anda bu oyun, bizim varoluş mücadelemiz, motivasyonumuz. Bir var olma mücadelesi bile diyebilirim. Şimdi geleceğe dair neler yapabileceğimizi düşünme noktasına geldik. Parasızlıktan Bïteatral olarak bir şey yap(a)mıyorduk, yani “Ne zaman paramız olur o zaman yaparız” diyorduk. Ama hayat işte! Yapımcı ile yaşadığımız tatsızlık oyunu Bïteatral’e kaydırmamıza neden oldu. Biïteatral hepimizin, bir kişinin değil. Önümüzdeki dönem tekrar oturup düşüneceğiz. Ama temkinli gitmek zorundayız, Türkiye’nin ekonomik durumunu göz ardı etmeden. Hepimiz kıt kanaat geçinen insanlarız ve bedel ödemeye razıyız ama bu bedel hayatlarımızı sürdürememe noktasına getirecekse bizi orada durabilmeliyiz. 

Bağımsız bir tiyatro olarak en çok nerede zorlanıyorsunuz? 

Bir oyunun lendi kendini döndürmesi için seyirciye ulaşmanız gerekiyor. Bu bir problem. Sahnelere girmek zor. Biz sokakta kalmıştık. Bir dostumuzun aracılığıyla ve Kadıköy belediye başkanının da desteğiyle Caddebostan Kültür Merkezi sahnesini verdiler bize. Aslında normalde kirası 2 bin liraydı. Biteatral olarak bilet paramızı 40 liraya çektik ve o sayede kiranın daha cüzi bir miktar olmasını sağladık. Bütün bunlar “Dyonisos yanımızda olsun” tüm bu destekler yolumuzu açan birşey. 

Bir oyunun kendi kendini döndürmesi için –kazanması için değil bu nokta çok önemli– seyirciye ulaşması gerekiyor. Bu bir problem. Çünkü seyirci oyun tercihini daha çok ‘tanınmış/popüler’ simaların olduğu oyunlardan yana kullanıyor. İlgisini çekmek için epey çabalamak gerekiyor. Sonra… Sahnelere girmek zor. Biz sokakta kalmıştık. İlk aklıma gelen Haluk Bilginer’e telefon açmak oldu; “Zor durumdayız” dedim. Hemen “Bakalım ne yapabiliriz” dedi ve uygun olan tarihte bize gün verdi. Sonra bir baktık Mayıs’ta da gün verdiler. Çok sevdiğim bir dostum “Das Das’la konuşayım mı Ayşe” dedi, ‘’konuş’’ dedim. Bir ara Das Das’ta da oynayacağız. Yine bir dostumuzun aracılığıyla Kadıköy Belediye Başkanından rica ettik; kendisi destek oldu ve böylelikle Caddebostan Kültür Merkezi’nde oynayabildik. Bütün bu destekler yolumuzu açıyor adeta. Yani ilk kez hayatımda –bir şey istemeye çok çekinen bir insanım aslında–  ama bu o kadar varoluş mücadelesi ki artık benim için – ilk kez yüzümü kızartmadan kendimi ‘isterken’ buluyorum. 

Daha da yapılması gerekenleri düşününce “Dyonisos yanımızda olsun diyorum.








21 Mart 2019 Perşembe

Medya okuryazarlığı uzmanı Scheibe: Tüm medya mesajları yanlıdır

 Medya okuryazarlığı eğitimlerini desteklemek amacıyla kurulmuş Project Look Sharp’ın kurucusu ve direktörü Cyndy Scheibe ile Türkiye ziyareti sırasında bilgi çağında medya okuryazarlığı ve eleştirel düşünce yetkinliğinin gençlere kazandırılması üzerine keyifli bir sohbet yaptık.

Scheibe’ye göre, tüm medya mesajları yanlıdır. Ama bu mesajlar üzerine düşünebilirsiniz ve kendinizi “Acaba buna inanmamamın sebebi inanmak istemiyor olmam mı? Yoksa doğru mu” diyerek sorgulayabilirsiniz.



ABD’de Ithaca College’de psikoloji profesörü olarak da görev yapan Scheibe, Türkiye’de lise ve üniversite öğrencileri ve öğretim görevlileriyle bir araya geldi ve medya okuryazarlığı üzerine seminerler verdi.

Scheibe 25 yıldan fazla süredir gelişimsel psikoloji, medya araştırmaları ve medya okuryazarlığı üzerine ders veriyor ve Televizyonun Etkileri Laboratuvar ve Arşivi Araştırma Merkezi’nin de direktörü. Project Look Sharp’ta geliştirilen eğitim müfredatlarıyla dünyanın birçok yerinde toplumların medyadan gelen mesajları daha eleştirel ve yetkin bir bakışla incelemesi hedefleniyor. Scheibe aynı zamanda ‘Öğretmenin Medya Okuryazarlığı Rehberi: Multimedya bir Dünyada Eleştirel Düşünce’ (The Teacher’s Guide to Media Literacy: Critical Thinking in a Multimedia World) adlı kitabın yazarı.

En sevdiğiniz medya türü hangisi? Dünyada olup biteni takip ederken ne tür mecraları kullanıyorsunuz ? 

Çok farklı mecralardan takip ediyorum gündemi ve farklı konularda farklı medya araçlarını kullanıyorum. Kendim de medya okuryazarlığı öğrettiğim ve gelişimsel psikolog olduğum için – çocuk ve ergenler psikolojisi öğretiyorum – çok farklı yayınları takip ediyorum. Günlük yaşamımda haberlerimi her gün beş farklı kaynaktan alıyorum. Basılı yayınları okumayı tercih ediyorum çünkü sayfalarını çevirebileceğim bir yayın okumayı seviyorum. Yaşadığım şehrin yerel yayını Ithaca Gazetesi’ni okuyorum –  çok ince, kağıda basılan bir gazete. Sonrasında ulusal devlet radyosu NPR’ı dinliyorum. Sonra online olarak The New York Times okuyorum. Sonra bir haber uygulamam var, buradan da farklı mecraların haberlerini takip edebiliyorum. En son da Fox News’de ne yazıldığına bakıyorum.

ABD’de de sık sık gündeme gelen ‘fake news’ (yalan haber) furyası hakkında ne düşünüyorsunuz? 

‘Fake news’ dediğimiz şey her okurun kendi görüşüne göre değişir. O yüzden biz tüm haberlerin yanlı olduğu gerçeğinden yola çıkıyoruz. Çünkü fikrimize uymayan yayınları da okumalıyız. İşte bu noktada her birimizin kendi önyargıları ortaya çıkıyor. Eğer başka biriyle konuşuyor olsaydınız, ‘fake news’ dediğinizde size benden farklı yayınların adını verirdi. 

‘Bütün haberler yanlıdır, önemli olan bunun farkında olmak’

Sorun yanlı olmak da değil, çünkü her haberde yanlılık vardır. Ama yanlılığın farkında olmamak büyük bir sorundur, özellikle de kendi yanlılıklarımızın farkında olmak gerekiyor. Hepimizin başka birinin söylediklerine güvenmeme eğilimi vardır. İstanbul’da yaptığımız seminerde de bu konudan bahsedeceğiz. 

Hepimizde zaten bildiğimiz inandığımız ve yaptığımız şeylere uyumlu verileri selektif bir şekilde arama eğilimi vardır. İnançlarımıza ve düşüncelerimize uyan haberlere her zaman daha fazla güveniriz. Görüşümüze karşı olan haberler ise bize güvenilmez görünür. Bu bilgiler doğru olsa bile biz bu bilgilerin doğruluğuna inanmak istemeyiz. Tüm medya mesajları yanlıdır. Ama bu mesajlar üzerine düşünebilirsiniz ve kendinizi “Acaba buna inanmamamın sebebi inanmak istemiyor olmam mı? Yoksa doğru mu” diyerek sorgulayabilirsiniz.

Project Look Sharp ile gençlerin maruz kaldıkları mesajları daha bilinçli şekilde muhakeme etmesi için uğraşıyorsunuz. Bu konuyu biraz açar mısınız?

Eleştirel düşünceden bahsettiğimizde, ABD’de öğrencilere bu çok sık söylenir bu arada ‘eleştirel düşünün’, ama aslında neredeyse hiçbir zaman bunun ne olduğu anlatılmaz. Bizim için anlamı şu: Meraklı olmalısınız, soru sormalı ve birşeyleri öğrenmeye istekli olmalısınız. Ama şüpheci de olmalısınız ve önünüze gelen her bilgiyi olduğu gibi kabul etmemelisiniz ve her şeye inanmamalısınız. Bugün bu geçmişte olduğundan daha da zor, çünkü eskiden sahip olduğumuz mesajları kontrol eden denetim noktaları yok artık. Bu hem iyi, hem de kötü. Herkes elindeki bilgiyi paylaşabiliyor ama bu bilgiler yanlış da olabiliyor. 

‘İyi bir medya okuru, meraklı, bağımsız, mütevazi ve şüpheci olmalı’

Eleştirel düşünce dediğimizde ‘olgular’ çok önemli, mantıklı düşünceye değer verilmeli. Her zaman kanıtım ne, nereden biliyorum bunu, bu bilgiyi nereden aldım, gibi soruları sormalısınız kendinize. Kanıtları değerlendirebilmelisiniz, olayın sadece iki tarafı olmadığını kabul etmelisiniz, genelde 10 tarafı bile olabiliyor herhangi bir konunun. Bazen de tek bir tarafı oluyor, iklim değişikliğinde olduğu gibi. Bilimde birden fazla taraf yok, tek bir taraf var. Ama açık fikirli de olmalı ve yeni kayıtlar ışığında fikrinizi değiştirebilmelisiniz. Yani eleştirel düşünen bir kişide olması gerek dört özellik aslında şöyle: Merak, otonomluk – yani kendi fikriniz de olmalı, tevazu – her şeyi bilmediğinizi bilmek zorundasınız, yanılabilirsiniz. Son olarak şüpheci de olmalı ve her bilgiyi olduğu gibi kabul etmemeli, sorgulamalısınız. 

Bilgi çağının beraberinde getirdiği bilgi kirliliği de var, bu konu medya okuryazarlığını nasıl etkiliyor?

Medya okuryazarlığında en kritik soru, bildiklerimizi nasıl bildiğimizdir. Şu anda üzerinde çalıştığımız medya okuryazarlığı müfredatının da bu anlamda ‘eleştirel düşünce yapısını’ ve farklı kaynaklardan gelen mesajları ‘muhakeme edebilme yetkinliği’ kazandırmasını umuyoruz.

‘Önyargılarımıza yenik düşebiliyoruz, benim ‘Bush’ örneğimdeki gibi…’


Size kendi önyargılarımla güzel bir örnek vereyim. Bu fotoğrafta gördüğünüz üzere ABD Başkanı George W. Bush’un bir ilkokulu ziyareti sırasında çekilmiş ve kitabı tersten okurken gördüğümüz bir fotoğraf. Birisi bana bu fotoğrafı gönderdi. Ben de komik olduğunu düşündüm, çünkü Bush’la ilgili düşüncelerime uyan bir görüntüydü. Ben de birsürü insana gönderdim bu fotoğrafı. Fotoğrafı gönderdiğim onca insan arasından sadece biri bana dönüş yaptı ve “Bu fotoğraf gerçek mi” diye sordu. Ben de medya okur yazarlığında uzman bir insan olduğum halde bu soruyu sormak hiç aklıma gelmemişti. Çünkü inandıklarıma uyan bir fotoğraftı. Peki gerçek olup olmadığını nasıl öğrenebilirim? Çünkü eğitimciler, ebeveynler ve hatta gazeteciler olarak çocuklara, öğrencilere, okurlara, izleyicilere öğretebileceğimiz en önemli şey bu: “Gerçek olup olmadığını nasıl öğrenebilirim?” Bush’un kitabı tüm basın karşısında ters tutuyor olmasına tepki göstermiştim. Fakat sonra aklıma bir kurt düştü ve bunun photoshoplanmış olabileceğini düşündüm. Ben de Google’a sordum, Bush ve kitap yazdım ve bu fotoğraf çıktı karşıma (sağdaki fotoğraf). Yani Bush aslında kitabı doğru tutuyordu ama ben photoshoplanmış bir fotoğrafı paylaşmıştım. İnandığım şeyi destekleyen bir görüntü olduğu için olmuştu bu. Kendi önyargılarım yüzünden yanlış bilgi paylaşmış ve yanlış bilgiye inanmıştım. Sonra fotoğrafı gönderdiğim herkese mail atıp, “Benim hatammış, bu fotoğraf gerçek değilmiş” dedim. 

Türkiye’ye geliş nedeniniz ve katıldığınız etkinlikten bahsedebilir misiniz?

Meslektaşım Chris Berry ile ABD Dışişleri Bakanlığı ve ABD’nin Türkiye büyükelçiliğinin desteğiyle bir dizi sunum yapmak için geldik Türkiye’ye. Chris Malatya, Gaziantep ve Adana’da verdiği seminerlerde öğretmenlere, öğretmenlerle çalışan kişilere ve lise öğrencilerine farklı sunumlar yaptı. Sonrasında geçtiğimiz perşembe ve cuma günleri birlikte Anadolu Üniversitesi’ndeki 2’nci Medya Okuryazarlığı Konferansı’nda sunumlar yaptık. Üniversitenin iletişim fakültesi profesörü Nezih Orhon bu etkinliğe önayak oldu. Düzenli rapor yayınlamaya karar verdi bu konudaki Türk uzmanlar. Ayrıca eleştirel düşünce ve medya okuryazarlığı için müfredat hazırlamayı da amaçlıyorlar.

Artık sadece okuma yazma ile ‘okuryazar’ olunmuyor’

Genelde öğretmenlerle çalışıyoruz. Öğretmenlere – anaokulundan üniversiteye tüm öğretmenlere – eleştirel okuryazarlığı nasıl öğreteceklerini öğretiyoruz. Okuryazarlık geleneksel olarak sadece basılı medyayı okumayı ve yazmayı öğretmektir. Bugünün dünyasında sadece bunu yaptığınızda aslında tam olarak okuryazar olmuyorsunuz. Fotoğrafları yorumlayabilmeli, analiz edebilmelisiniz, interneti anlayabilmelisiniz, bir web sitesinin URL’sini kopyalayabilmelisiniz, sosyal medyanın sadece nasıl ortaya çıktığını değil, mesajların nasıl yayıldığını bilmek zorundasınız. Tüm bunları yaparsanız okuryazar olursunuz.

‘Okuryazarlık eğitimi lisede başlamaz, anaokulunda başlar’

Biz kurum olarak bir insana okur yazarlığı lisede öğretemeyeceğinizi, bu eğitimin anaokulu düzeyinde dört-beş yaşlarında başlaması gerektiğini savunuyoruz. Bu sadece haberleri anlamak ve yazılı-görsel medyayı takip etmek anlamına gelmiyor. Bunun içinde okunan kitaplar da var. Ders kitapları da medyadır ve bu medya ile çocuklara eğitim veriyoruz. Bu kitapları hazırlayan insanlar illüstrasyonları yaparken bazı tercihler yapıyor, A fotoğrafını değil de B fotoğrafını kullanıyor örneğin. Bunu doğrudan yanlış bir şey olarak görmüyoruz, ama bunu görüyoruz. Bunun farkında olmalıyız. 

ABD’de bir veli bir ders kitabında yanlı bir bilgi olduğunu düşündüğünde, çocuğunun eğitim kurumuna şikayet edebiliyor mu, böyle durumlarda süreç nasıl işliyor?

ABD’de eğitim materyallerine ilişkin kararların çoğu okulun olduğu bölge idaresi tarafından karar veriliyor. Bazı kararlar eyalet düzeyinde veriliyor. Bazı eyaletlerde – örneğin Teksas ve Kaliforniya’da – hangi ders kitaplarının müfredatta olacağı eyalet düzeyinde karar veriliyor. Bu yüzden de bir kitabın Teksas ve Kaliforniya’da kabul edilmesi, çok fazla ders kitabı satabileceğiniz anlamına geliyor. Örneğin ABD’de ders kitaplarının içeriği konusunda, evrim teorisine ve iklim değişikliğine ilişkin tartışmalar yaşandı. Bu konularda farklı siyasi bakış açıları olduğu için, zorluklardan biri, haber olan olaylar genelde en doğru olan, en fazla kabul gören konular olmuyor, çünkü bir konudaki ihtilaf ve tartışma daha fazla gazete satar, ya da daha fazla izletir. 

‘Medya bazen daha fazla satmak için ihtilafsız konuları ihtilaflı hale getiriyor’

Örneğin iklim değişikliğine bakacak olursak, koca bilim dünyası tek bir tarafta. “Evet iklim değişikliği var ve bu insan kaynaklı” argümanında hemfikir bilim dünyası. Diğer tarafta ise çok küçük bir kitle “Hayır, hayır, öyle birşey yok” diyor. Ama birçok haber kaynağı bu konuya sanki tartışmaya açık bir soruymuş ve cevabını bilmiyormuşuz gibi yaklaşıyor. Yüzde 95’e yüzde 5 bir oran. Bu açık bir soru değil, ama medya – en azından ABD’de – ihtilaf sattığı için medya bu konuya böyle yaklaşmaya devam ediyor. ABD başkanı iklim değişikliğine inanmadığını söyledi, hala da inanmıyor. Hatta geçtiğimiz günlerde “Daha fazla küresel ısınma lazım, çok soğuk” dedi. Tam olarak bunu söyledi. 

‘Çocukları istemediğiniz mecradan uzak tutmak çözüm değil’

Bizim için sorun medya değil, medya karşıtı değiliz, kitap karşıtı da değiliz. Dolayısıyla çocuklarınızı yanlış bilgilendirme yapan bir mecradan uzak tutmak çözüm değil. Bu mecraları erdemli ve etkin bir şekilde kullanabilmelerini öğretebilmek için yasaklamak bir tercih değil. Medya okuryazarlığı bazı kitapların okunmasını yasaklayarak öğretilmez. Onlara muhakeme yapabilme yetkinliği kazandırmalısınız. Ders konusunda bazı ebeveynler “Ben çocuğuma bu kitabın okutulmasını istemiyorum” diyebiliyor. Bunun kökeni kitapların yakıldığı Nazi dönemine kadar gider – hatırlayın Fahrenheit 451 kitabında bu konu işlenmiştir. Yani ABD’de bazı bölgelerde yakılan veya yasaklanan kitaplar olur. Yasaklı kitaplar listesi vardır – genelde de bu kitaplar saygı gören hatta ödüllü kitaplardır. Fakat ABD’de Kütüphaneler Birliği kitap yasaklarına karşı ciddi bir mücadele vermiştir. Ebeveynler şikayet etse de federal bir düzenleme yok eğitim kitapları konusunda. Ama tabii ki ebeveyn istediği zaman çocuğunu devlet okulundan alabilir ya da evde eğitim yolunu seçebilir.

13 Şubat 2019 Çarşamba

Radyo bana ütünün buharını hatırlatıyor



Öncelikle dünya radyo gününüz kutlu olsun! Evet, bugün dünya radyo günüymüş! Nerden öğrendin derseniz sabah radyoda duydum 😀

Önce 1880’lerde Heinrich Rudolf Hertz (Alman mucit bir abimiz) elektromanyetik dalgaları bulmuş, sonra 1895 yılında (İtalyan mucit bir abimiz) Gugliermo Marconi radyo iletişimini keşfetmiş. İcat edilen bu muhteşem aygıt/teknoloji, çok insanın hayatını değiştirdi ve değiştirmeye de devam ediyor. Afrika’da hala radyo istasyonlarının sayısı televizyon ve gazetelerden fazlaymış mesela ve bazı ülkelerde nüfusun büyük çoğunluğu hala haberleri radyodan takip ediyormuş.

Efendim Birleşmiş Milletler 1946 yılında kurduğu kendi radyosunun doğumgününü olan 13 Şubat’ı 2011’de Dünya Radyo Günü olarak kabul etmiş. Lakin bunlar işin fiziksel boyutu. Benim radyoyu başka bir taraftan anlatasım var.

Hayatınızda radyonun yeri var mı bilmiyorum ama, premium bir Spotify kullanıcısı, YouTube müzisyenleri takipçisi ve Instagramda müzikli paylaşımlara ortalamanın üzerinde ilgi gösteren bir kullanıcı olarak söylüyorum; “Radyonun yeri başka!” Hani kindle’ınız veya herhangi bir e-kitap okuyucunuz olsa da “Kitabın yeri başka!” dersiniz ya, ona benziyor.

Radyo hayatımda hep önemli bir yere sahip oldu. Annem alıştırdı aslında bizi radyoya. Yatılı okula giderken haftasonları okula dönmeden önceki gece bizi yatırdıktan sonra bavullarımıza konmak üzere ütü yaparken dinlediği Radyo Alaturka sayesinde farkında olmadan türk sanat müziği eserlerini bilir olmuşuz - çok sonra farkettim rakı sofralarında. Ve her Radyo Alaturka dinlediğimde o temiz nevresimlerin içinde kızkardeşimle yatağı ısıtışımız gelir aklıma - bir de ütünün buharı...

Ortaokul yıllarında can arkadaşım yoldaşım Sevinç’le Joy Fm’in ingilizce romans dolu şarkılarında hem “ağzımıza geldiği gibi” söz uydurur hem de küllü biralarla sarhoş olmaya çalışırdık - annesi içerde dua ederken :) Hoşgörülü kadındır Sıdıka anacım.

Sonra Darüşşafaka’da lise yıllarında yatakhanede “Uyanıııın, uyanın, uyanın, uyanın, uyanın!” diye bağıran (ama 58bin900 kez!) Bay J vardı Number one ya da Power Fm olması lazım.. Hoparlöre yastık fırlatanlar falan olurdu ama güzel zamanlardı, şahsen ben şikayetçi değildim. Lise son olduğumuz 2003 yılında da Noir Desir’in Le Vent Nous Portera hit olmuştu. Şarkının girişindeki melodiyi düşünün, pijamalarla o tempoda çıkardık yataklardan. Bence şahane bir uyanış!

Sonra Radyo Eksen girdi hayatımıza. Gülşah Güray hala sabahların vazgeçilmezlerinden. Sadece müzik değil müziğin arkasındakilerle araştırmacı gazeteci gibi program yapar Gülşah. Bayılırım! Arada sırf o çalıyor diye Radyo Eksen partilerine de gidiyoruz Hüsniye’yle (fahri ablam). Tarlabaşı'ndaki evinde de çok dinlerdik Bağcılardaki işlerimize (Dünya Gazetesi ve DHA) işe gitmeden önce, şimdi Abbasağa'da da dinliyoruz. Yine Eksen’de haftasonları Kaan Sezyum’la eşi Deniz’in bir programı var “Saygıdeğer Eşim”, şiddetle tavsiye edilir.

Bir ara 2003 yılında ben kendimi de radyoda buldum birden! Belçika’da yanında değişim öğrencisi olarak kaldığım aile ile Noel’i kutlamaya hazırlanıyoruz. Değişim organizasyonumdan birilerinin tavsiyesi üzerine, bir radyo kanalı/farklı kültüre mensup öğrencilerin Noel hakkındaki görüşleri üzerine bir röportaj yaptı benle. Daha gideli beş ay olmuş, flemenkçem rezalet! Ama atlattık bir şekilde ve ertesi gün Noel sofrasında tüm aile o röportajı dinleyip radyodan ne güldük ne güldük!

Sonra bir gün yıllarca burslu okuduğumuz Darüşşafaka’yı Geveze’nin programında anlatmamızı istediler - yine ben ve can arkadaşım yoldaşım Sevinç (hani bira külleyip sarhoş olmaya çalıştığımız) çünkü sınav başvuruları başlamıştı ve ne kadar duyurabilirsek o kadar çocuğun hayatı değişebilirdi. Gittik anlattık - ilk kez bir radyo stüdyosunun içine girmiştim ve yıllarca sesini duyduğum Geveze karşımda canlı canlı duruyordu, bir garip geldi - e o da insan tabi niye garip geldiyse...

Boğaz Köprüsü’nden servisle geçerken benzin fiyatlarını protesto etti bu ülke Nihat Sırdar’la. O zamanlar Alem FM deydi, memleket meselelerini ele aldığı için çok yer değiştirdi. Bizim servis şöförü abi de basardı kornaya :) çok eğlenirdik beyaz yakasın ama işe giderken böyle sanki devrim yapıyoruz

O kadar alışmışım ki radyoya! Kendi evime de ilk aldığım eşyalardan biri olmuştu radyo. Mutfakta radyo olmadan olur mu? Olmaz. Yemeğin tadı olmaz!

Velhasıl, Soundcloud, iTunes, Spotify - ve hatta Spotify’da beğendiğimiz şarkıların radyo istasyonuna tıklamak-, YouTube mix listeler vs derken geldik Internet radyoculuğuna... Radyo Kulesi diye bir uygulama var arkadaşlar, indirin pişman olmazsınız. Ücretsiz ve şahane! Hatta ben doyamayıp 19,99 tl olan notebook versiyonunu da indirdim.

Şimdi her sabah Radyo Sputnik’te Darüşşafakalı gazeteci abim Zafer Arapkirli’yi dinliyorum. Memleketin gündemini en tadınız kaçmadan ve kara mizahla dinleyebileceğiniz noktalardan biri. Karasal yayında da var ama ben uygulamadan dinliyorum metrobüste işe (Diken) giderken. Jeneriklerinden Ahmet Hakan’ın köşesini okumaya başladığında eleştirel bir “oynak” imasıyla arkadan hafifçe duyulmaya başlayan 9-8 oyun havalarına bayılıyorum! Memleket meselelerine çözüm odaklı bir bakış açısı sağlayan sunumu ve konukları, gazete manşetlerini aktarırken kendisinin liseden de üç dönem alt kardeşi olan Dünya Gazetesi genel yayın yönetmeni Hakan Güldağ’ın manşetinde sona ünlem koymasıyla (ya da koymamasıyla) uğraşması ve iki saat dur durak bilmeden konuşabilmesi takdire şayan :) Zafer abiyi her sabah 07:00-09:00 arası dinlemeden edemiyorum gibi. Arada Eksen Gülşah Güray’a döndüğüm de oluyor reklamlar sırasında :)

Son olarak Radyo Kulesi uygulamasında bu saydıklarım dışında bazı favorilerimi de paylaşayım bitsin: Radio Swiss Jazz (evet jazz dinleyip belgesel izliyorum :P), Anatolian Funk (şu anda tadilatta çok üzülüyorum), Radio Deep Sound, Swiss Classic Radio (isviçreli biliminsanlarından sonra radyolarını da takdir ediyorum) ve Açık Radyo!