25 Şubat 2011 Cuma
Beirut; müziğin külliyesine bilet gibi!
kaldırım taşlarına palyaço suratları çizmek
palyaçoların gülümser olması, şehir insanının onları çiğnemesine rağmen,
nantes dinlerken niente! demek italyan vurgusu ilen
italyadan kartpostallar gelmesi mutlu mutlu
ve bir pazar gülümsemesi
akordeonun körüğüne sıkışmış kahkahalar hatta
beirut...
11. gezegen keşfedilirse (evet bilmeyenler varsa bir onuncu gezegen keşfedildi diye biliyorum)
adı beirut olsun...
niente!
Brandenburg Orkestrasının maestrosu; söz sende!
PS: Beirut, Zach Condon, söyleyeceklerim var hakkınızda, durun hele..
http://www.beirutband.com/
hil'alem
21 Şubat 2011 Pazartesi
yol(suz)luk...
atlayıp da bir vos-vos hayaline,
mukadderatta olan ve olmayan tüm yollara doğru,
benzinsiz ve benzimiz atmış,
elma yanaklı çocukluk olmadan
koşa koşa
yol alalım...
armoni olsun yolluğumuzda...
bitmesin müzik; yol-suz-luk olmasın...
hil'alem
Gönderen
Hil'alem
zaman:
Pazartesi, Şubat 21, 2011
0
yorum
Etiketler:
Fotoğraf,
Müzik,
Öykü kırıntıları,
şiir
17 Şubat 2011 Perşembe
"Yüzde Yüz Barış" Barışa Sanat Sergisi; barışa çomak sokanlara inat.
Sen barışa çomak sokan!
Bilir misin ki şu an vücudunda parlak bir zehir gezinmekte; ardında "para"normal bir aktivite olan. Fark et! Farkında ol! Ayırdında ol herşeyin yolunda olmadığının...ve gardını al! barışı amaç edinmiş insanımız var hala, sömürdüğün huzurlu günlerimizi elinden kurtarmak için...
Emeğine sağlık 44 sanatçımız bu semaya birer çığlık gönderdi - adı "Barış" olan. 2 Şubat - 14 Şubat tarihleri arasında Tarihi Aznavur Pasajının 9. katında bulunan Adasanat'ın ev sahipliğiyle gerçekleşen "%100 Barış" adlı karma sergide Barış için Sanat platformundan 44 sanatçımız her biri kendi üslubu ve disipliniyle, kendi dilinde, barışa çomak sokanlara "Dur!" dedi. Sergi kataloğunda yer alan Emre Zeytinoğlu'nun yazısında da belirttiği gibi "Ülkeye şiddet ve kan getirenlerin kullandığı barış sözcüğü ile, bizim kullandığımız barış kavramını birbirinden ayırabilmek amacıyla, estetik diline müracaat ediyoruz. Sonuçta biz, silahlardan ve kandan arınma anlamında, gerçek barışı isteyenleriz"
Memet Güreli, Hakan Gürsoytrak ve Taner Güven'in organizasyonunu üstlendiği sergide farklı disiplinlerden gelen sanatçılar barış temalı yapıtlarıyla, insanoğlunun düşüncesiz ve vicdansız tarafına erdemlice haykırdı. Açılış kokteylinde Kardeş Türküler'den bir grup müzisyenin barış türküleri seslendirdiği sergi bine yakın katılımcı tarafından ziyaret edildi. Ve daha da güzeli, bu - hırçın ama - dokunulması gereken vicdan tellerine farklı yerlerinden dokunabilmeyi başarmış serginin önümüzdeki günlerde farklı il ve ülkelerde tekrar sergilenmesi planlanıyor.
Son gününe yetişebildiğim sergiyi, içinde bulunduğum ucuz bir tüketim manyaklığı günü olan sevgililer gününde ziyaret ediyor olmam, sergideki tüm eserleri, sokaktan buram buram yükselen "dünyaya aldırmam, kendi dünyama bakarım" vurdumduymazlığına inat, daha özenle incelememi sağlayan önemli bir etkendi. Her birinin altında yatan barış fikrine hakettiği övgülü bakışı, kara mizahlısına sıkı bir gülüşü, zeki göndermelerinde kafamın üstünde oluşan hayran düşünce baloncuklarını ve yeri geldi gözyaşını doya doya paylaştım tüm eserlerle.
Metin Üstündağ'ın bir kara tahta üzerinde çarpık toplumumuza ve eğitimimize yaptığı göndermede gülüp, barışın kanatlarının zincire vurulduğu Seyhan Atamer ellerinden çıkmış heykelde hayran oldum...Ümit İnatçı'nı barış için "barış büyüsü" fikrine ise şaştım kaldım Adasanat'tan kahkahalarımı esirgemeyerek...Müzisyen Serdar Ateşer'in yazdığı liriklerle, Selda Asal'ın Diyarbakır'da aklı pırıl gençlerimizin katılımıyla gerçekleştirtirdiği atölye çalışması sonucu ortaya çıkan "hey dünya duy sesimi" adlı videosu ise - çok sesliliğin beni hep duygulandıran bir unsur olmasından olsa gerek- ne yalan diyim bir iki gözyaşımı özgür bıraktı Aznavur'un taşlarına doğru..
Buket Güreli - "Savaş ve Barış" interaktif düzenleme, karışık teknik, 2011
Sergi çıkışında katılımcı sanatçılardan Buket Güreli ile sohbet etme fırsatım oldu. Kendisi eşi Memet Güreli ile beraber Adasanat'ı kuran ve bu güzel işte emeği geçen sanatçılardan biri. Ve kanımca sergiye katmış olduğu eser "Savaş ve Barış", serginin de, taşıdığı amacın da başlığı gibi.. bir metreye bir metre, uzaktan tablo gibi görünen ve küçük magnetlerden oluşan bu interaktif düzenlemede, siyah beyaz savaş görüntüleri yer alan her küçük magneti, çiçekli böcekli, huzur dolu bir barış magnetiyle sergi ziyaretçileri kapatıyor. Siyah beyaz tablo, barış isteyenlerin sayısı arttıkça, renkleniyor; barışa eriyor...
Kadir Çıtak - "Ceylan" Fotoğraf, 2011
Kadir'in kendisine de ayrıca teşekkür etmek istiyorum, böylesi önemli bir sergiden haberdar olmamı sağladığı için..
Aznavur pasajının 9. katında gerçekleşmiş, benim gibi nicelerini etkilemiş bu serginin, sanatını sadece para için değil de daha ulvi amaçlar için kullanmayı bilemememişlere inat, halkların kardeşliğine inanmayanlara inat, yeryüzünün barış olmadan daha uzun yıllar direneceğini sananlara inat, düşünmeden yaşayanlara inat, Adasanat'ın terasından İstiklal'e bakarken gördüğüm, elektrikli ışıklarla donatılmış sözüm ona aşk ağacının ötesinde berisinde bilinçsizce fotoğraf çekenlere inat, barışa çomak sokanlara inat, her ilde ve her ülkede gerçekleşmesi, uyandırması ve farkındalık yaratması temennisiyle...
Soyadı sırasıyla sergiye katılan sanatçılar: Süreyya Acar, Aşkın Adan, Zeycan Alkış, Veysi Altay, Selda Asal, Seyhan Atamer, Seçkin Aydın, Mehmet Çeper, Fulya Çetin, Kadir Çıtak, Nazım Hikmet Richard Dikbaş, Artin Demirci, Bülent Fidan, Hakan Gürel, Buket Güreli, Memet Güreli, Hakan Gürsoytrak, Taner Güven, Ümit İnatçı, Ekrem Sami Kızıltan, Şerif Kino, Temür Köran, Gamze Olgun, Gülizar Doğan, İrfan Önürmen, Eyüp Öz, Şefik Özcan, Ender Özkahraman, Anti-Pop, Semih Poroy, Menekşe Samancı,Yonca Saraçoğlu, Ani Setyan, Kemal Seyhan, Barış Seyitvan, Sinan Şanlıer, Esat Tekand, Orhan Taylan, Metin Üstündağ, Cemil Cahit Yavuz, Nalan Yırtmaç, Mehtap Yücel, Turgut Yüksel ve Emre Zeytinoğlu.
hepinizin emeğine ve yüreğine sağlık.
Hilal SARI
14 Şubat 2010
metinüstündağ - "Kara tahtam kem talihim" Karatahta, tebeşir, 2010
Seyhan Atamer, "Barışı engelleyin" Karışık teknik, Heykel, 2011
Ümit İnatçı, "Barış Büyüsü" Karışık teknik, 2011
Bilir misin ki şu an vücudunda parlak bir zehir gezinmekte; ardında "para"normal bir aktivite olan. Fark et! Farkında ol! Ayırdında ol herşeyin yolunda olmadığının...ve gardını al! barışı amaç edinmiş insanımız var hala, sömürdüğün huzurlu günlerimizi elinden kurtarmak için...
Emeğine sağlık 44 sanatçımız bu semaya birer çığlık gönderdi - adı "Barış" olan. 2 Şubat - 14 Şubat tarihleri arasında Tarihi Aznavur Pasajının 9. katında bulunan Adasanat'ın ev sahipliğiyle gerçekleşen "%100 Barış" adlı karma sergide Barış için Sanat platformundan 44 sanatçımız her biri kendi üslubu ve disipliniyle, kendi dilinde, barışa çomak sokanlara "Dur!" dedi. Sergi kataloğunda yer alan Emre Zeytinoğlu'nun yazısında da belirttiği gibi "Ülkeye şiddet ve kan getirenlerin kullandığı barış sözcüğü ile, bizim kullandığımız barış kavramını birbirinden ayırabilmek amacıyla, estetik diline müracaat ediyoruz. Sonuçta biz, silahlardan ve kandan arınma anlamında, gerçek barışı isteyenleriz"
Memet Güreli, Hakan Gürsoytrak ve Taner Güven'in organizasyonunu üstlendiği sergide farklı disiplinlerden gelen sanatçılar barış temalı yapıtlarıyla, insanoğlunun düşüncesiz ve vicdansız tarafına erdemlice haykırdı. Açılış kokteylinde Kardeş Türküler'den bir grup müzisyenin barış türküleri seslendirdiği sergi bine yakın katılımcı tarafından ziyaret edildi. Ve daha da güzeli, bu - hırçın ama - dokunulması gereken vicdan tellerine farklı yerlerinden dokunabilmeyi başarmış serginin önümüzdeki günlerde farklı il ve ülkelerde tekrar sergilenmesi planlanıyor.
Son gününe yetişebildiğim sergiyi, içinde bulunduğum ucuz bir tüketim manyaklığı günü olan sevgililer gününde ziyaret ediyor olmam, sergideki tüm eserleri, sokaktan buram buram yükselen "dünyaya aldırmam, kendi dünyama bakarım" vurdumduymazlığına inat, daha özenle incelememi sağlayan önemli bir etkendi. Her birinin altında yatan barış fikrine hakettiği övgülü bakışı, kara mizahlısına sıkı bir gülüşü, zeki göndermelerinde kafamın üstünde oluşan hayran düşünce baloncuklarını ve yeri geldi gözyaşını doya doya paylaştım tüm eserlerle.
hey world hear my voice from selda asal on Vimeo.
Selda Asal- "Hey dünya duy sesimi" 9' video,2008Metin Üstündağ'ın bir kara tahta üzerinde çarpık toplumumuza ve eğitimimize yaptığı göndermede gülüp, barışın kanatlarının zincire vurulduğu Seyhan Atamer ellerinden çıkmış heykelde hayran oldum...Ümit İnatçı'nı barış için "barış büyüsü" fikrine ise şaştım kaldım Adasanat'tan kahkahalarımı esirgemeyerek...Müzisyen Serdar Ateşer'in yazdığı liriklerle, Selda Asal'ın Diyarbakır'da aklı pırıl gençlerimizin katılımıyla gerçekleştirtirdiği atölye çalışması sonucu ortaya çıkan "hey dünya duy sesimi" adlı videosu ise - çok sesliliğin beni hep duygulandıran bir unsur olmasından olsa gerek- ne yalan diyim bir iki gözyaşımı özgür bıraktı Aznavur'un taşlarına doğru..
Buket Güreli - "Savaş ve Barış" interaktif düzenleme, karışık teknik, 2011
Sergi çıkışında katılımcı sanatçılardan Buket Güreli ile sohbet etme fırsatım oldu. Kendisi eşi Memet Güreli ile beraber Adasanat'ı kuran ve bu güzel işte emeği geçen sanatçılardan biri. Ve kanımca sergiye katmış olduğu eser "Savaş ve Barış", serginin de, taşıdığı amacın da başlığı gibi.. bir metreye bir metre, uzaktan tablo gibi görünen ve küçük magnetlerden oluşan bu interaktif düzenlemede, siyah beyaz savaş görüntüleri yer alan her küçük magneti, çiçekli böcekli, huzur dolu bir barış magnetiyle sergi ziyaretçileri kapatıyor. Siyah beyaz tablo, barış isteyenlerin sayısı arttıkça, renkleniyor; barışa eriyor...
Kadir Çıtak - "Ceylan" Fotoğraf, 2011
Kadir'in kendisine de ayrıca teşekkür etmek istiyorum, böylesi önemli bir sergiden haberdar olmamı sağladığı için..
Aznavur pasajının 9. katında gerçekleşmiş, benim gibi nicelerini etkilemiş bu serginin, sanatını sadece para için değil de daha ulvi amaçlar için kullanmayı bilemememişlere inat, halkların kardeşliğine inanmayanlara inat, yeryüzünün barış olmadan daha uzun yıllar direneceğini sananlara inat, düşünmeden yaşayanlara inat, Adasanat'ın terasından İstiklal'e bakarken gördüğüm, elektrikli ışıklarla donatılmış sözüm ona aşk ağacının ötesinde berisinde bilinçsizce fotoğraf çekenlere inat, barışa çomak sokanlara inat, her ilde ve her ülkede gerçekleşmesi, uyandırması ve farkındalık yaratması temennisiyle...
Soyadı sırasıyla sergiye katılan sanatçılar: Süreyya Acar, Aşkın Adan, Zeycan Alkış, Veysi Altay, Selda Asal, Seyhan Atamer, Seçkin Aydın, Mehmet Çeper, Fulya Çetin, Kadir Çıtak, Nazım Hikmet Richard Dikbaş, Artin Demirci, Bülent Fidan, Hakan Gürel, Buket Güreli, Memet Güreli, Hakan Gürsoytrak, Taner Güven, Ümit İnatçı, Ekrem Sami Kızıltan, Şerif Kino, Temür Köran, Gamze Olgun, Gülizar Doğan, İrfan Önürmen, Eyüp Öz, Şefik Özcan, Ender Özkahraman, Anti-Pop, Semih Poroy, Menekşe Samancı,Yonca Saraçoğlu, Ani Setyan, Kemal Seyhan, Barış Seyitvan, Sinan Şanlıer, Esat Tekand, Orhan Taylan, Metin Üstündağ, Cemil Cahit Yavuz, Nalan Yırtmaç, Mehtap Yücel, Turgut Yüksel ve Emre Zeytinoğlu.
hepinizin emeğine ve yüreğine sağlık.
Hilal SARI
14 Şubat 2010
metinüstündağ - "Kara tahtam kem talihim" Karatahta, tebeşir, 2010
Seyhan Atamer, "Barışı engelleyin" Karışık teknik, Heykel, 2011
Ümit İnatçı, "Barış Büyüsü" Karışık teknik, 2011
Gönderen
Hil'alem
zaman:
Perşembe, Şubat 17, 2011
0
yorum
Etiketler:
%100 Barış,
Adasanat,
Fotoğraf,
Sergi,
Yüzde yüz barış
15 Şubat 2011 Salı
çöl ışığı sonatı
kainatın içinde bir ay,
ayın içinde bir kainat,
ludvig ayın,
gün çöllerin sonatını yazadursun..
dört kitabın manası
yusuf'un dilinden züleyha'nın gönlüne aksın..
karagözüm, hacıvatım; bu hikayeyi anlatsın...
Gönderen
Hil'alem
zaman:
Salı, Şubat 15, 2011
1 yorum
Etiketler:
Hacıvat,
Kainat,
Karagöz,
Müzik,
Sonat,
şiir,
Yusuf ile Züleyha
10 Şubat 2011 Perşembe
çöl kızı Hindi Zahra sessizce gülümser mikrofona, ve şehir dinler...
Fas'lı bir annenin Fransız bir askere aşkından olmuş, bir berberi kız Hindi Zahra.. Müzisyen amcalardan, ara sıra oyunculuk bile yapmış ev hanımı bir anneye...18 yaşına kadar Fas'ta ruhuna kaçan çölün büyüleyici hali, bugün icra ettiği müziğinde hatırı sayılır bir etkiye sahip. Etnik müziği cazın içinde gülümsemesiyle harmanlayan Hindi Zahra müziğine aşık. Söylerken dinleyenlerden daha çok eğleniyor ve yüzü aydınlanıyor..Bugünün Billie Holiday'i diyorlar kırmızı şarap tadında bir sese sahip melankolik ama deli bu müzisyene.
Kendisini keşfettiğim günden itibaren Türkiye'ye ne zaman gelir diye beklerken, büyük bir talihsizlik sonucu Goran Bregovic'in konseriyle aynı gün şehr-i İstanbul'da sahne almıştı Hindi Zahra ve ben tercih yapmak zorunda kalmıştım. Şubat ayının -küresel ısınma sağolsun- ne ısınmak ne de soğumak bilmeyen şu günlerinde Ankara'da bir konser verdikten sonra İstanbul'a geldi nihayet. Biletleri günler öncesinden tükenmişti. Fakat Zahra'yı tanıyan, müziğindeki o lezizliği tatmış ve buna rağmen bilet alamamış olan her +24 heyecanla ve umutla bilet bekledi konser günü mekanın önünde...
Tiryakilerin sigara faslı biterken, ünlü yönetmen Tony Gatlif'in - filmleriyle yarışır diyemesem de :) izlemeye değer bir klip çekmiş olduğu "Beatiful Tango" adlı parçanın duru ve melankolik çingene büyüsü içine işlemiş ritimleri duyulmaya başladı. İstanbul'un ihtiyacı olan pamuk şeker gibiydi Zahra...Sevindi şehir anlayacağınız bu kadife sesi duyunca. Müziğinde çıkınını sırtına atmış, dere tepe düz giden bir kızın saçlarındaki rüzgar vardı. Sözlerini kendi yazıp, bir kaç gitar rifi yapıp üzerine bir kaç ritim kaydederek bestelerini yapan çöl güzeli soul-folk-jazz balatlarını Berberi kökenleriyle sarmaş dolaş ediyor ve ortaya evrensel bir müzik çıkıyor.
Berberi müzikleri ve çöl rock'n roll'unun arasında büyüyen Hindi Zahra'nın sanatla tam anlamıyla karşılaşması onsekiz yaşında okulu bırakıp Fransa'ya babasının yanına gelmesi ve Louvre Müzesi'nde işe başlamasıyla olmuş. Yorgun akşamlarında melankolik şarkı sözleri yazarak geçirmiş yıllarını. Şu an 30 yaşında ve geçtiğimiz sene çıkardığı "Handmade" albümüyle çok hızlı bir çıkış yaptı kaliteli müzikseverlerin dünyasına. Afro-Amerikan müzik akımını hayli önemli bir yerde tutan Zahra solo kariyerine başlamadan önce soul müzik grouplarında hip-hop vari back vokaller de yapmış. Fakat bu süreçte ne istediği ve müziğinin gerçek omurgası belirmiş.
Şarkılarını İngilizce, Fransızca ve Berberice seslendiren Hindi Zahra'yı dinlemesi keyifli - fakat seyretmesi daha bir keyifli. Güncel ve özgürlük karşıtı bir uygulama olan +24 meselesinden de haberdar olan Hindi Zahra, "burada olamayacak kadar genç olan arkadaşlarıma gelsin sıradaki parçam" diyerek konuya samimi ve içten bir protestoda bulundu sanatçı üslubuyla. "Set me free" derken özgür kalıp, "Oursoul" da gidenlere gülümsedi, yeni single'ı "Fascination" da yaşadığı bir aşktan büyülendi belki de.
Mikrofona sessizce gülümsedi Zahra, ve kimsenin çıtı çıkmadı. Hindi Zahra sahnedeyken büyü hiç bozulmadı... Avrupa şarabının tadına bakmış bu çöl kızını yakından takip etmeli, rüzgarını hissetmeli...
Hilal SARI
Kendisini keşfettiğim günden itibaren Türkiye'ye ne zaman gelir diye beklerken, büyük bir talihsizlik sonucu Goran Bregovic'in konseriyle aynı gün şehr-i İstanbul'da sahne almıştı Hindi Zahra ve ben tercih yapmak zorunda kalmıştım. Şubat ayının -küresel ısınma sağolsun- ne ısınmak ne de soğumak bilmeyen şu günlerinde Ankara'da bir konser verdikten sonra İstanbul'a geldi nihayet. Biletleri günler öncesinden tükenmişti. Fakat Zahra'yı tanıyan, müziğindeki o lezizliği tatmış ve buna rağmen bilet alamamış olan her +24 heyecanla ve umutla bilet bekledi konser günü mekanın önünde...
Tiryakilerin sigara faslı biterken, ünlü yönetmen Tony Gatlif'in - filmleriyle yarışır diyemesem de :) izlemeye değer bir klip çekmiş olduğu "Beatiful Tango" adlı parçanın duru ve melankolik çingene büyüsü içine işlemiş ritimleri duyulmaya başladı. İstanbul'un ihtiyacı olan pamuk şeker gibiydi Zahra...Sevindi şehir anlayacağınız bu kadife sesi duyunca. Müziğinde çıkınını sırtına atmış, dere tepe düz giden bir kızın saçlarındaki rüzgar vardı. Sözlerini kendi yazıp, bir kaç gitar rifi yapıp üzerine bir kaç ritim kaydederek bestelerini yapan çöl güzeli soul-folk-jazz balatlarını Berberi kökenleriyle sarmaş dolaş ediyor ve ortaya evrensel bir müzik çıkıyor.
Berberi müzikleri ve çöl rock'n roll'unun arasında büyüyen Hindi Zahra'nın sanatla tam anlamıyla karşılaşması onsekiz yaşında okulu bırakıp Fransa'ya babasının yanına gelmesi ve Louvre Müzesi'nde işe başlamasıyla olmuş. Yorgun akşamlarında melankolik şarkı sözleri yazarak geçirmiş yıllarını. Şu an 30 yaşında ve geçtiğimiz sene çıkardığı "Handmade" albümüyle çok hızlı bir çıkış yaptı kaliteli müzikseverlerin dünyasına. Afro-Amerikan müzik akımını hayli önemli bir yerde tutan Zahra solo kariyerine başlamadan önce soul müzik grouplarında hip-hop vari back vokaller de yapmış. Fakat bu süreçte ne istediği ve müziğinin gerçek omurgası belirmiş.
Şarkılarını İngilizce, Fransızca ve Berberice seslendiren Hindi Zahra'yı dinlemesi keyifli - fakat seyretmesi daha bir keyifli. Güncel ve özgürlük karşıtı bir uygulama olan +24 meselesinden de haberdar olan Hindi Zahra, "burada olamayacak kadar genç olan arkadaşlarıma gelsin sıradaki parçam" diyerek konuya samimi ve içten bir protestoda bulundu sanatçı üslubuyla. "Set me free" derken özgür kalıp, "Oursoul" da gidenlere gülümsedi, yeni single'ı "Fascination" da yaşadığı bir aşktan büyülendi belki de.
Mikrofona sessizce gülümsedi Zahra, ve kimsenin çıtı çıkmadı. Hindi Zahra sahnedeyken büyü hiç bozulmadı... Avrupa şarabının tadına bakmış bu çöl kızını yakından takip etmeli, rüzgarını hissetmeli...
Hilal SARI
Gönderen
Hil'alem
zaman:
Perşembe, Şubat 10, 2011
0
yorum
Etiketler:
+24,
Babylon,
Beautiful Tango,
etnik caz,
Hindi Zahra,
Müzik
27 Ocak 2011 Perşembe
"Selam Sana Shakespeare" ve sahne sallayan hikayesi...
Shakespeare bir eldivencinin oğluydu.
Okumadı... Okuyamadı.
Erken evlendi. Çoluk çocuğa karıştı.
Aklı karıştı sonra…
Shakespeare avare oldu.
Çimenlerde kitap okurken, ilham perileriyle tanıştı…
Shakespeare yazdı.
38 oyun, 154 sone yazdı…
Kızdı ve yazdı...Sevdi ve yazdı…Düşündü ve yazdı…Gördü ve yazdı…
Esnaf kumpanyasında doğdu Shakespeare.
Günü geldi tiyatrosunu kurtarmak için zalim Kraliçe Elizabeth'in dalkavuğu da oldu.
"Olmak ya da olmamak" dedi.
"Sen de mi Brütüs?" dedi.
"Dünya bir tiyatrodur ve bizler oyuncuları..." dedi.
Shakespeare öldü. Shakespeare yaşadı... Shakespeare dört asır yaşadı…
Selam Sana Shakespeare adlı oyunda da telaffuz edildiği gibi;
“Üniversitede okuyamadı Shakespeare” “Ama üniversitelerde okundu Shakespeare”
Yaşıyor!
Kendi gözlerimle gördüm! 26 Ocak Çarşamba gecesi Haldun Dormen Sahnesi'nde izleyenlere teşekkür etti Shakespeare...
Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili Edebiyatı bölümü mezunu bir İngilizce hocamızın zamanında bizlere aktardığı rivayete göre William Shakespeare'in soy ismi eski ingilizcede "sahne" anlamına gelen "peare" ve "sallamak" anlamına gelen "shake" fiillerinden oluşup, sahne tozuna bulaşarak kazandığı bir soyadmış. Bu rivayet yalan ya da doğrudur tartışılır; ama bu oyun "sahne sallayan" bir üstadın hikayesidir.
Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğunun bir oluşumu olan Tiyatro Boğaziçi'nin özellikle gençlere yönelik hazırlamış oldukları “tiyatro duayenlerinin hayatları” konseptli oyun serisinde kaçırmış olduğuma üzüldüğüm Molière'den sonra sıra Shakespeare'deydi. Tiyatro Boğaziçi'nin özverisi göz yaşartan oyuncuları ve bizler, "Selam Sana Shakespeare" adlı oyunda 4 asır öncesine selam durduk.
Belgesel tiyatro niteliğinde olan “Selam Sana Shakespeare” adlı oyunda, hakkında yazılı kaynaklarda çok fazla bilgi bulunmayan Shakespeare’in hayatı, unutulmaz oyunlarının en çarpıcı karelerinde, Shakespeare’in kendi dizelerinde tekrar can buluyor. Shakespeare’i ve yazıt değerindeki eserlerini daha iyi anlamak için bir ders niteliğinde olan oyun, şairin her birimizin en az bir dizesini ezbere bildiği, zamana yenik düşmeyen eserlerinden sahnelerle ve Stratford’lu kasaba genci William zamanlarında karşılaşmış olduğu iki ilham perisinin anlatımıyla, masalsı bir kurguyla oynanıyor.
William’ın ilham perilerinin ancak ve ancak Shakespeare öldüğünde özgür kalacak olmaları ve yazarın eserlerinin, çağının çok ötesinde olmasından ötürü aslında hiç ölmeyecek olması, oyunun en etkileyici mecazlarından. Hayatını bilmediğimiz Shakespeare’in bu ölümsüzlük sırrını, oyunlarına sorular sorarak akabinde de oyunlarından sahneler sergileyerek anlatan Tiyatro Boğaziçi, sadece Shakespeare’in hayatını değil, tiyatronun tarihini, toplumdaki yerini, Kraliçe Elizabeth dönemi İngilteresi’nde – ve hatta günümüzde de devam etmekte olan – sanat ve politikanın ilişkisini, toplumun sahneye bakışını bir masal tadında takdire şayan bir üslupla işlemiş.
Selam Sana Shakespeare'i izlerken, bir İngiliz aksanı yerine Kastamonu şivesi duyabildiğimiz sosyolojik esprileriyle, Juliet’in cilvelerinin aslında bugünün cilvesinden hiç farklı olmadığını gördüğümüz ölümsüzlük ispatı sahneleriyle, esnaf kumpanyasının sizi içine çeken sıcaklığıyla, Kraliçe Elizabeth’in sert mizacının sizi güldürecek bir komedi unsuru olmayı başarmasıyla “Bir Tiyatro Gecesi Rüyası”na dalıyorsunuz.
Bir Yaz Gecesi Rüyası, Rome ile Juliet, Hamlet, Macbeth, IV. Henry ve II. Richard gibi komediden pastorale Shakespeare’in birçok oyunundan sahnelerle bezenmiş “Selam Sana Shakespeare” performanslarını severek izleyeceğiniz Aysel Yıldırım, İlker Yasin Keskin ve Özgür Eren’in marifetli zekalarının ürünü.
Tragedya sahnelerinde, dramdan çok seyirciyi yüksek sesle güldürmüş olan komediye yatkınlıklarından olsa gerek, masaldan ara sıra istemeden çıktığım oldu. Fakat Haldun Dormen sahnesinin her beş sırada bir, sağlı sollu yerleştirilmiş olan elektrikli sobalarının sıcaklığını yüzümde hissettiğim oyunun çıkışında kendi kendime “Ne mutlu ki bize, böyle şahane işler yapan fedakar çağdaşlarımız var” derken buldum kendimi. Tiyatro Boğaziçi’nin kısıtlı imkanlarla çok büyük işler başardığına inandığım, şatafattan uzak dekor ve kostümlerin içinde, atmosferi izleyicinin hayal gücüne bırakarak görülmeye değer bir performans sergileyerek zor bir işin altından kalkan genç ve fedakar oyuncularına ayrı ayrı teşekkür etmek istedim.
Teşekkürler Tiyatro Boğaziçi!
Selam Sana Sevgili Shakespeare!
Reji, Kurgu ve Metin Yazımı
Aysel Yıldırım, İlker Yasin Keskin, Özgür Eren
Reji, Kurgu ve Metin Yazımı Danışmanı
Uluç Esen
Dekor
Uluç Esen
Kostüm
Nilgün Ilgıcıoğlu, Özlem Pehlivaner, Sezin Gündoğan
Işık ve Efekt
Uluç Esen, Volkan Mantu
Afiş
Aydan Çelik
Oyuncular
Aysel Yıldırım
Burak Akyunak
Duygu Dalyanoğlu
Eser Dilsöz
İlker Yasin Keskin
Özgür Eren
Gönderen
Hil'alem
zaman:
Perşembe, Ocak 27, 2011
0
yorum
Etiketler:
BGST,
Selam Sana Shakespeare,
Shakespeare,
Tiyatro,
Tiyatro Boğaziçi
21 Ocak 2011 Cuma
Oi Va Voi, dalgın hayatların şnorkeli tadında bir müzik...
Müzik, yeri gelir şehir insanının şnorkeli olur, başka bir diyardan kokusu farklı bir oksijen misali...
Son iki akşamdır İstanbul Babylon'da sahne alan ve 21 Ocak Cuma günü de sahnede sihirli müziklerini yapmaya devam edecek olan "Oi Va Voi" topluluğu da işte bu kokusu farklı oksijen misali bir avuç şehir insanını şenlendirdi dün akşam.
Kainatın soğuk ve gri bir yakasından, Londra'dan kalkıp şehrimizi şereflendirmiş olan bu topluluğun mayasındaki sentez ailelerinin Yahudi göçmenler olmasından, şarkılarını ingilizce ve yiddish dilinde seslendirmelerinden,-yiddish dili yahudilerin konuştuğu ibranicenin biraz almanca ile sarmaş dolaş olmuş bir lehçesi- bir de üzerine 1001 gece masalları tadında hisler yaşatan ekmek arası bir oryentlik sıkışmış olmasından ileri geliyor. Müziğin kalıp peynir gibi isimlendirilmesinden hoşlanmasam da daha anlaşılır hale getirebilmek için oi va voi insanlarının müziğini indie, folklorik, etnik ve hatta elektronik olarak adlandırabiliriz. Trompet, klarnet, elektro gitar, davul ve gerçekten başka bir davul (en düğün hallerinden) gibi enstrümanlarla donatılmış grubun tüm üyeleri en az bir enstrüman çalabiliyor.
Nik Ammar (gitar, mandolin, vokal, prodüksiyon),
Josh Breslaw (davul, perküsyon, prodüksiyon),
Leo Bryant (bas gitar),
Steve Levi (klarnet, vokal),
David Orchant (trompet),
şahane misafirleri
Anna Phoebe (viyolin)
Lucy Shaw (bas gitar)
Bridgette Amofah (vokal-dün akşam şehri istanbulu ışıklandıran vokal)
Alice McLaughlin (vokal)
Bir de dün akşam tesadüfen tanıştığım, trompetçi David'in Londra'dan ta buralara hem istanbul görmeye hem turneye eşlik etmeye gelmiş iki arkadaşı var; Todd ve Dave, enerjileri mekanın şahsen bulunduğum kısmına ayrı bir neşe kattı. Onların da seyirci performanslarına ayrıca selam olsun.
Grubun ismi Oi Va Voi, yiddish dilinde "Aman Tanrım!" anlamına gelmekle birlikte, Refugee ya da Magical Carpet adlı parçalarını dinlerken insanın içini gerçekten "oi va voi" diye bağırmak isteyen bir his alabiliyor. 90'lı yılların sonunda kurulan grubun şu ana kadar Digital Folklore, Laughter Through Tears, Oi Va Voi ve Travelling the Face of the Globe adlarında dört albümü, ve tadından yenmez beş single'ı çıkmış.
Son albümlerinin ismi gerçekten müzikleriyle örtüşen bir isim olmuş. Yuri'yi dinlerken kendinizi bir macar düğününde bulup balkan ezgileriyle coşarken, Every Day'i dinlerken birden kıta değiştiriyor ve klarnet çalan vokalin o insanı adeta uçuran yiddish nameleriyle çöllere konuyorsunuz.
Oi Va Voi'nın seyircisi de bir başka...Babylon'un o ukala şehir insanından eser kalmıyor ruha işleyen bu müziği duyanda. Şayet aramızda empatik insanlar varsa sahneden bara doğru uçuşan o iyilik melodilerini renk renk görmüştür.. 2 saatliğine de olsa dalgın hayatlarınızın dışına çıkıp bir şnorkelden kana kana oksijen almak misali, ışık ışık Oi Va Voi ezgilerini dinlemenizi şiddetle tavsiye ederim. 12 Şubat Cuma günü tekrar Babylon'da sahne alacak olduklarını da sevenlerine sevinçle duyuralım.
ve aman dikkat şnorkelinize gerçek kaçmasın :)
ışıklı müzikleriniz olsun.
Sevgiler.
hil'alem
Son iki akşamdır İstanbul Babylon'da sahne alan ve 21 Ocak Cuma günü de sahnede sihirli müziklerini yapmaya devam edecek olan "Oi Va Voi" topluluğu da işte bu kokusu farklı oksijen misali bir avuç şehir insanını şenlendirdi dün akşam.
Kainatın soğuk ve gri bir yakasından, Londra'dan kalkıp şehrimizi şereflendirmiş olan bu topluluğun mayasındaki sentez ailelerinin Yahudi göçmenler olmasından, şarkılarını ingilizce ve yiddish dilinde seslendirmelerinden,-yiddish dili yahudilerin konuştuğu ibranicenin biraz almanca ile sarmaş dolaş olmuş bir lehçesi- bir de üzerine 1001 gece masalları tadında hisler yaşatan ekmek arası bir oryentlik sıkışmış olmasından ileri geliyor. Müziğin kalıp peynir gibi isimlendirilmesinden hoşlanmasam da daha anlaşılır hale getirebilmek için oi va voi insanlarının müziğini indie, folklorik, etnik ve hatta elektronik olarak adlandırabiliriz. Trompet, klarnet, elektro gitar, davul ve gerçekten başka bir davul (en düğün hallerinden) gibi enstrümanlarla donatılmış grubun tüm üyeleri en az bir enstrüman çalabiliyor.
Nik Ammar (gitar, mandolin, vokal, prodüksiyon),
Josh Breslaw (davul, perküsyon, prodüksiyon),
Leo Bryant (bas gitar),
Steve Levi (klarnet, vokal),
David Orchant (trompet),
şahane misafirleri
Anna Phoebe (viyolin)
Lucy Shaw (bas gitar)
Bridgette Amofah (vokal-dün akşam şehri istanbulu ışıklandıran vokal)
Alice McLaughlin (vokal)
Bir de dün akşam tesadüfen tanıştığım, trompetçi David'in Londra'dan ta buralara hem istanbul görmeye hem turneye eşlik etmeye gelmiş iki arkadaşı var; Todd ve Dave, enerjileri mekanın şahsen bulunduğum kısmına ayrı bir neşe kattı. Onların da seyirci performanslarına ayrıca selam olsun.
Grubun ismi Oi Va Voi, yiddish dilinde "Aman Tanrım!" anlamına gelmekle birlikte, Refugee ya da Magical Carpet adlı parçalarını dinlerken insanın içini gerçekten "oi va voi" diye bağırmak isteyen bir his alabiliyor. 90'lı yılların sonunda kurulan grubun şu ana kadar Digital Folklore, Laughter Through Tears, Oi Va Voi ve Travelling the Face of the Globe adlarında dört albümü, ve tadından yenmez beş single'ı çıkmış.
Son albümlerinin ismi gerçekten müzikleriyle örtüşen bir isim olmuş. Yuri'yi dinlerken kendinizi bir macar düğününde bulup balkan ezgileriyle coşarken, Every Day'i dinlerken birden kıta değiştiriyor ve klarnet çalan vokalin o insanı adeta uçuran yiddish nameleriyle çöllere konuyorsunuz.
Oi Va Voi'nın seyircisi de bir başka...Babylon'un o ukala şehir insanından eser kalmıyor ruha işleyen bu müziği duyanda. Şayet aramızda empatik insanlar varsa sahneden bara doğru uçuşan o iyilik melodilerini renk renk görmüştür.. 2 saatliğine de olsa dalgın hayatlarınızın dışına çıkıp bir şnorkelden kana kana oksijen almak misali, ışık ışık Oi Va Voi ezgilerini dinlemenizi şiddetle tavsiye ederim. 12 Şubat Cuma günü tekrar Babylon'da sahne alacak olduklarını da sevenlerine sevinçle duyuralım.
ve aman dikkat şnorkelinize gerçek kaçmasın :)
ışıklı müzikleriniz olsun.
Sevgiler.
hil'alem
16 Ocak 2011 Pazar
"çok kadın; hiç kadın!"
Alemlere bilindik, benimse yeni kulağıma çalınan bu tabir, İstanbul Devlet Tiyatrolarında bu sezon oynamakta olan tek kişi ve tek perdelik bir monoloğun akılda kalan ve akıl alan deyişi…Belki de tanrılara bile kabak tadı vermiş olan nefsin doyumsuzluğunun, şehirleşmiş hallerine “çok kadınlı” dönemlerden “hiç kadınlı” bir döneme beklenmedik bir geçiş yapan renkli bir zekanın penceresinden yalnız geçirilen bir Sevgililer Günü izliyor seyirci “Kendi Kendine Konuşmaktır Aşk” adlı oyunda.
Bir sevgililer gününde evde sevgilisini beklemekte olan Sinan, geçmişi tekeşliliğe karşı çapkın bir savaş vermiş olan adem oğlunun kendiyle hesaplaşmasının monoloğu, ve Cezmi Ersöz romanlarının gerçekçiliği ortaya seyredilmeye değer bir oyun çıkarmış.
"Kendi Kendine Konuşmaktır Aşk" Cezmi Ersöz'ün 2007 yılında yayımlanmış olan aynı isimli kitabından tiyatroya uyarlanmış ve Serap Eyüboğlu tarafından yönetilmiş. Kürşat Alnıaçık'ın görülmeye değer performansı ile sahne tozuna bulanan bu monolog, kazanova adem oğullarını tekrar tekrar düşünmeye zorlayan etkileyici bir iç hesaplaşmaya dönüşüyor. Aslında tek kişilik bir oyun olarak lanse edilmiş olsa da, oyuna ilginç bir bakış açısı getiren bir sokak ayyaşı seyircilerin arasından ara sıra sahneye doğru savurur sözcüklerini. Kendine dürüst ve acı laflar eden bu sarhoşumuz ve Sinan’ın hiç kadınsız dönemine geçişini sağlayan dış kadın sesleri vardır oyunda. Kadın seyirciler içinden “oh” derken, er kalabalığın kafasının üstünde bir “of” belirdiğini hayal edebilir insan ara sıra. Ne de olsa bir erkeğin mahvoluşu ve güçsüzlüğüdür sahnedeki, Kürşat Alnıaçık’ın ve Sinan karakterinin heybetine rağmen…
Kürşat Açıkalın seyirciyi delici bakışlarıyla, yalın ayak ahengiyle, ve hatta hırstan çıldırmanın metaforik bir modern dansa dönüştüğü sahnelerdeki salyalarıyla orta yaşlı pişman kazanova Sinan karakterinin hakkını vererek seyretmeye değer bir performans sergiliyor - ara sıra bazı hareketlerinin fazla abartılı olduğunu ve seyirciye garip geleceğini düşünmekten kendimi alamamakla birlikte –bu tek kişilik yalnızlık trajedyasının altından başarıyla kalkıyor.
Tüm tiyatro severlere ve artık akıllanması gerektiğini düşünen-düşünmeyen tüm çapkınlara özellikle tavsiye edilir.
Yazan: Cezmi Ersöz
Yöneten: Serap Eyüboğlu
Dekor Tasarım: Serpil Tezcan
Giysi Tasarım: Serpil Tezcan
Işık Tasarım: Ayhan Güldağları
Müzik: Vedat Sakman
Hareket Düzeni: Kürşat Alnıaçık
Sahne Amiri: İlker Temür
Kondüvit: Emre Akgül
Işık Kumanda: Kaan Eman
Rol Dağılımı: Kürşat Alnıaçık, İsmail Kavrakoğlu
16 Ocak 2011 Pazar
Bir sevgililer gününde evde sevgilisini beklemekte olan Sinan, geçmişi tekeşliliğe karşı çapkın bir savaş vermiş olan adem oğlunun kendiyle hesaplaşmasının monoloğu, ve Cezmi Ersöz romanlarının gerçekçiliği ortaya seyredilmeye değer bir oyun çıkarmış.
"Kendi Kendine Konuşmaktır Aşk" Cezmi Ersöz'ün 2007 yılında yayımlanmış olan aynı isimli kitabından tiyatroya uyarlanmış ve Serap Eyüboğlu tarafından yönetilmiş. Kürşat Alnıaçık'ın görülmeye değer performansı ile sahne tozuna bulanan bu monolog, kazanova adem oğullarını tekrar tekrar düşünmeye zorlayan etkileyici bir iç hesaplaşmaya dönüşüyor. Aslında tek kişilik bir oyun olarak lanse edilmiş olsa da, oyuna ilginç bir bakış açısı getiren bir sokak ayyaşı seyircilerin arasından ara sıra sahneye doğru savurur sözcüklerini. Kendine dürüst ve acı laflar eden bu sarhoşumuz ve Sinan’ın hiç kadınsız dönemine geçişini sağlayan dış kadın sesleri vardır oyunda. Kadın seyirciler içinden “oh” derken, er kalabalığın kafasının üstünde bir “of” belirdiğini hayal edebilir insan ara sıra. Ne de olsa bir erkeğin mahvoluşu ve güçsüzlüğüdür sahnedeki, Kürşat Alnıaçık’ın ve Sinan karakterinin heybetine rağmen…
Kürşat Açıkalın seyirciyi delici bakışlarıyla, yalın ayak ahengiyle, ve hatta hırstan çıldırmanın metaforik bir modern dansa dönüştüğü sahnelerdeki salyalarıyla orta yaşlı pişman kazanova Sinan karakterinin hakkını vererek seyretmeye değer bir performans sergiliyor - ara sıra bazı hareketlerinin fazla abartılı olduğunu ve seyirciye garip geleceğini düşünmekten kendimi alamamakla birlikte –bu tek kişilik yalnızlık trajedyasının altından başarıyla kalkıyor.
Tüm tiyatro severlere ve artık akıllanması gerektiğini düşünen-düşünmeyen tüm çapkınlara özellikle tavsiye edilir.
Yazan: Cezmi Ersöz
Yöneten: Serap Eyüboğlu
Dekor Tasarım: Serpil Tezcan
Giysi Tasarım: Serpil Tezcan
Işık Tasarım: Ayhan Güldağları
Müzik: Vedat Sakman
Hareket Düzeni: Kürşat Alnıaçık
Sahne Amiri: İlker Temür
Kondüvit: Emre Akgül
Işık Kumanda: Kaan Eman
Rol Dağılımı: Kürşat Alnıaçık, İsmail Kavrakoğlu
16 Ocak 2011 Pazar
Gönderen
Hil'alem
zaman:
Pazar, Ocak 16, 2011
0
yorum
Etiketler:
Cezmi Ersöz,
Kendi Kendine Konuşmaktır Aşk,
Kitap,
Kürşat Alnıaçık,
Tiyatro
10 Ocak 2011 Pazartesi
Jisas Yu Holem Hand Blom Mi - Thin Red Line Soundtrack
Terrence Malick imzalı Thin Red Line/ İnce Kırmızı Hat filminin ilahi soundtrack temalarından biri olan bu parça, Melanezyan (Pasifik Okyanusunda bulunan bir ada kabilesi) bir koro tarafından icra edilmiş olup, Hans Zimmer adlı müzisyen - adı birçoğunuza çok tanıdık gelmese de bir çok filmin müziklerine imzasını çiziktirmiştir kendisi- tarafından düzenlenmiş, ve bizlere afiyetle dinlememiz için, başarılı ve çekilmiş olan en estetik savaş filmlerinden birinin sahneleri arasında leziz şekilde sunulmuştur.
Müzik, hele de saf insan sesinin harmonisiyle oluşmuş bir melodi, yoga-pilates hak getire - temelde en güzel meditasyondur, zihnin rahatlamasını sağlayan en yüce insan buluşlarından biridir. Dinlemekte olduğunuz bu parça ise, pasifik adalarında yaşayan yerli bir kasaba halkının, evet el çırparak, dua etmeye giderken söyledikleri ilahilerden biridir.
Coğrafyanın ve bir savaşla beraber yaşamakta olup, sabah tekrar görülebilen güneşe şükretmenin de verdiği hisle, bu melodi İnce Kırmızı Hat'tın fikrimce en özel anlarından birini tamamlar. 2.dünya savaşı filmlerinin kesinlikle klişe olmayan bir versiyonunu, cennet bir coğrafyada ilahi müziklerle harmanlanmış halini seyretmek isteyenler, bu filmi bulup izlemeli.
ve hatta cennet müziğin ta kendisidir bazen...
Hilal
01:50
Gönderen
Hil'alem
zaman:
Pazartesi, Ocak 10, 2011
0
yorum
Etiketler:
Hans Zimmer,
Jisas Yu Holem Hand Blom Mi,
Müzik,
Sinema,
Thin Red Line
6 Ocak 2011 Perşembe
hıdırellez
hıdırellez kokar şehir...
hele de ahırkapı'nın yosunlarına yakın iken...
Ahırkapı Hıdırellez Şenlikleri, 5 Mayıs 2010
dilek ağacı
niyet edip de dikemediğimiz limon ağaçları niyetine...
bir tutam toprakta bir koca ağaç dilemeler...
çıkmamış dallarına dilekler bağlamalar...
soğukta büyüyen küçük ağaçların salıncaklarına sözüm,
ben limon ağacımı diktim...
tarih: bilmem ki ne zaman?
29 Aralık 2010 Çarşamba
çocuk umutların kalemtraşı istanbul!
Kurşun kalemle yazılan hikayeler biriktirir insan İstanbul'da;
Bazen karbonun kağıda tutunası gelir, bazen de soluk aldıkça istanbul, yazılar silikleşir. ama istanbul bu bilemez insan; gün gelir kurşundan kalemlerimizi kalemtraş gibi sivriltiverir. Bir de soluk dediğin diyaframdan alınmalı, ciğeri şişirmeden...
midede sindire sindire...
Nazım Hikmet Kültür Merkezi, Kış Bahçesi, Kadıköy, 29 Aralık 2010
*Fotoğraf-Çengelköy Çınaraltı 2007
26 Aralık 2010 Pazar
25 Aralık 2010 Cumartesi
kozalak yandı mı öteye sıçrar.
işte bu kozalak gibi oluveririz bazen...vakit dediğin ahşabımızı eğer, zanaatkar gibi şekle sokar...lakin açar tek tek savunmasız tarafını, tüm yemişlerini çıkınına atıp giderken tırıs tırıs..
bir de yangını vardır ki kızılçamların egeden bilinesi; bir düştü müydü ateş, yanına yöresine değil; taaa 5 efenin koştuğu bir vakitte atıverir kendini öteye..ateşi yayılır anlıyacağın senin..
lakin ben, soğudum...
23 Aralık 2010 Perşembe
Transylvania - beyaz bir ülkede kıpkırmızı bir hikaye...
“Zingarina!
Ver elini de yastık içinden dağılan tüyler gibi hafif hafif koşalım be özgürlük!”
“Şeytan’ın gözü avucumda iken bana bir şey olmaz ey Adem!”
“Olan olmuş zaten ey Havva!”
Henüz tanışmamış olanlar var ise, Tony Gatlif diye bir âdemoğlu yaşar bu yeryüzünde… Kayda değer filmler, müzikler, kalbe değen işler yapar. Filmlerinin nefesi vardır, bazen yüzünüzde, bazen ensenizde bazen de ta aklınızın orta yerinde hissedersiniz..
2006 yılında çekmiş olduğu “Transylvania” adlı uzun metraj filmi, bu gezgin ruhlu dehanın, fikrimce unutulmaz eserlerinin başında gelir. Yollara umut umut düşenlerin, arayışın, terk edişin, yeniden doğuşun, akla karanın, zencefil tadında sıcak şarabın, soğuk balkan topraklarının sıcaklığının, geriye hiç bakmayışın, ama hep geçmişte kalışın hikayesidir Transylvania…
Bir Transilvanya köyünün unutulmuşluğunda başlayan hikayede, kızımız Zingarina (Asia Argento) ve yoldaşı Marie (Amira Casar) kaidenin gerçeklerinden uzaklaşmış kendi gerçeklerine yaklaşmışlardır. Biyolojik kökleri bir Çigan kabileden değil de kaotikliğini içinde yaşayan insanından alan Paris olan Zingarina ve Marie bir adamın izini arar dururlar. Paris’in Çigan orkestralarından birinde müzisyen olan Milan Zingarina’nın içine bir can verip, canını da alıp kaçmıştır. Can büyür canın içinde, akordeonun huzurlu namesinde huzurlu bir ana karnından uzak... onu şu yeryüzüne leylekler değil, ancak kargalar getirebilir. Hırçın çadırların falcı çingenelerine bile değmiştir bu can-in.
Yol ve yolun hikayesi, Romanya’nın o büyülü ezgileriyle ve Tony Gatlif’in besteleriyle seyirciyi tutar yüreğinin köşesinden acıtarak içine alır ne kadar şen olursa olsun. Hele de Fatih Akın’ın filmlerinden tanıdığımız, esrarengiz havası ile yeri ayrı Birol Ünel’ın canlandırdığı pervasız gezgin ama derviş bir antika tüccarı Tchangalo ile karşılaşınca Zingarina, bir çigan eğlencesinin perde arkasında, “gün ola devran döne” der yüreklerimiz ve ezgiye bir damla umut girer. Balkan ezgisi şen oldu mu hiç dayanamam, yaşarır gözlerim. Hele ki bir meyhane sahnesi vardır filmin; acıdan eğlenen kadınların tabak kırışlarına Rusçadan bozma bir dilde fasıl eden solistin makyajı karışır yavaştan. Zingarina raks eder, yol arkadaşı Marie seyre dalar Zingarina’nın o hallerini biyolojisine ters ters. Bu Marie aslında aşıktır kadın haliyle umutsuzca yanından ayrılmadığı Zingarina’ya… seyirci anlasa da… anlamasa da…
Yarattığımız vicdan mı dersiniz, Avrupalının bireyselliği mi; Ayırır yolunu Zingarina dostundan. Birkaç kemancının gece vakti acı acı balkan sokaklarında çalmasıyla ağlar, bir gezginin gece gece kızarttığı köftenin cızırtısıyla açılır, yanına açtığı votkasıyla rahatlarsınız.
Baştan sona içinde yaşayabildiğiniz bu hikayenin en büyük kahramanı, ezgilerin ta kendisidir.
Yürek sıkışır, yavaşlar; Gatlif’in kemanı yavaşlar…Yürek festival olur, çarpar; Gatlif’in şehir palyaçoları bir trompet çalar, Kuştepenin çingeneleri duymaya görsün!
Çigan şehirlerine kar düşer, hikaye devam eder…festival tadında, ağıt tadında, kırmızı başlıklı köylü kızı tadında, bisikletin selesinin bacak arasını tatlı tatlı kaşındırması tadında…Şehirden ırak, sesten ırak, ama içi seslerle dolu bir cenaze şöleni gibi Transylvania. İzleyene ölmüş tarflarını hatırlatan, dinleyenin sönmüş duygularını uyandıran.
Bir gezgin tüccar vardır “Zingarina, Tanrı’nın güzel kulu, ne ararsın bu unutulmuşluğumda hüzün dolu bavulunla?” diyen; bir de Zingarina vardır “Elimi tut Tchangalo, ben öldüm bin kere, sen kimsin de beni öldüreceksin o gezgin yüreğinle” diyemeyen…Romanya’nın karla kaplı topraklarına ateş düşer, ve yürekler eriyerek pişer bu Çigan öyküsünde.
“Bir kuru soğan, bir ekmek; ben yaparım arkadaş! Yeter ki yol alsın götürsün beni içine kata kata” diyenlerin, en az bir kere demiş olanların ve diyeceklerin kaçırmaması gereken bir baş yapıt.
Çok yaşa Tony Gatlif!
Çok yaşa Zingarina!
Hay çok yaşa Tchangalo!
22 Aralık Çarşamba, 23:31
Hilal SARI
Gönderen
Hil'alem
zaman:
Perşembe, Aralık 23, 2010
2
yorum
Etiketler:
Birol Ünel,
Çingene,
Müzik,
Romanya,
Sinema,
Tony Gatlif
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)























